Almanya Türk gericiliğinin hep arkasında oldu

Osman Çutsay ile son kitabı “12 Eylül – Bir Alman Pastası” üzerine konuştuk.

Almanya Türk gericiliğinin hep arkasında oldu

Osman Çutsay ile son kitabı “12 Eylül – Bir Alman Pastası” üzerine konuştuk.

15 Eylül 2018 Cumartesi 16:41
Almanya Türk gericiliğinin hep arkasında oldu

TOPLUMSAL-STUTTGART

Türkiye tarihinin tüm temel yönelimlerini kırıp değiştiren ve ülkeyi gericiliğe, aydınlanma ve sol düşmanlığına mahkûm eden 12 Eylül, 38’inci yılını geride bıraktı. AKP rejiminin önünü açan ve cumhuriyetin kazınmasını sağlayan bu faşist darbenin arkasında sadece ABD ve CIA mi vardı? Osman Çutsay, önceki hafta yayımlanan yeni kitabı “12 Eylül - Bir Alman Pastası ile bu sorunun yanıtını aradı ve “Bonn Cumhuriyeti”nin, sosyal demokrat iktidarıyla bu felaketin hazırlayıcı ve koruyucuları arasında yer aldığını ileri sürdü.

Türkiye’nin son 40 yılda Federal Almanya’nın tam bir “ekonomik protektoratı” halini aldığını iddia eden Çutsay, bütün geleneksel-alışılmış açıklamalara itirazlar içeren kitabı ve “cüretkâr” bulgularıyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Osman Çutsay“Biz yenilgiyi kabullenenlerden değiliz”

- “12 Eylül - Bir Alman Pastası” adlı son kitabınızla, 650 bin kişinin gözaltına alındığı, 50 kişinin idam edildiği ve cezaevlerinde 299 kişinin kişinin yaşamını yitirdiği, toplumsal travması hâlâ tüm acısıyla devam eden dönemin rövanşını, bunca yıl sonra neden Almanya üzerinden almayı tercih ettiniz?

OSMAN ÇUTSAY - Çok kayıplarımız oldu. Biz o kayıpları ve acıları unutmayız, kitabı aynı dönemde SBF’de öğrenci olduğumuz, 20’lerine yeni girmiş insanlarımıza, aramızdan koparılan kardeşlerimize ithaf ettim:Hakan Yurdakuler’e, Ali Fuat Okan’a, Hakan Şenyuva’ya, Şevki Kobal’a, İsmail Gökhan Edge’ye, Bahri Gürpınar’a ve Adil Olcay’a ... Unutmadım çünkü onları. Biz yenilgiyi kabullenenlerden değiliz, bu özgürlük ve eşitlik mücadelesinde düşen kardeşlerimizi de tarihin karanlığına gömülmesine izin vermeyiz. Rövanşı almış değiliz, ama ışığı da bu gerici dalganın gerçek sahipleri üzerine tutma görevini yerine getirdik.

"Bu kitap ‘Batı’dan demokrasi, özgürlük beklemenin dayanılmaz bayağılığına karşı bir set çekmeyi hedefliyor..."

- Bu “gerici” ışığın kaynağında ABD’den çok Almanya’da mı aranmalı?

OSMAN ÇUTSAY - Evet, ABD var tabii, çünkü o zaman da dünya emperyalist sisteminin önündeydi, fakat bizim özelimizde Batı Almanya, Türk gericiliğinin tarihinde saklı tutulmuş bir enerji deposu sanki. Kitap bu enerjiyi çözümlemeyi amaçlıyor. Bir de “Batı”dan demokrasi, özgürlük beklemenin dayanılmaz bayağılığına karşı bir set çekmeyi hedefliyor...

Aslında şunu demek istiyorum: Türkiye’nin damarlarında ve sinir uçlarında 1980 itibariyle ABD’den çok Almanya vardı, bugün daha fazla var. Burada özgürlük ve eşitlik falan aramasın kimse. Sermayeden,yüzde 99 gibi emeğini satarak yaşayan halkın ezici çoğunluğu için özgürlük ve eşitlik beklenmemeli. Olmaz. Alman sermaye sınıfı ve siyaset sınıfının kendi çıkarları var, onun peşinde koşarlar. Tek varlığı emek gücü olan milyonlarca yoksul Türk ve Kürt’ü kurtaracak senaryolar kurgulamaz “Batı” sermayesi ve demokrasisi. O kendi kârını maksimize etmeye mecburdur. Türkiye gibi ülkelerin, aydınlarının ve eşitlik arayan emekçi sınıfların kendi işlerini kendileri görmesi gerekir. Söylediğim, o. Batı Almanya’nın Türkiye’deki gölgesini analiz etmek zorundayız.

“Bonn darbenin somut ve eylemli olarak içindeydi”

- ABD/CIA merkezli bir darbe olarak bilinen 12 Eylül’ün Almanya bağlantılarını da gözler önüne seriyor kitabınız. Bu kitap, Türk-Alman ilişkilerine bakışı ne derece ve nasıl etkileyecektir?

OSMAN ÇUTSAY - Işığı bambaşka bir alana tutuyorum. Etkisiz kalması zor. Ama ben hiçbir şeyi ilk kez bulmuş değilim, daha önce atılmış adımlar kitapta da zikrediliyor. Sadece bulguları ve ipuçlarını derinleştiriyorum, onları mantıki uçlarına doğru çekiyorum. Süper güç ABD, özellikle askeri ağırlığıyla elbette 12 Eylül darbesinin içindeydi. Ama Bonn Cumhuriyeti daha somut ve eylemli olarak içindeydi. Çünkü ekonomideki ağırlığı büyüktü ve onu dengeleyecek baka bir dış merkez bulunmuyordu. ABD dünya sistemi içinde artık bir gerileme sürecindeydi, bugünkü halini görüyorsunuz...

“SPD iktidarlarından Türkiye’nin aydınlanmacı yoluna katkıda bulunmasını beklemek çocukluk bile değil”

Ancak buradan “dış düşmanların bize yönelik komplolarına”falan geçiş yapılmamalıdır. Böyle kolaycılıklara prim veremeyiz. Tarihin ve ekonominin, toplumsal alışverişin kendi yasaları oluyor. Onlara bakalım. 12 Eylül’ü Türk-Alman ilişkileri çerçevesinde incelemek ve irdelemek ortaya yeni bir tablo çıkarabilir. Kitap da zaten onu amaçlıyor. Willy Brandt ve Helmut Schmidt’lerdenr, SPD iktidarlarından falan Türkiye’nin aydınlanmacı yoluna ve emekçi sınıfların kurtuluşuna katkı beklemek çocukluk bile değil.

“Türkiye solu bu şaşkınlıktan kurtulmalı”

Başka bir şey. Bu şaşkınlıktan kurtulmalı Türkiye solu. Şu veya bu dış sermaye grubundan, zengin kapitalist demokrasilerden kurtuluş beklemek, saflığı çok aşan bir “kir”e karşılık geliyor bence.

Türk-Alman ilişkileri, 70’lerin sonunda Türkiye’nin Batı Almanya’nın uhdesine girmesiyle, onun himayesine bırakılmasıyla yeni bir aşamaya geçiş yapmıştı. ABD dünya sistemi içinde geriliyor, Avrupa’da ise Türkiye’nin sorumluluğunu Bonn Cumhuriyeti’ne bırakıyordu. Vahit Halefoğlu kitaptaki söyleşide bunu doğrulamıştı zaten.

“Ekonomik devin siyasi cüce kalabileceğine kimseinanmaz”

Sosyal demokrasinin damgasını taşıyan Federal Almanya, ekonomik bir devdi ve ekonomik devin siyasi bir cüce kalabileceğine kimse inanmaz. Ben bu siyaset kanallarının yeniden gözden geçirilmesini önerdim. Orada da karşımıza pek demokrat bir emperyalist ülkenin demokrasisi ve coğrafyamız üzerindeki hesaplarıyla karşılaştım. Okurla birlikte bu tabloyu çözümlemeye çalışıyoruz şimdilerde.

- 12 Eylül faşist darbesinin üzerinden tam 38 yıl geçtikten sonra Alman solcuları ve sosyal demokratlarını ağır şekilde itham eden bir kitapla okurların karşısına çıkıyorsunuz. Alman sosyal demokratların ya da Alman solunun Türkiye’deki askeri bir faşist darbeye göz yumduğunu ya da desteklediğini yazmak Almanya’da yaşayan bir gazeteci olarak birçok şeyi de göze almayı gerektiriyor…

OSMAN ÇUTSAY - Belki. Ama biz doğru bildiğimizi anlatmak, araştırmalarımızı, sorularımızı ve bulduğumuz yanıtları topluma açmak, bunları yeni kuşakların değerlendirmesine sunmak zorundayız. Alman sosyal demokratlarının, elbette yönetim düzeyindekilerin, Türkiye’deki faşist darbeye bırakın göz yummayı, darbeyle yeniden kurgulanan ülkenin oluşumuna ve ilişkilerine doğrudan katkıda bulunduğunu söylemek zorundayız. Dönemin Alman başkenti Bonn ve içindeki siyaset sınıfı bunu yapmak zorundaydı. Türkiye ve Batı Almanya, Soğuk Savaş yıllarında iki antikomünist cephe ülkesiydi, başka türlü davranamazlardı.

“Türkiye’deki gericiğe Alman katkısı büyük oldu”

“Mazur” göstermek istemem, ama Türkiye’deki gericiliklere Alman katkısı büyük oldu. Milli Görüş ve İslamcı gruplar, 17 yılda cumhuriyeti yerle bir eden İslamcı AKP iktidarı, maddi ve manevi gıdalarını Federal Almanya’da rahat rahat aldılar. Almanya’daki Türkiye kökenli emekçiler arasında 12 Eylül rejimi İslamcı katkılarda bulunduğuna dair kitaplar çıktı. Bunların en iyilerini Orhan Gökdemir yazdı. Bonn, İslamcı çizgilere hep destek verdi. İslamcı gericiliğe kapıları açık tuttu. Aydınlanmacı Türkiye, sadece Washington’u değil, Bonn’u da çok rahatsız ediyordu. Alman tekellerinin çıkarları tehlikedeydi. Türkiye üzerinden kendi çıkarlarını korumaya çalıştılar. 12 Eylül hükümetlerine hiçbir engel çıkarmadılar, tabii kamuoyu önünde demokrasi çağrılarını yinelemeyi ve işkence suçlamalarını sürdürdüler, ama gerçek işleyiş destek içerikliydi. Türkiye ekonomisinin sahibi konumundaki bir ülkenin, ciddi olsa, faşist bir darbeyi geri çevirecek silahları elbette vardır. Sermaye dediğimiz şey ve onun siyasi temsilcileri, olaylara başka türlü bakar: Kâr düzeni sürmelidir, başta kim olursa olsun... Ama emekten ve aydınlanmadan yana insanların buna onay vermeleri mümkün değil. Kaos burada kopuyor zaten.

“İki başkent gayet iyi anlaşıyor”

- Tam da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Almanya ziyareti öncesi kitapta yer alan iddialarınız, bugün sert rüzgârların estiği Ankara-Berlin hattındaki mayınlardan biri olarak algılanabilir mi?

OSMAN ÇUTSAY - Ankara ile Berlin arasındaki rüzgârlar sanıldığı ve gösterildiği kadar sert değil. Türkiye’deki gericilikle Almanya’daki sağcılar ve “demokratlar” hep el ele oldu, kapalı kapılar ardında tabii. Önceki hafta Alman Dışişleri Bakanı Heiko Maas Türkiye’deydi. Erdoğan, eylül ayı sonunda Federal Almanya Devlet Başkanı Steinmeier’e iki günlük resmi bir ziyaret gerçekleştirecek. Rüzgârlar sert, ama derinlerde her şey iç içe ve çok yumuşak. İki başkent gayet iyi anlaşıyor. Resmi yetkililerin zaman zaman yaptıkları taktik açıklamaları temel almayalım. Derinlere bakalım. Orada Türk ve Alman hükümetlerinin 12 Eylül’den beri fazlasıyla iç içe olduklarını görürüz. Saklanamaz ki: Türkiye’deki İslamcı rejimin temelleri neredeyse Almanya’da atıldı. Bu toplumu dincileştirmek için Ankara ile Bonn ve sonra Berlin el ele çalıştı. Bunları söylemek zorundayız.

“Alman sosyal demokratları tıpkı CHP’deki “süt dökmüş” cengaverler gibi”

- Kitabınızda “12 Eylül darbesinin ekonomik altyapısının işlemesi ve siyasi çerçevesinin oluşturulması, Bonn’daki Helmut Schmidt hükümetinin koruyucu kanatları altında gerçekleşti” diyorsunuz. Bu durumda Berlin’in de Fetö darbe girişiminden memnuniyet duyması gerekmiyor mu? Özellikle de Alman sosyal demokratların?

OSMAN ÇUTSAY - Özellikle Mısır’daki Mursi ve sonra da Sisi iktidarlarına bakarak, şunu söylemek zorundayız:. Berlin, uluslararası ilişkilerinde ve Türkiye ile bağlantılarında son derece gerçekçi bir tavır içinde. Dolayısıyla darbelere karşı olunduğu yolundaki iddiaların kendi başına bir önemi yok. Önemli olan, Alman sermaye gruplarının çeşitli coğrafyalardaki kârlılıkları. Alman sosyal demokratları bağırır çağırır, tıpkı CHP kongrelerinde kükreyen ve antiemperyalizmi-solculuğu kimselere bırakmayan, sonra da süt dökmüş birer kedi olarak kendine bir yer kapan “cengâverler” gibi... Türkiye’deki yeni bir askeri darbe olsa, açık sol bir yönelim taşımadığı sürece, Berlin’in kösteğini hissetmeyecektir.

“Cumhuriyet rejimini resmen kazıdılar”

- Hem darbe olmasını isteyeceksin hem de demokrasi diye haykırıp, insan hakları dersleri vereceksin. Ticari ilişkiler ve silah anlaşmaları zaten iplerin kopmasına izin vermez. 16 yıllık AKP Hükümeti ile son dönemde iplerin kopma noktasına gelen Almanya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı askeri törenle kırmızı halıda selamlamaya hazırlanıyor. 12 Eylül darbesinde parmağı olan Almanya sizin kitabınıza göre aslında bugünlere hazırlık yapıyordu, öyle mi? Bir başka deyişle: 12 Eylül bir Alman pastası olarak yapılmaya başlandı ancak pastanın hazırlanması 2018’de mi bitti? Ya da pasta hazır mı?

OSMAN ÇUTSAY - Pasta hazır. Daha doğrusu pastalar hazır. 12 Eylül 1980 ve 3 Kasım 2002 darbeleri birbirini tamamladı. Cumhuriyet rejimini resmen kazıdılar ve yerine İslamcı bir rejim oturtmaya çalıştılar. Kazıma oldu da, bu ikincisi bir türlü gerçekleşmiyor, yani kendi rejimlerini oturtamıyorlar. Şimdi de korkunç bir krizle başları dertte. Yani pastanın hayrını göremiyorlar. Zor bir durum.

“12 Eylül ile 3 Kasım arasında devamlılık ilişkisi var”

Şunu açıkça söylüyoruz: 3 Kasım 2002’de Türkiye’yi dinci bir rejime yöneltecek “sandıklı darbe” son aşamasına girdi. 3 Kasım da darbeydi ve yine sosyal demokratların -bu kez Yeşiller eşliğinde- iktidar olduğu Federal Almanya bu gelişmeden gayet memnundu. Demek ki 12 Eylül ile 3 Kasım 2002’deki AKP “seçim zaferi” arasında bir devamlılık ilişkisi var. Almanya 12 Elyül’ü bayağı sevdi, bunu görmemizgerek. Bunu generalleri överek, göklere çıkararak değil “eleştirel yaklaşarak” yaptı. Ama yaptı. Yapmasaydı, Türkiye 3-4 ay içinde başka bir yörüngeye girerdi. Bunu gören Almanya yönetimi darbenin yerleşmesi için ekonomik destek verdi. Yani generallerin Türkiye’si, ne isterse Bonn’dan bir biçimde aldı.

“Türk ve Alman gazetecilerden ve siyasetçilerden bundan sonra da itiraz gelmez”

- Kitabınızda dönemin Federal Maliye Bakanı SPD’li Hans Matthöfer’le ve Almanya eski Başbakanı Helmut Schmidt ile ilgili önemli iddialar yer alıyor. Veriler aslında çok ortada, gizli bir şey yok diyorsunuz. Peki 38 yıllık süreçte ne Türk ne de Alman gazeteciler ya da siyasetçiler tarafından konunun yeterince ele alınmamasını ve irdelenmemesini her iki ülkenin medyası ve siyasetçileri adına nasıl değerlendiriyorsunuz?

OSMAN ÇUTSAY - Türk ve Alman yerleşik siyasetçileriyle medya güllerinin birbirinden pek farkı olmadığını görüyoruz. Bu da normal: “Müesses nizam”ın içinden sorunlara gerçekten çözüm arayan siyasetçiler veya gazeteciler çıkmaz. 12 Eylül’ün açık bir Alman desteğiyle bugünlere geldiğini, ülkenin bitme noktasına vardığını iddia ediyorum. Ben, Alman ve Türk yerleşik gazetecilerinden veya siyasetçilerinden ciddiye alınabilecek, temellendirilmiş, kökünden farklı bir itiraz geldiğini hiç görmedim, duymadım, bundan sonra da böyle bir şey olabileceğine inanmam.

“O fasıl kapanalı çok oldu”

- Avrupa Birliği’nin lokomotif ülkesi olan Almanya, sizin kitabınıza göre Türkiye’yi 38 yıllık süreçte istediği kıvama getirdikten sonra müzakereleri de dondurdu demek. Türkiye-AB ilişkilerinde fasılların yeniden açılması için sizce daha ne olması gerekiyor?

OSMAN ÇUTSAY - Türkiye’nin AB’ye üye olması mümkün değil. Parçaları için,yani küçültülürse belki başka şeyler düşünülebiler. Ama AB’nin ne olacağı belli değil ki. Paramparça. Faşizmin yakın akrabası bir “illiberal demokrasi” hızla yayılıyor. Türkiye 82 milyonla bu yapıyı altüst eder. O fasıl kapanalı çok oldu. Adamlar söylüyor zaten: “En fazla imtiyazlı ortaklık falan veririz” diyorlar. Türkiye solu AB tipi bir emperyalist oluşumdan nemalanma hayallerini bıraksın. Zaten çakma sol dışındakiler bırakalı çok oldu. Çakma sol devam edebilir.

“Burada da büyük sürtüşmelerin eli kulağında”

- Kitabınızda yer alan Alman soluna yönelik iddiaların ardından bir de ülkede tırmanan ırkçılık ve artan ırkçı şiddet olaylarını Almanya’da çalışmalarını sürdüren bir gazeteci olarak nasıl okuyorsunuz?

OSMAN ÇUTSAY - Burada da büyük sürtüşmelerin, çatışmaların eli kulağında. Küreselleşme, şyoksulların kendi küçük dünyalarında çile çekmeye devam edemeyeceklerini gösterdi. Yoksulluk ve umutsuzluk milyonlarca göçmen-sığınmacı halinde metropolleri de vuruyor. Metropollerde demokrasi falan olmaz artık. Dünya yeni bir faşizme giriyşor. Zaten dijital baskı önlemleri ortada. George Orwell, aşağılık bir sol düymanıydı, istihbaratçıydı da, ama “1984”romanı gerçekten çok etkili oldu. Benim ilk çevirilerimden biri Orwell’ın bu kitabının aslında Batı demokrasilerini anlattığını ileri süren Erich Fromm’un bir makalesiydi. Fromm, bu kitabın Batı dünyasını anlattığı kuşkusunu taşıyordu. Bugün 1989 sonrasında, yani sosyalizmden arta kalan dünyada, 1984 ilişkileri ana gerçeğimizi oluşturuyor. Özellikle Batı demokrasilerinde. Herbert Marcuse ve kafadarlarının “baskıcı hoşgörü” saptamaları doğruydu...

“Yeni bir sevgi ilişkisi kurmak zorundayız”

- Ülkedeki 3milyonu aşkın Türkiye kökenli insanımızın sosyal demokratlardan da medet umması bu kitaptan sonra biraz gülünçkaçmayacak mı?

OSMAN ÇUTSAY - Belki. Ama düşünmek zorundayız. Kendi kafamızla, kendi enerjimizle yeni bir kardeşlik, yeni bir sevgi ilişkisi kurmak zorundayız. Kimsenin efendiliğini kabullenmeden, kimseye de efendilik taslamadan. Sermaye ideolojilerinden bağımsızlaşmayı arayarak. Sermaye sınıfından ve sermaye siyasetlerinden aydınca ve emekçiden yana bir özgürlük gelmeyeceğini bilerek,bütün tabloları yeniden kurgulamamızgerekiyor. Bunu söylemek kolay, uygulamak zordur.

“Ya sol Türkiye, ya yok Türkiye!”

- Sohbetleri karamsar bir tablo ile bitirmekten yana değilim. ABD / CIA denkleminin yanına koca harflerle x bilinmeyenin yerine Almanya yazdınız ve 12 Eylül 1980 tarihinin 2018’e giden yolun başı olduğunu söylediniz. O zaman kurtuluş ve bağımsızlık reçetesi de isteyelim.

OSMAN ÇUTSAY - Çok uzun yıllardır “Ya sol Türkiye, ya yok Türkiye!” diye yazıyorum. “Sol Türkiye”den ne mi anlıyorum? Sosyalist ve bütünlügünü koruyabilmiş, dış dünya ile ilişkilerini kendi emekçileri ve aydınları için yeniden kurgulayan bir Türkiye’den yana olduğumu gizlemiyorum. Türkiye’nin, Rusya’nın ve Almanya’nın devrimci aydınları hiç öyle hesaba gelmiyor. Bir akrabalıkları var. Dikkat: Bu üç grup da geçen yüzyılda tüm dünyanın karşı çıktığı büyük siyasi kurgular gerçekleştirdi. Sol cumhuriyetler kurdular. Bu kapının kapandığına beni kimse inandıramaz. Dedim ya, biz yenilgiyi kabullenmeyen bir insan tipini temsil ediyoruz. Öldürülebiliriz, karanlığa mahkûm edilebiliriz, ama ilk fırsatta yeniden başımızı kaldırırız ve bir yol buluruz. Yol bulamazsak, bir yol kurarız. Bu, Kartaca’dan beri böyle. Bizim türümüze yenilmek yok...

“ABD de Almanya da bir dağılmadan rahatsız olacak değildir”

Ama kolay çözümlerden ve açıklamalardan da gına geldi. Onlara uzak durmak zorundayız. Burada karamsarlık yok. Türkiye ya sol-sosyalist bir yönetimle coğrafyasını, halkını hakkaniyetli, sosyalist bir rejimde bir arada tutar ya da dağılır gider. Yugoslavya, Libya, Suriye, Kafkaslar, Doğu Avrupa, Ukrayna vs. hep birer örnek.. Oraya gidiyoruz zaten. Avrupa Almanyası da ABD de, bir dağılmadan rahatsız olacak değildir. Tersine, parçalanmaların yeni müşteriler yaratacağını bilirler ve desteklerler. Sermayenin yasası veya kılıcı böyle acımasızdır.

Son Güncelleme: 15.09.2018 17:09
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.