Dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren, farkında olsak da olmasak da sürekli bir değişimin içinden ilerleriz. Bedenimiz değişir; hücrelerimiz yenilenir, atomlarımız bir saniye öncesinden bile farklı bir düzende yoluna devam eder. Yaşam, yazılı olmayan bir sözleşmeyle bizi değişimi kabul etmeye davet eder ve biz bu sözleşmeye sessizce imza atarak hayata “merhaba” deriz.
Belki de en büyük değişimi, henüz hiçbir şeyi bilmezken yaşarız. Anne karnında bambaşka bir formdayken, başka bir forma doğarız. Doğar doğmaz ağlamamız, yalnızca fiziksel bir tepki değil; değişimin ilk sesli tanıklığıdır. Güvenli, sınırlı ve ritmi belli bir ortamdan; belirsiz, temaslı ve yoğun bir dünyaya geçiştir bu.
Yaşam boyunca da bu döngü sürer. Belirsizliği bilerek yaşarız.
Yaşadığımız her olaydan, yediğimiz her yemekten, yaptığımız her hareketten sonra bir önceki hâlimizi geride bırakırız. Hiçbir an, bir diğerinin aynısı değildir.
Bu yazıda “değişim” kavramına tam da buradan bakmak istiyorum. Çünkü değişim, çoğu zaman sandığımız gibi yaşadıklarımızın kendisinde değil; onlara verdiğimiz tepkilerde şekillenir.
Benzer içerikte iki deneyim düşünelim. İkisi de kayıp, ikisi de hayal kırıklığı, ikisi de zorlayıcı. Ama biri insanı sertleştirirken diğeri olgunlaştırıyorsa, aradaki fark zaman değildir. O fark, bilincin ürünüdür.
Değişim, hayatın bize ne yaptığıyla değil; bizim bu süreçte hayata nasıl karşılık verdiğimizle belirlenir. Zorlayıcı bir olay yaşadığımızda suçlayacak birilerini bulmak kolaydır; bu işin en kolay kısmıdır. Oysa biz yaşarken seçimler yapar, kararlar veririz. Asıl mesele, verdiğimiz kararların nasıl verildiğini gerektiğinde sorgulayabilmek ve ortaya çıkan sonucun sorumluluğunu üstlenebilmektir. İşte tam da burada, değişimin yönü belirlenir.
Bu noktada çok sevdiğim, gerçek bir hayat hikâyesini paylaşmak isterim.
Bir gün kitabının yayımlanması vesilesiyle tanıştığım bir yazarla uzun bir sohbetin içindeydik. Konu bir noktada hayatına geldi ve yıllar önce geçirdiği büyük bir trafik kazasını anlattı. Kazanın ardından vücudunda neredeyse kırılmamış tek bir kemik kalmadığını, yaklaşık altı ay boyunca yoğun bakımda, bilinci kapalı bir şekilde yattığını söyledi.
Bilinci açılıp kendine geldikten sonra, etrafındaki insanların ona yürüyemeyeceğini, üstelik bunu en kibar, en yumuşak ve onun kabullenebileceğini düşündükleri dillerle söylediklerini paylaştı benimle. Sevenleri, onu üzmemek adına, yapamayacağı bir şey için umutlanmamasını sağlamaya çalışmıştı.
Ama o hem çevresindekilere hem de kendisine sürekli aynı cümleyi tekrarlamış:
“Ben yürüyeceğim. Ben bunu başaracağım.”
Etrafındaki insanlar bu çabanın sonuçsuz olacağını düşündükleri hâlde, onun bu inancına doğrudan karşı çıkmak yerine, gerçekçi olmaya ikna etmeye çalışmışlar. Yoğun bakımdan çıktıktan sonra başlayan uzun fizik tedavi süreci, ardından yıllar süren yoga pratiği ve bedeniyle yeniden ilişki kurmayı öğrenme hâli… Bütün bu süreci anlatırken, asıl dönüşümün bedeninde değil, bilincinde başladığını özellikle vurguladı.
Bugün o kadın, her sabah koşuya çıkan, yoga yapan ve hayatın içinde aktif bir şekilde var olan biri.
Bu hikâyede dikkat çekici olan yalnızca “başarmış olması” değil. Aynı kazayı yaşayan iki insanın bambaşka yönlere savrulabileceğini bilmek gerekiyor. Onu dönüştüren şey, yaşadığı olay değil; o olay karşısında bilincini hangi yöne doğru açtığıydı. Değişim kaçınılmazdı; ama değişimin yönü, onun seçimiyle şekillendi.
Zorlayan bir olay yaşarız. Aşılması gereken, içinden çıkılması kolay olmayan bir durumdur bu. Böyle anlarda verdiğimiz tepkiler çoğu zaman bilinçli bir yerden değil, bilinçaltı kayıtlarımızdan beslenir. Hızla kurtulmak isteriz; acıdan uzaklaşmak, rahatsızlığı bastırmak isteriz. İşte tam bu noktada sorgulama zayıflar ve daha ilkel savunma mekanizmaları devreye girer.
Dualiteyle yaşanan bu dünyada haz, acıyla yan yana oturur. Yaşamın sunduğu paket budur; biri alınırken diğeri kapının dışında bırakılamaz.
Örneğin; bir ilişkide incinmiş bir kişi, bu duyguyla yüzleşmek yerine tüm ilişkilerden uzaklaşmayı seçebilir. Bu da bir değişimdir. Mutlak bir değişimdir. Ama bu değişim kişiyi genişletmez; aksine daraltır.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Değişimin iyisi ya da kötüsü yoktur; değişim, değişimdir. Ancak yaşamda daha akışkan, daha temas edilebilir ve insanî olarak daha derin bir hayat istiyorsak, değişimlere verdiğimiz tepkilerin niteliğine bakmamız gerekir.
Bazı değişimler yaşarız ve kendimizi iyi hissetmeyiz. Bu, değişim olmadığı anlamına gelmez. Aksine, yaşam çoğu zaman aynı temayı farklı kurgularla tekrar tekrar önümüze getirir. Amaç, değişmesi gereken kalıpları fark edebilmemizdir.
Hayat burada net bir ayrım sunar: İnsan ya tekrar eder ya da dönüşür.
Bir iş yerinde sürekli benzer çatışmaları yaşayan birini düşünelim. Kişiler değişir, ortam değişir ama his değişmez. Bu tekrar, dış koşullardan çok içsel bir örüntünün işaretidir. Değişim vardır; ancak yönü henüz dönüşüme evrilmemiştir.
Bu yüzden değişimde direndiğimiz yerlere bakmak önemlidir. Bir alana ne kadar yoğun direnç gösteriyorsak, çoğu zaman orası değişmemiz gereken yerdir. Direnç, hatalı olduğumuzu değil; henüz bakmaya cesaret edemediğimiz bir alan olduğunu gösterir.
Değişim kaçınılmazdır. Ama değişimin yönü bizim sorumluluğumuzdur. Yaşamla bütünleşmek, ayrışmadan var olabilmek ve hayatın içinde tüm hâllerimizle yer alabilmek için; yaşama karşı geliştirdiğimiz dirençleri fark etmek ve dönüştürmek gerekir.
Sözlerimi sevdiğim bir kısa bir öyküyle bitirmek isterim.
Sürekli şikâyet eden bir öğrencisine öğretmeni bir gün bir bardak su ve bir kaşık tuz getirmesini ister. Öğrenci tuzu bardağa döker, karıştırır ve öğretmenin isteğiyle suyu içer. Ardından öğretmeni sorar:
“Tadı nasıldı?”
“Çok kötü,” der öğrenci.
Bunun üzerine öğretmen, öğrenciden elindeki tuzu alıp göle dökmesini ister. Tuz göle karıştıktan sonra tekrar sorar:
“Şimdi iç, tadı nasıl?”
“Ferahlık verici,” der öğrenci.
Öğretmen gülümser ve ekler:
“Yaşamda ya bir bardak gibi olursun ya da bir göl gibi.”