Taşınmak, sadece bir evden başka bir eve geçmek değildir. Bir yaşamdan, bir düzenden başka bir düzene geçiştir.

İnsan taşınırken yalnızca evini, şehrini, mahallesini, komşularını ve arkadaşlarını değiştirmez. Bunlar işin görünen tarafıdır; filmin fragmanıdır. Asıl taşınan, insanın zihnidir. Bilinçaltıdır. Farkında olmadan taşıdığı bilinç hâlidir. İnsan, aslında kendini bir yerden başka bir yere taşır.

Taşınmaya karar verdiğiniz andan itibaren insan büyük bir zihinsel sürecin içine girer. Daha ilk koliyi doldurmaya başlarken olur bu. Ev toplanır, temizlik yapılır ama bu bildiğimiz bir temizlik değildir. Raflardan inen her eşya, çekmeceden çıkan her parça, geçmişten bir sahne taşır. Koliye konan her nesneyle birlikte zihinden sessiz cümleler geçer:

“Bu bana hâlâ hizmet ediyor.”
“Bu, hizmetini tamamladı.”

Vedalaşma önce yakın mıntıkadan başlar. Önce yaşam alanını temizler insan. Duvarlar hafifçe boşalır, odalar yankı yapmaya başlar. Sesler değişir, evin içindeki hava başka türlü dolaşır. Sonra dostlarla vedalaşma gelir. Her vedalaşmada anılar zihinden geçer; sanki bir sıra gecesi gibi. Bir gülüş, bir kırgınlık, bir suskunluk… Vedalaşırken insan, o dostun kendisine olan katkılarını düşünür. Farkında olarak ya da olmayarak gelişimine, yoluna nasıl eşlik ettiğini tartar. Taşınmasa belki de hiç hatırlamayacağı sahneler belirir birden. Besleyen anılar vardır, yoranlar vardır. Sadece dostla vedalaşılmaz; dostun hayatta temsil ettiği her şeyle helalleşilir. İnsan bunları didik didik eder, özünü alır ve cebine koyar.

Sonra sokakla vedalaşır. Mahallenin marketiyle. Kamp sandalyesinde saatlerce oturup demlendiği sahille.
Bol kahkahaları simgeleyen mekânlarla…
Üzüldüğü, kendini çaresiz ya da yetersiz hissettiği anlara zemin olan yerlerle de.

Bazı mekânlar yalnızca mutluluğu değil, insanın en kırılgan hâllerini de saklar. Onlarla da vedalaşılır.
Tam da bu yüzden taşınmak belki de en büyük terapidir. İnsan taşındığı şehirden ayrılırken, o şehrin bilinçaltında simgelediği her şeyi de dönüştürerek taşınır. Artık onu tetikleyen, bir adım ileri gitmesini engelleyen anılar, geride bırakılan şehirde kalır. O şehirden çıkarken insan, bilinçaltındaki bu tetikleri de orada bırakır. Onlar da hizmetini hakkıyla yapmıştır.
Eşyalarınızı, pılınızı pırtınızı, cebinize ve kalbinize koyduklarınızı alıp yola koyulursunuz. Yeni bir şehre gidersiniz. Kimsenin sizi tanımadığı, sıfır kilometre olduğunuz bir yere.
Ama siz sıfır kilometre değilsinizdir.
Sadece gittiğiniz yerde öyle başlarsınız.
Yeni şehre, önceki şehirde yaşadığınız tüm deneyimlerin damıtılmış hâliyle varırsınız. Yeni insanlar sizi bu yeni hâlinizle tanır. Bu hâlin kaç kilometre yol yaptığını bilmezler. Düştüğünüzü, kalktığınızı, yanlışlarınızı, yeniden yapıldığınız anları bilmezler. Onlar yalnızca bugünkü versiyonunuzu görür.
Ve sizi, kendi temiz zihinlerinde bu hâlinizle büyütmeye başlarlar.
Yeni yaşama başladığınız yerde artık sizi tetikleyen bilinçaltı kayıtların büyük bir kısmı geride kalmıştır. Bıraktığınız şehirde kalan bu anılar, yeni şehirde sizi eski reflekslerin esiri yapmaz. İnsan, geçmişte tetiklerinden dolayı cesaret edemediği hayallere, adım atamadığı planlara bu kez daha büyük bir açıklık ve cesaretle yaklaşır.
Yenisinizdir o şehirde. O mahallede, sokaklarda ve dost adaylarında. Taşınmak büyük bir değişimdir. İnsan bırakmayı öğrenir. Belki de sırf bunu öğrenmek için taşınmalıdır. Yeniye adapte olmayı, kendine öğretmelidir.
Hep düşünmüşümdür: İnsan nasıl olur da bir şehirde doğup, yine aynı şehirde ölebilir? Koca dünyanın yalnızca bir enlem ve boylamına sığarak… Zamanın üzerine inşa edilmiş, enine boyuna genişleyen çok boyutlu bir yaşamda, tek bir boyuta razı olarak.
Bana kalırsa insan ömründe en az birkaç kez taşınmalıdır.
Kendini, hep başka bir yerden yeniden görebilmek için.