İnsan dipsiz bir kuyu gibidir; nerede başlayıp nerede bittiği bilinmez. “Bilinmez” kelimesi yerli yerinde, tumturaklı bir kelimedir. Çünkü gerçekten bilinmez. Bilmeyiz. Ama buna rağmen hep bir bilme eyleminin içindeyizdir. Anneler, babalar dahi evlatlarını bütünüyle bilmez.
Doğduğumuz andan şu anki yaşımıza kadar edindiklerimiz vardır; elimizde, belimizde ve zihnimizde taşırız onları. Dünyaya bu birikimle bakar, karşımızdaki insanları bu süzgeçten geçirerek görürüz. Hatta çoğu zaman, başkalarında yalnızca kendimizde olanı fark ederiz. İşin özü bu kadar yalındır. Ama bu yalınlığın içinde, bildiğimizi zannetmenin ürettiği sayısız zanla yaşar dururuz.
Hakikate giden yolun başına gelenler, önce edep ile karşılaşır. Edep, kadim öğretilerde ahlâkın ötesinde bir anlam taşır; bu yüzden hakikate giden yolda ilk duraktır. Çünkü insan kendini merkeze koyduğu sürece hakikati değil, yalnızca kendi yansımasını görür.
Edep, yavaş yavaş ellerine, bellerine ve dillerine yerleşir. Kişi, bugüne dek doğru sandığı her düşünceye yeniden bakmaya başlar. Edep yer ettikçe, önceki kanaatlerinin eksikliğini ve sığlığını fark eder.
Bu yola girenler, bugüne kadar çoğunlukla kolay olanı seçtiklerini anlar. Kendi dışındakiyle hemhâl olmuşlardır:
“O öyleydi, bu yüzden yaptı.”
“Ben onun ruhunu bilirim.”
“Bu olaydan dolayı böyle davrandı.”
“O aslında böyle biri değildir.”
Bu tür bilirkişi cümlelerini çoğaltmak mümkündür. Çünkü karşımızdakini yargılamak, değerlendirmek ve hüküm vermek çok tanıdık, iyi bildiğimiz bir alandır. Her şeyi biliriz de bir şeyi bilmeyiz: Kendimize hakkıyla bakmayı.
İşte edep tam da burada başlar; bilmediğini bilmekle. İnsan, önce kendinde bilmediğini fark etmeye başlar. Şu cümle bu hâli çok net anlatır:
“Ben daha kendimi bilmezken, neyi bilebilirim?”
Bu kapıya gelindiğinde insan, başını eğer; elini kalbine koyar ve öyle girer içeri. Başı artık öndedir, eli ise her daim kalbindedir.
Artık dışarıya bakılmaz. Günlük hayatta bu fark ediş çoğu zaman sessizdir. Bir sohbet sırasında, karşısındaki bir cümle kurar ve insanın zihni hemen hüküm vermeye hazırlanır. Tam o anda durur. İçinden yükselen “Ben olsam böyle yapardım” cümlesini yutar. İlk kez haklı olma ihtiyacından vazgeçer. O an kimseye bir şey söylemez; sadece kendine bakar. İşte edep, o sessizlikte görünür hâle gelir.
“O ne dedi?”, “Bu ne düşündü?” gibi bilirmiş kokan cümleler anlamını yitirir. İnsan, kendinde gördüğü dipsiz kuyunun benzerini karşısındakinde de fark eder. Anlar ki karşısındaki de bir dipsiz kuyudur.
İşte edep tam olarak burada başlar.