Bamya ayıklıyordu. Mutfağın tavan ışığı, akşama yüz tutan günün duvarlarda yarattığı solgunluğu gideriyordu. Tezgâhın üstünde bir kase, elinin altında bıçak, önünde küçücük yeşil gövdeler… Gün dediğin, onun için böyle şeylerden ibaretti zaten. Gün doğar ve batardı.
Hiç hazırlık yapmadığı, yapamadığı bir anda… Neriman Hanım ilk defa hazırlıksız yakalanıyordu bu hayata. Bir an başı döndü. Dünyanın bastığı zemin, sanki altından çekiliyormuş gibi oldu. Aslında çekilmedi tabii. Hep bilirdi çekilmediğini. Ama bildiğini, dışarıdan duyduklarına duyduğu itibarın altında ezmişti.
Her düşünceye, doğru yanlış süzgecinden geçirmeden inanırdı.
Nasıl inanmasın? İnanmasında ne yapsın!
İnanmak için kendini referans almak gerekirdi. Ama kendini bilmiyordu ki… Neye göre referans alsın?
Tanımadığı biri gibiydi kendine. Huyunu suyunu bilmez. Neyi sever? Bu hayatta onu ne büyütür, köklendirir, filizlendirir? Bilmezdi, böyle yaşayıp gidiyordu, alışmıştı artık.
Ne olduğunu bilmezken kendini nasıl ölçü alacaktı? Peh… Ne mümkün. “Kendin” ve “referans almak” büyük kelimelerdi; bu alanda düşündüğü zaman işin içinden çıkamıyordu. Birkaç kez telefonundan sosyal medyada gezinirken izlediği videolardan aldığı cesaretle denemişti kendine bakmayı. Ancak içinden çıkamayacağına kanaat getirince bırakmıştı.
Başı iyice döndü Neriman Hanım’ın. Dünya ayaklarının altından kaydı… Kaydı işte. Nokta.
Düşmemek için dolabın kulpuna tutunmak üzere elini uzattı. Eli havada yarım kaldı. Tutamadı, tutmadı. Dolabı yeni almıştı. Az paraya “olanın en iyisi”ydi ama kapak kulpları zayıftı. Ucuz malzemeden yapılmıştı. Kıyamadı tutunmaya.
Çünkü onun hayatı hep böyleydi: Eşyaya kıymak, kendine kıymaktan daha kolaydı. Dip köşe temizlik yaptığında da kendine gelmesi en az iki gününü alırdı. Bir keresinde gardırobun üstünü, hiçbir insan evladının görmeye boyunun yetmeyeceği üstünü silmek için çıktığı sandalyeden düşünce belini doğrultması bir ayını almıştı.
Bu hayatta bolluk, bereket ve parayla öyle bir ilişkisi vardı ki… İnsan bazen bunun kader mi, yoksa yılların biriktirdiği görünmez bir karma mı olduğunu ayırt edemezdi. Ağzından dökülen tüm cümleye, duyguları da eşlik ederdi. Yaşar gibi konuşurdu; “hayat çok acımasız, kim kaybetmiş ki ben bulayım” derken sadece demez, yaşardı söylediğini.
Bolluk berekete düşük frekanslardan yayın yaptığı için bu alan hep cızırtılıydı.
Kulp kırılmasın da Neriman Hanım düşsün, önemli değil. Kim ki zaten Neriman Hanım?
Bilen gören var mıdır ki? Kim görmüş Neriman Hanım’ı? Belki de epey önceki yaşamlarında bukalemundu. O da kendini hiç görmemişti zaten.
Bırak düşsün.
Hiç önemli değil.
Neriman Hanım düştü. Başını vurdu. Derin bir sarsıntı yaşadı. Önce şuuru çekilmeye başladı. Çok çabaladı şuuru çekilmesin diye, kontrol etmeye çalıştı ama bu sefer olmadı. Sonra vücudundan bir his de çekildi… Bilmem nasıl tarif edilir. Hani için üşüyünce az biraz titrer ya insan… Ona yakın bir şey işte.
Sonra içinde kalan son hava, göğsünde toplandı. Hava dediğin, aslında çoğu azot ve oksijenden oluşan; görünmez ama her boşluğu dolduran, basıncıyla bedeni hayatta tutan bir gaz karışımıydı. Altmış beş yıl boyunca alıp vermişti hep.
Her bir köşeden kopup geldiler göğse. Oturdular biraz. Çöktüler. Sonra hep birlikte, bir anda… hık diye çıkıverdiler.
Ve mutfakta, tezgâhın üstünde yarım kalan bamya, dünyanın en büyük meselesiymiş gibi kaldı. Çünkü yarın çocukları, gelinleri, torunları akşam yemeğine gelecekti. İşte Neriman Hanım böyle hık dedi, gitti.
Başımız sağ olsun.