İnsanların seni nasıl gördüğü senin için ne kadar önemli?
Bu, hayatını ne kadar etkiliyor?
Ve daha önemlisi… kararlarını belirlemede ne kadar etkili?
Evet diyorsan da, hayır diyorsan da… gel, bunun üzerine birlikte biraz derinleşelim.


Bir kafede oturuyorsun. Yan masadaki iki kişi ara ara sana bakıp kendi aralarında bir şeyler fısıldıyor. Bu fısıltılarının altında da hep bir gülümseme var. Ne konuştuklarını bilmiyorsun ama gördüklerine bakarak zihnin çoktan kararını vermiş: “Benimle ilgili konuşuyorlar.”

Bir sosyal medya paylaşımı yaptın. Senin için anlamlı, içinden gelen bir şey. Beklediğin kişi beğenmedi. Hatta hiç görmemiş gibi davrandı. Ama başkaları beğendiği halde senin odağın tek bir kişide takılı kaldı.
Bir toplantıdasın. Herkes fikrini söylüyor. Sen de söyledin. Kimse karşı çıkmadı ama kimse özellikle destek de vermedi. O an içinden bir ses: “Demek ki söylediğim şey önemsizdi.”
Yeni bir ortama girdin. İnsanlar kendi aralarında sohbet ediyor, gülüyor. Sen de dahil olmaya çalışıyorsun ama bir türlü akışa giremiyorsun. İçinde bir düşünce büyüyor: “Ben buraya ait değilim.”
Bir arkadaşına mesaj attın. Görüldü, cevap gelmedi. Saatler geçti. Zihnin çoktan hikâyeyi yazdı: “Beni umursamıyor.” Kendini iyi hissediyordun ama birinin söylediği tek bir cümle zihnine takıldı: “Biraz kilo almışsın.” Artık aynadaki görüntü bile sana ait değil, o cümlenin filtresinden geçiyor.


Bir sunum yaptın. Çoğu kişi memnun kaldı ama bir kişi eleştirdi. Günün sonunda aklında kalan tek şey o eleştiri oldu.
Bir arkadaş grubunda bir plan yapıldı ve sana haber verilmedi. Belki unutuldu, belki spontane gelişti. Ama senin zihnin bunu hemen başka bir yere bağladı: “Beni dışlıyorlar.”
Bir iş yaptın, elinden gelenin en iyisini koydun. Yönetici teşekkür etti ama beklediğin o özel övgüyü alamadın. İçinde bir eksiklik hissi büyüdü.
Birine bir şey anlattın, göz teması kurmadı, başka bir yere baktı. Sen anlatmaya devam ettin ama artık kendine inancın azalmıştı.
Ve belki de en kritik nokta şu:
Aslında bizi yaralayan şey başkalarının ne düşündüğü değil… onların zihninde ne olduğumuza dair kurduğumuz ve sonra inanıp içine düştüğümüz hikâyelerdir.
Şimdi bir adım geri çekilip bakalım.
Bir toplantıda fikrini söyledin. Kimse karşı çıkmadı ama kimse destek de olmadı. Aslında ortada bir sorun yok. Bir fikir söylendi, insanlar dinledi, sadece belirgin bir tepki verilmedi. Ama zihnin devreye giriyor: “Demek ki fikirlerim önemsiz.”
Bu cümleyi gerçekten dışarıdan duydun mu?
Yoksa onu sen mi söyledin?
Bir arkadaşına mesaj attın. Görüldü ama cevap gelmedi. Gerçekte olan şu: mesaj atıldı, görüldü, cevap gelmedi. Bu kadar. Ama zihnin, sayısız ihtimalin içinden birini seçip devamını yazıyor: “Umursamıyor.”
Oysa “umursamıyor” kısmı olayın içinde yoktu.
O ihtimali seçen sensin.


Birisi sana “kilo almışsın” dedi. Olan şu: bir cümle kuruldu. Ama sonra aynadaki görüntü değişti. Oysa bedenin bir anda değişmedi. Değişen, zihninin ona bakma biçimiydi.
Bir arkadaş grubunda sana haber verilmeden bir plan yapıldı. Belki gerçekten spontane gelişti. Zaten adı üstünde: spontane. Ama zihnin hemen anlam ekledi: “Beni dışlıyorlar.”
Ya da gerçekten unuttular. Unutmak insani bir durumdur. Bazen önemli şeyleri bile unuturuz. Ama bu durumda zihnin başka bir cümle kurar: “Beni nasıl unuturlar?”
Ve burada iki duygu iç içe geçer: değersizlik ve merkezde olma ihtiyacı.


İşte tam burada bir şey açığa çıkar: Olan ile senin gördüğün aynı şey değildir. Olan, olduğu gibidir. Ama senin gördüğün, senin geçmişinle şekillenir.
Her insan “olan”ı kendi hikâyesiyle birlikte görür. Doğduğu andan itibaren yaşadıklarıyla çarpar gerçekliği. Sonra da o çarpımdan bir anlam üretir.
Belki çocukken terk edilmiştir.
Belki uzun süre kendini güvende hissetmemiştir.
Belki hayat ona hep temkinli olmayı öğretmiştir.
Ya da her şeye sahip olduğu halde sevgi görmemiştir.
Bu yüzden her ilişkide kabul edilmeyi arayan biri haline gelmiştir.
İşte bu yüzden, seni gören her göz… seni kendi içinden görür. Ve burada asıl soru şudur: Seni gerçekten dışarıdan, olduğu gibi görebilecek bir göz yokken… neden insan kendini tanımak için dışarıdan gelene bu kadar ihtiyaç duyar?
Ya da neden ihtiyaç duyuyormuş gibi davranır?
Çünkü dışarıdan gelen hiçbir şey sana tam gerçeği söyleyemez. Nasıl söylesin ki, seni gören sana kendi gerçekliği üzerinden baktığı sürece.
Ve ölçüsü olmayan bir dış dünya, içeride sağlıklı bir kıstas olamaz.


Belki de mesele hiçbir zaman başkalarının zihninde nasıl göründüğümüz değildi. Mesele, bizim kendi zihnimizde kendimizi nasıl gördüğümüzdü. Çünkü insan, kendini tanımadıkça başkalarının bakışlarında kaybolur; kendini gördüğü an ise o bakışların hükmü sona erer. Ve o noktada anlar: Dışarıdan gelen hiçbir yargı, içeride kabul edilmedikçe gerçek değildir.
Kendini zihninle tanımladığın sürece, sabit bir “sen” bulamazsın; sadece sürekli değişen yansımalarla karşılaşırsın.