Belki de dizge şöyle olmalı:
Önce susmak.
Sonra dinlemek.
En son konuşmak.

Çünkü susmayı bilmeyen dinleyemez; dinlemeyen ise hakikate temas edemez.

Susmak yalnızca ses çıkarmamak değildir. Asıl mesele içsel suskunluktur. Zihnin sürekli “Ben şimdi ne diyeceğim?” telaşından çekilmesidir. Biriyle sohbet ederken, karşımızdakinin sözlerini kulağımızın ucuyla dinleyip kendi cevabımızı hazırladığımız an, dinleme eylemi bitmiştir. Orada bir sohbet yoktur; fikir yarıştırma vardır. Orada bir alışveriş yoktur; alıyormuş gibi yapıp verme çabası vardır.

Düşünelim: Kendimize böyle davranıldığında ne hissederiz?
Anlaşılmadığımızı…
Görülmediğimizi…
Ciddiye alınmadığımızı…

Peki biz aynı şeyi yaparken bunun farkında mıyız?

Bir insan bize hayatından bir parça sunarken, biz içimizde “Nasıl daha bilgili görünürüm?” hesabındaysak, bu yalnızca konuşma biçimi değil; bir varoluş biçimidir. Bu noktada susmak, karşıdakine alan açmaktır. Alan açmak ise erdemdir.

Susmak yaşama alan açmaktır; benim dışımda var olan tüm yaşama. Yaşamın içindeki sayısız inceliğe şahitlik edebilmektir. Kendi merkezinden bir adım geri çıkıp hayatın geri kalanına yer açabilmektir. Kendini sahneden indirip varoluşun tamamına bakabilmektir.

Merkeze kendini koyduğun sürece ne gerçek şahitlik mümkündür ne de gerçek erdem. Çünkü orada yalnızca “ben” vardır. Oysa erdem, ben daraldığında başlar.

Bugünün dünyasında konuşmak kolaydır. Herkesin fikri vardır. Herkesin yorumu vardır. Sosyal medya çağında susmak neredeyse cesaret ister. Çünkü susan görünmez olur; görünmez olan ise alkış almaz. Oysa erdem çoğu zaman alkışsızdır.

İşte tam bu aşamada insanın kendine bakması gerekir: Neden görülmek istiyorum? Neden takdir edilmek, onaylanmak, değer görmek istiyorum? Söylediğim söz gerçekten hakikat için mi, yoksa varlığımı teyit ettirmek için mi?

Görülme arzusu insanidir. Değer görmek istemek fıtridir. Fakat bu arzu yönetilmediğinde, erdemin önüne geçer. Alkışın sesi hakikatin sesinden daha cazip gelmeye başladığında, susmak zorlaşır. Çünkü susmak, egonun besinini kesmektir.

İnsan çoğu zaman konuşurken karşısındakine değil, kendi görünürlüğüne hizmet eder. İşte erdem yolculuğu tam burada başlar: Bu ihtiyacı fark etmekle. Görülme arzusunu inkâr etmekle değil; onun köküne bakmakla.

Neden görünmek istiyorum?
Hangi eksikliği telafi etmeye çalışıyorum?
Onaylanmazsam değerim azalır mı sanıyorum?

Erdem, bu sorulara dürüstçe bakabildiğimiz yerde filizlenir. İnsan, görülme ve takdir edilme ihtiyacını dengeye getirebildiğinde; konuşmak ile susmak arasında sağlıklı bir ölçü kurabildiğinde olgunlaşır. Çünkü artık konuşmak zorunda değildir. Konuşması gerekiyorsa konuşur; gerekmiyorsa susar.

İşte insanın erdem yolculuğu, bu iç denge kurulduktan sonra açılır. Alkıştan bağımsız bir doğruluk, görünürlükten bağımsız bir değer duygusu geliştiğinde… Susmak bir kayıp değil, bilinçli bir tercih olur.

Susmak burada korku değildir. Kaçış değildir. Susmak, içerde ölçüyü korumaktır.

Sözün değeri, her yerde söylenmesinden değil; gerektiği yerde söylenmesinden gelir. Bu yüzden asırlardır aktarılan bir öğüt kulağımda çınlar:

Bilmediğin şeyi söyleme; bildiğini de her yerde söyleme.”

Belki de mesele tam olarak budur:
Konuşmadan önce kendini azaltabilmek.