Genç kuşaktan okurların muhtemelen ilk kez duyduğu bu sözcüğü, yaşı ortanın üzerinde olanlar iyi bilirler. Arapça kökenli bu sözcük, “galat” kökünden geliyor. Galat, çoğumuzun bildiği üzere yanlış demek… Mugâlata içinse karşıdaki insanı yanıltmak, yanlışa düşürmek için söz söylemek; doğruya benzer yanlış sözler etmek diyebiliriz. Kavramın tam karşılığı olarak demagoji, retorik, safsata sözcüklerini önerebiliriz.

Mugâlata nedir, nasıl yapılır sorularını daha iyi anlamak isteyen okurlarımız için hararetle tavsiye ettiğim bir yazı var. 1 Kasım Pazar günü, K24 adlı bir edebiyat eleştirisi sitesinde yayımlanmış. Başlığı “’Tartışılmayacak’ bir tartışma: Türkçe edebiyat”, yazarı Mesut Varlık… Bünyesinde editörlük yaptığı İletişim Yayınları’nın internet sitesindeki özgeçmişine göre yazarımız,İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Tarih Bölümü’nden mezun olmuş. Aynı üniversitenin Kültürel İncelemeler Programı’nda yüksek lisans yapmakta, “Türkçe şiirin hadımlık endişesi” başlıklı bir yüksek lisans tezi hazırlamaktaymış.

Yazarımızı kısaca tanıttığıma göre biraz da yazısından bahsedeyim. Yazıda önce Türk edebiyatı adlandırmasının milliyetçi bir adlandırma olduğunu iddia eden yazar, Türkçe edebiyat adlandırmasını kullananlara gelen milliyetçi tepkilere değiniyor. Türkçe edebiyat adlandırmasını ilk defa öneren Mehmet Yaşın’a gelen tepkilere de değindikten sonra Kanon 2010 adlı dergide yayımlanan yazılara, daha doğrusu bu yazılara gelen tepkilere değiniyor. Yazının sonunda, Türk edebiyatı – Türkçe edebiyat tartışmasında açıkça Türkçe edebiyat adlandırmasını savunanlar dışındakileri üç gruba ayrılıyorlar. Yazıdan anladığımız, yazarımız Türk edebiyatı adlandırmasını sadece milliyetçilerin kullandığını ve savunduğunu düşünüyor. Yazıda çizilen resme göre milliyetçiler; ölçüsüz tepki gösteren, agresif insanlar… Dolayısıyla bizim de milliyetçilerin kullandığı bu adlandırmayı kullanmamamız gerekiyor.

Yazar; Türkçe edebiyat mı Türk edebiyatı mı tartışmasını Türkçe edebiyat adlandırmasını ilk kullanan Mehmet Yaşın’dan ele alarak konuyu tarihsel seyri içinde, “tarihselci” bir yaklaşımla ele alarak fikir tarihi yaptığını düşünüyor. Üşenmemiş, uzun uzun yazmış. Emeğine saygı duyalım tabii, ama yazısında Türkçe edebiyat – Türk edebiyatı adlandırmalarının hakikatte neye tekabül ettiğine dair bir fikir kırıntısı dahibulabilmek mümkün değil.

Ne diyelim, Türkiye’de sosyal bilim de fikir tartışması da böyle yapılıyor. Akademik olduğu söylenen, sürekli meselelerin çevresinde dolanan, fikrini söylemek, yazısını bir fikir çevresinde örmek yerine liberal duyarlılıklardan beslenen, kanaatlerini tarihten bulduğu olumlu olumsuz örneklerle “destekleyen” yazarların metinleri çevresinde dönüyor tartışmalar. Kanaatle başlayan yazılar, örneklerle devam ediyor; yazının sonunda da okurun, kanaatin tutarlı bir fikir olduğuna inanması bekleniyor. CV’lerde satır doldurmaktan öte işlevi olmayan, fakat yazarına “network” ve “ortamlarda” saygınlık getiren yazılar böyle ortaya çıkıyor. Kanaatler; “fikir yazıları” ve “akademik “makaleler”de somutlandıkları haliyle safsataya dönüşürken mugâlata üslubu da Türkiye’de fikir tartışmasının temel üslubu haline geliyor.

Bu kadar lafı, sadece K24’teki yazının yazarını eleştirmek ya da mugâlata nasıl ve neden yapılır sorularına yanıt aramak için etmedik. Ben de bu Türk edebiyatı- Türkçe edebiyat tartışmasıyla ilgili fikrimi söylemek istiyorum haliyle. En sonda söyleyeceğimi, en başta söyleyeyim. Bu yazının yazarı olan bendeniz, sınıfların çıkarlarından bağımsız ulusal çıkarlar olmadığını düşünür. Dolayısıyla milliyetçi değildir. Bir işçinin, burjuva ideolojisi olan milliyetçiliği savunmasının “yanlış bilinç” (Liberal, akademik duyarlılıklara ne kadar ters bir kavram!) olduğunu savunur. İşçi sınıfının yurdunu burjuvaziden çok sevdiğine, bilinçli bir işçinin de milliyetçi değil; yurtsever olabileceğine inanır. Eğitimli bir işçi olarak kendini de işçi sınıfının bir parçası, bir yurtsever olarak görür.

Milliyetçi olmadığımı, dolayısıyla Türk edebiyatı adlandırmasını milliyetçi saiklerle savunamayacağımı açıkladığıma göre şimdi bir de Türk edebiyatı ve Türkçe edebiyat adlandırmalarından ne anladığımı açıklayayım. Türklükten başlayalım ve 2 + 2’nin 4 ettiği kadar açık olan ya da olması gereken bir gerçeği tekrar dile getirelim. Türk, Fransız, İngiliz, Rus vs. gibi adlandırmalar etnik bir aidiyetten çok bir vatandaşlık bağına işaret eder. Ulusal kimliğin vatandaşlık bağına işaret eden tarafı, konuşulan dile ve hatta anadiline işaret eden yönü kadar baskındır. Yurtdışına çıktığınızda insanlar size Türk derken Kürt mü Türk mü olduğunuzu, anadilinizin Kürtçe mi Türkçe mi olduğunu düşünmezler. Türkiye vatandaşı olduğunuz için size Türk derler. Bizim, Amerika’dan gelen birine siyahî mi, Hispanik mi, Anglo-Sakson mu olduğuna bakmadan Amerikan dememiz gibi…

Ne anlamadığımı söyledikten sonra şimdi bir de Türklükten ne anladığımı söyleyeyim. Türklük bir adlandırma olarak üç farklı kavrama işaret eder. İlki etnik Türklüktür. Her ne kadar, ulusal tarih yazımının etkisiyle bir ölçüde çarpıtılmış olsa da Türklüğü bir aidiyet olarak Orta Asya’ya kadar götürmek mümkündür. Türklüğün, Türk adlandırmasının işaret ettiği ikinci tarafı bir ulusal kimlik olarak Türklüktür. Etnik aidiyetin ötesinde Türklük, bir ulusal kimlik olarak 20. Yüzyılın başında Balkan Savaşları sonrasındaki yıkımların etkisiyle gelişmeye başlamış; Hürriyet Devrimi’yle başlayıp Milli Mücadele’yle devam ederek Cumhuriyet’in ilk yıllarını kapsayan ulusal demokratik devrim sürecinde oluşmuştur. Türk adlandırmasının işaret ettiği ikinci kavram, ulusal kimlik olarak Türk kavramıdır.

Türklüğün Türk adlandırmasıyla işaret edilen üçüncü yönü de uyruk, vatandaşlık olarak Türklüktür.Benim, çoğu insan gibi Türk edebiyatı adlandırmasından anladığım yazarların etnik aidiyeti ya da ulusal kimliği değil eserini yazarken kullandığı dil ve yazarın uyruğudur. Birine Türk yazar derken onun Kürt mü Türk mü Ermeni mi olduğuna bakmıyoruz. Eserin diline ve yazarın vatandaşlık bağına bakıyoruz. Eğer Türkiye dışında, ne ulusal kimliği ne de uyruğu Türk olmayan bir grup yazar; edebî bir fantezinin, kuşkusuz bayağı saçma bir fantezinin ürünü olarak Türkçe öğrenip Türkçe roman, öykü, şiir yazmak ve kendi insanlarını bu Türkçe eserlerle anlatmak gibi bir deneye girişselerdi; bu edebiyata Türkçe edebiyat diyebilirdik. Allahtan, böyle saçma deneylere girişen kimse yok; dolayısıyla Türkçe edebiyat adlandırmasının işaret ettiği bir gerçeklik de yok.

Bu arada, Türkçe öğrenip Türkçe yazan yazarlardan kastımın Türkçeye ve Türkiye’ye ilgi duyarak Türkiye’yi ve Türkleri anlatan Türkçe eserler yazan yazarlar olmadığını, yanlış anlaşılma ihtimalime karşı tekrar dile getirmek istiyorum. Bugün yaygın olarak böyle bir şey yok.Olsaydı da bu, Türkiye’de yaşayan farklı etnik aidiyetler ve ulusal kimliklerden yazarların inşa ettikleri edebiyatın ve edebî geleneğin, Türk edebiyatının gücünü gösterirdi.

Bitirirken kısaca, işaret ettiği hiçbir somut gerçeklik olmayan Türkçe edebiyat adlandırmasının kullanılma ve yaygınlaştırılma gerekçelerine değinelim. Telif, kurgu eserlerini Türkçe edebiyat başlığı altında basan yayınevleri, aynı tercihi çevirilerini yayımladıkları diğer ülke edebiyatları için yapmıyorlar. Rusçadan Türkçeye ya da Japoncadan Türkçeye çevirttiğiniz bir edebî eseri Rusça ya da Japonca edebiyat diye bir kategori uydurup o kategoride basmak mantıksız çünkü… Basılan eser Rus edebiyatına ait bir eserin Türkçe çevirisi, Rusça edebiyatın Türkçe çevirisi değil. Hiçbir ülkenin edebiyatı için böyle bir tercihte bulunulmazken Türk edebiyatına bunu reva görmek; ülkemizin fikir hayatının esinini, 90’ların İkinci Cumhuriyetçilerinden alan sol liberalizm ve radikal demokrasiyle İslamcı ve milliyetçi gericiliklerden alan muhafazakârlık arasındaki sıkışmasını gösteriyor. İlk gruptakiler zannediyorlar ki milliyetçilere ait tüm argümanları, yaklaşımları tersine çevirirsek en solcu biz oluruz. Bu çarpık solculuk anlayışı ve milliyetçilik karşıtlığından Türk edebiyatı da nasibini alıyor, iki grubun kayıkçı kavgası arasında kalıyor. “Post truth”, hakikat sonrası dönemdeki sağ ve sol popülizmler arasındaki tepişmede birçok kavram gibi o da kirletiliyor.