Sinematografik ve gurur verici başarı hikayesi...

*
Değerli okurlar,
​Bazı insanlar yaşadıkları çağa sığ(a)maz; insanlığın ortak hafızasını, geçmişten geleceğe yazılmamış sahnelerini adeta bir düş'ün zaman yolcusu gibi (d)okurlar.

Eğer, insanlığın tüm kazanımlarında ya da büyüleyen hikâyelerinde doğru ya da yanlış gideni sahnede göz göze, kulak kulağa anlaşılır kılmak bir vazife ise; yaşamımızdaki renkli yansımanın adı "Tiyatro"dur.

Antik Yunan felsefeci ​Platon'un; dünyayı "idealar" yani kusursuz hakikatler ve "gölgeler" yani yaşadığımız dünya olarak ayırıp, sanatı "gölgelerin gölgesi" veya "gerçekliğe tutulan bir ayna" diyerek küçümsemesine karşılık öğrencisi Aristoteles ise hayatı yeniden inşa eden olarak görür ve eseri Poetika’da:
​"Tarihçi olmuş olanı yani çıplak gerçekliği, sanatçı ise olabilir olanı yani olasılıkları anlatır. Bu yüzden sanat, tarihten daha felsefi ve daha üstündür" der. Bu minvalde tiyatronun amacı;
hayatın çıplak gerçekliğini aynen kopyalamak değildir; aksine hayatın içindeki evrensel doğruları ve "olabilir olanı" sahneye taşıyarak, içimizdeki korku ve acıma gibi duyguları uyandırarak ruhu temizlemektir diyebiliriz ki, tam bu noktada, modern bir kalemin farkındalık yaratan dizeleri:

​"Işığı aramak; kurtuluşu, bilgiyi, hakikati hep bir yerde sanmaktır. Bir öğretide, bir kişide, bir anda. Bu yüzden yol uzar, bekleyiş ağırlaşır... Oysa ışık bulunacak bir şey değil, hatırlanacak bir hâldir. Hatırladığında aydınlanmazsın sadece perde düşer... Ve perde düştüğünde anlarsın; ışık dışarıdan gelmez..."

​İşte tiyatro, insanlığın o bitmeyen hakikat arayışında dışarıda bir kurtarıcı, bir ışık aratmaz; sahneye tutulan o projektör aslında insanın kendi içine dönmesini sağlar. Oyuncunun canlandırdığı her eylemle seyircinin zihnindeki yanılsama perdesi de düşer ve "insan" kendi içindeki gizli bilgelikle yüzleşir.

Değerli okurlar,
Anadolu topraklarındaki amfi tiyatroların taşlarına sinen binlerce hikâye var. Size,
İzmir- Şirince'de Efes’in o tarihi ruhuyla
kurduğu küçük amfide; felsefeyi, aşkı ve coşkuyu bu toprakların enerjisiyle harmanlayan güçlü bir sanatçıyı, haddim olmayarak tanıtmak istiyorum.

O, kameraların önünde, hafızalara kazınan dizilerde ve sinema filmlerinde canlandırdığı karakterlerle milyonlerin kalbine dokunan, evine konuk olan bir aktör olsa da tüm enerjisini zirveyi hedeflediği tiyatronun meydanına taşıyan; popüler olanla elit olanı, ekranla sahneyi ustaca dengeleyen gerçek bir usta...Kıtalararası bir kültür elçisi olarak dilleri ve sınırları yok eden: "Daha fazla başınızı öne eğmeyin! Zira bu topraklar her daim, her dilde yeniden yaratır" diyen bir felsefe insanı da...

Alman filozof Arthur Schopenhauer: "Sıradan bir insan zamanını nasıl harcayacağını düşünür; oysa deha ve vizyon sahibi insanlar o zamanı nasıl değerlendireceğini ve çağı nasıl aşacağını planlar" demiş. İşte o,
"Almanya’da henüz 12 yaşında iken ‘Erlkönig’ adlı şiirini severek sundum ve ‘Genç Werther’in Acıları’ kitabını derste işlerken hayranlık duydum" dediği yazarın ünlü eseri Faust'a da tutkulu;
"Türkiye’de okulların duvarlarında "Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir" yazıyor. Atatürk’ün bu sözünü kendilerine şiar edenler ister istemez birer "Faust" oluyorlar. Buna "Ülküm, hep ileri gitmektir" ve "Doğruyum, çalışkanım" eklenince kimse içimizdeki Faust’u durduramaz ki!" diyen öyle biri ki, felsefeci Prof.Dr.Şahin Filiz'in de, "doğası gereği 'an'da var olan ve perdesi kapandığında seyircinin belleğine emanet edilen bir sanattır", tiyatronun bu büyük sanatçısını asla "unutmayalım" dediği kişi; Johann Wolfgang von Goethe’nin¹ Faust’undan Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’e uzanan küresel köprüyü kuran Haydar Zorlu'dur.²

Değerli okurlar,
Faust’un metni anlaşılır bir şekilde okunduğunda; Faust düşünen bir doktor, Mephisto dişlerini gösteren bir köpek ve Gretchen ise masum bir kız karakteri olarak ortaya çıkıyor.

Kuran-ı Kerim "Oku" kelimesi ile başlar ve Faust'un okumadığı hiçbir şey de kalmamıştır.​ ​Artık her şeyi aşmış ve öğrenecek bir şey kalmadığına inanan Faust, yeryüzündeki sınırlı yaşamının acısından kurtulmak için ruhunu Mephisto’ya, yani şeytana satar. Mephisto, bunun karşılığında Faust’u bilgi hastalığından kurtaracaktır ki, bir cadının hazırladığı iksirle Faust’un gençleşmesini sağlar. O, artık genç, yakışıklı ve Gretchen'e âşık bir adamdır. Keza Gretchen de: "Onsuz bir yer mezar olur bana. Bütün bu dünya, eğer o yoksa yanımda, yaşanmaz daha" diye duygusunu ifade ediyor. Yani bir tarafta Gretchen aşk sarhoşluğuna dalıp etrafında olup bitenlerden habersiz
Gretchen, diğer tarafta düşünmeyi bile bırakan aşık Faust var ama her şeye hâkim olan şeytan Mephisto’nun beklentisi Faust’un yenilgisiydi. Faust ve Gretchen'in insan olarak yaşadıkları aşk onu şaşırtır, zira Faust’a tuzak kurmuş hatta genç, güzel ve masum bir kızı "adak" olarak sunmuştu. Neticede onların aşkı, bütün büyük aşklar gibi tragedya gereği Gretchen’in ölümü ile biter.

Goethe, ikinci bölümde Faust’u ve Mephisto’yu Ege kıyılarına gönderir. Faust, çağın birçok karakteri ile felsefi sohbet ve tartışmalara dalıp, bilgiye olan susuzluğunu az da olsa giderse de aşkı aramaya devam etmektedir:
​"Gördüğüm nedir bu büyülü aynada… Bu kadar hoş! / Tanrısal bir tablo bu! / Ey aşk, ver bana kanatlarının en hızlısını / Ne olur, götür beni onun diyarına! / Güzel olabilir mi bir kadının resmi böyle? / Bu bir rüya! Eyvah, çıldıracak gibiyim..." dediği Antik Çağ’ın güzellik simgesi Helena ile evlenir. Zeki ve yakışıklı oğulları Euphorion ise tüm uyarılara rağmen uzakları görebilmek için çıktığı yükseklerden düşerek erken ölür.

Goethe, Euphorion karakterini Lord Byron’ı³ düşünerek yazmış olup yaklaşık 100 yıl sonra bu topraklar, tıpkı Euphorion gibi insanları derinden etkileyen kendi Euphorion’unu ortaya çıkarır. Öyle ki, Goethe’nin hayal edip ancak müzik ile ifade ettiğinden öte Cumhuriyet adlı eseriyle Modern Türkiye’nin kurucusu olan Egeden birini, Selanikli Mustafa Kemal Atatürk.
Bilinmelidir ki, ​Euphorion’un bestelediği şarkılar da Cumhuriyeti simgeler. İkisi de eserler yaratmış, fakat erken ölmüşlerdir. Euphorion öldükten sonra söylenenler aslında bugüne ait gibi:
​"Nerede olursan ol, seninleyiz! Bu dünyadan ayrılsan da kalbimiz hep seninle. Senin eserin ve cesaretin eşsizdi. Bu dünyanın mutluluğu için doğdun, büyük güce sahiptin. Ve ne acı ki! Erken gittin. Eğer en kötü gününde kan kaybı yaşayan halk sessizliğe bürünüyorsa, yeni şarkılar, eserler yaratın! Daha fazla başınızı öne eğmeyin! Zira bu topraklar her daim yeniden yaratır."

Alman tiyatro yazarı ve şair Friedrich Schiller: "Tiyatro, tüm sanatların birleştiği yerdir; orada insan, insana, insanla ve insanca anlatılır. Sahne, hakikatin ve özgürlüğün en yüksek kürsüsüdür" der ki, Cumhuriyet kurulduktan 26 yıl sonra, Faust ancak 1 Ekim 1949 yılında Ankara’da Devlet Tiyatrosu’nun açılışında, Atatürk'ün aydınlanma vizyonunu sahneye taşıyan önemli Cumhuriyet sanatçılarından Muhsin Ertuğrul’un yönetiminde ilk kez Türkçe oynanmıştır.

Değerli okurlar,
Yukarıda Helena ile Faust’un oğulları Euphorion (Coşku), bu topraklarda Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet olarak vücut buldu demiştik. İşte sanatçının sahnede aradığı, peşinden gittiği şey tam olarak bu bitmeyen coşku ve aydınlanma ateşidir. Bu yüzden onun yolculuğu sadece Faust’un çalışma odasında sınırlı kal(a)mazdı. İçindeki o durdurulamaz Faust, en nihayetinde bu toprakların kendi öz destanına çıkacaktı:
Türk edebiyatının dünya çapında şair ve oyun yazarı Nazım Hikmet'in Kuvayı Milliye Destanı...

Goethe’nin Ege kıyılarına gönderdiği Faust’un "kâinatın esrarını arayışı" ile Nazım Hikmet’in Anadolu topraklarında "sarışın bir kurda" benzettiği Mustafa Kemal’in "memleket sevdası" onun oyunculuğunda aynı nehirde birleşince, biri insanlığın evrensel hakikat arayışı diğeri ise bu halkın o hakikati toprağıyla, kanıyla ve canıyla var etme mücadelesi oluyor.

Bir sanatçı düşünün ki, Alman edebiyatının en felsefi eseri Goethe’nin Faust'unu bu toprakların aydınlanma devrimiyle, Kur'an'ın "Oku" emriyle ve Atatürk’ün ülküsüyle harmanlıyor, çocuk yaşında başlayan Goethe hayranlığıyla sahnede bir oyun(cuy)a dönüşüyor ve yaşayan bir gelenek haline getiriyor...
Düşünen Profesör Faust, kötülüğün maddesi Mephisto ve masumiyetin sesi Gretchen yeniden canlanıyor; güzel Helena ile Faust’un evliliği alelade bir aşk değil, batının aklı ile doğunun ruhunun, geçmiş ile geleceğin Ege'nin sularında kaynaştığı ve bu birleşmeden doğan Euphorion ise kabına sığmayan bir heyecan oluyor.

Tasavvuf şairi ve düşünürlerinden Mevlânâ'nın ifadesiyle, ​"Sanat; pergelin bir ayağı merkezde sabit, diğeriyle tüm dünyayı gezmek gibidir. Doğu’nun derin ruhunu Batı’nın felsefesiyle sahnede bir eylem kılmaktır."

Şirince’deki Faust'un çalışma odasından yankılanan o ses, sahnedeki o oyun bizi bugünlere getiriyor ve içimizdeki sönmeyen Cumhuriyet coşkusu adeta aydınlanma ateşi oluyor.

Gerçekten geçmişi, bugünü ve geleceği kendi sahnesinde yeniden var eden bir kültür insanı için yazılan şu satırlar, gerçeğin kanıtı olmalıdır:

​"Faust, Türkiye’de ve dünyada hiç uyumadı, hiç tozlanmadı ve hiç unutulmadı. Zira onu unutturmamayı kendine hayat amacı edinmiş, ruhunu tıpkı Dr.Faust gibi bu esere adamış bir “sanat dervişi” var. “Tek bir esere ömür adamak delilik gibi geliyor, Faust Türk sahnesinde yoktu!” dedikleri yıllarda o kutsal deliliği adeta bir dünya seyyahı gibi 17 yıldır Türkçe, Almanca ve şimdi de İngilizce olarak yaşatan Zorlu’nun oyun listesine bakmak dahi azminin haritasını okumak demektir...

Faust'un 2009’da İstanbul Alman Başkonsolosluğu’nda ilk sahnelenmesi sonrası 2010’da Oberhausen Şehir Tiyatrosu’nda ayakta alkışlanması aslında bir devrimin de habercisi gibidir. Ardından gelen 307 temsil: İstanbul’un sahneleri, Çin yolculuğu, Güney Afrika turnesi, Avrupa sahneleri ki, bu, Türk tiyatrosunun ve bir Türk sanatçısının evrensel bir metinle dünyayla kurduğu köprüdür.

Unutmayın! Haydar Zorlu, Dr. Faust’u oynarken, aslında sahnede dev bir kadro var gibidir. O, Mefisto’nun kurnazlığı, Faust’un arayışı ve Gretchen’in dramı onun tek bedende, tek nefesindedir.
Eğer bir gün yolunuz Şirince’ye ya da Zorlu’nun sahne aldığı herhangi bir yere düşerse, bu “deliliğin” aslında ne kadar muazzam bir “adanmışlık” olduğunu kendi gözlerinizle göreceksiniz. Haydar Zorlu’ya koca bir alkış borçluyuz. Hatırlayanlara selam olsun, ama asıl selam, unutturmayanlara!" — Şahin Filiz

Değerli okurlar,
İşte, felsefeyle dokunmuş, sinematografik bir görkeme sahip ve bu topraklar adına gurur verici evrensel aydınlanma yolculuğunda bir izleyicinin sözü: "Hissederek oynayan vatansever bir tiyatro emekçisi. Hem yaşadı hem de yaşatarak bizlere güç verdi."

İyi ki varsınız Haydar Zorlu,
Aleykümselam Şahin Filiz...

Suat Umutlu
22 Mayıs 2026

*
​Not: Goethe'nin Faust'u, Eitorf Theater am Park'ta Beethoven'la buluşuyor.
Müzik: Sophos Duo grubundan piyanist
​Ani Ter-Martirosyan ve viyolonsel sanatçısı Sam Lucas.
Dans: Hofgarten Bale Okulu
Işık/Efektler: Jem Saylor
Sanat Yönetmeni ve Yapımcı: Ray Wilkins
Sahne Şirince/Haydar Zorlu ile küresel kültür buluşmasının mevcut programı,
06.10.2027 Almanca
08.10.2027 İngilizce/İlk kez
10.10.2027 Türkçe

DİPNOTLAR:
​¹ Johann Wolfgang von Goethe (1749 – 1832): Alman şair, oyun yazarı, romancı ve doğa bilimcidir. İki bölümlük başyapıtı "Faust", insanın kâinatın sırrına vakıf olma arzusunu, bilgi hastalığını, iyilik ve kötülük arasındaki ezeli savaşı ve ruhun arınma yolculuğunu anlatan evrensel bir aydınlanma metnidir.

​² Haydar Zorlu (d. 4 Mayıs 1967, Mikail Köyü, Karlıova, Bingöl): Türk-Alman tiyatro ve sinema oyuncusu olup İlkokul eğitimi sonrası yerleştiği Almanya'da Köln Üniversitesi'nde Hukuk eğitimini bırakarak Felsefe Fakültesi Germanistik (Alman Dili ve Edebiyatı), İspanyolca, Siyasal Bilimler ve Pedagoji eğitimi, sonra New York'ta Bob McAndrew Studio’sunda sinema oyunculuğu eğitimi alır.
1997 yılında Almanya Devlet tiyatro ve sinema oyuncusu unvanını aldı.
​1991 yılında Alman WDR kanalında "Ver elini Türkiye" adlı dizide başrol oynadı. Almanya'da Tatort, Ein starkes Team, Anrheiner ve Avusturya Devlet Televizyonu'nda (ORF) yayınlanan Oben Ohne dizisinde başrol ve bu dizinin devamı niteliğindeki Türk Gelin sinema filmini 2010'da çekti. Dortmund Operası'nda ve birçok Alman şehir tiyatrosunda görev aldı. 1991'den beri hayalini kurduğu Faust projesini gerçekleştirmek için televizyon kariyerine ara verir. Faust'un 2009'daki İstanbul prömiyerinin ardından Çin, Güney Afrika ve Avrupa turneleriyle dünya çapında 307 temsile ulaştı. 2021 yılında tiyatrosunu İzmir'in Selçuk ilçesine bağlı Şirince Köyü'ne taşıyarak çalışmalarına kurucusu olduğu Sahne Şirince'de devam etmektedir.

​³ Lord Byron (George Gordon Byron, 1788 – 1824): 19. yüzyıl İngiliz edebiyatının en büyük şairlerinden. Aristokrat bir aileden gelmesine rağmen sıra dışı yaşamı, yakışıklılığı, çağının toplumsal kurallarına, saray monarşilerine ve dogmalarına meydan okuyan asi bir karakter... Edebiyatta yaratmış olduğu hırçın, gizemli, melankolik ama özgürlüğüne tutkunluğu bugün bile dünya edebiyatında "Bayronik Kahraman" olarak adlandırılmaktadır. Goethe, Byron’ın kuralları yıkan bu kabına sığmaz enerjisine ve şairliğine büyük bir hayranlık besliyordu ki, onun Yunanistan’ın Osmanlı’ya karşı başlattığı ayaklanmaya destek vermek için gittiği cephede 36 yaşında trajik bir şekilde hayatını kaybedince çok üzülür ve Faust’un ikinci bölümünde, hep daha yükseğe uçmak isterken yere düşerek erken yaşta ölen Euphorion (Coşku) karakterini doğrudan Lord Byron’ın anısına yaratır ve ölümsüzleştirir.
Kısaca trajik bir Romantik Çağ kahramanı...