Merhaba sevgili Takipçilerim pek kıymetli okuyucular
Malum Uluslararası Haber Devlerinin Tel Aviv Nöbeti
Bir hukukçu, gazeteci ve akademik araştırmacı gözüyle; mesleki ilkelerin ayaklar altına alındığı o geceye dair bir vicdan kaydı...
Modern medya tarihinde vicdanın sustuğu, etik ilkelerin ise reyting uğruna kurban edildiği pek çok ana şahitlik ettik. Ancak 12 Mart gecesi malum küresel haber mecralarının ekranlarında tanık olduğumuz manzara, sadece mesleki bir çürüme değil, insani bir iflasın ilanıydı. Gece gündüz sokaklarda "İran bir füze atsın da Tel Aviv’e düşüşünü canlı yayında izleyelim" dercesine pusuda bekleyen o zihniyet, artık habercilikle bağını tamamen koparmıştır. (Bu noktada, yayın kuruluşunun habercilik refleksi ile şiddeti dramatize etme arasındaki o ince çizgiyi kasten ihlal ettiği izlenimi oluşmaktadır.)
"Sevinç Çığlıkları" Arasındaki Cesetler
Muhabirlerin ve stüdyodaki konukların satır aralarından sızan o sinsi heyecan, bizi şu soruyu sormaya mecbur kılıyor: Bir şehrin üzerine ateş yağmasını beklemek ne zamandan beri gazetecilik başarısı sayılıyor? Bir füzenin hedefi bulması, ekranlarda "son dakika" bandıyla kutlanacak bir gol değil; sivil insanların ölümü, çocukların korku çığlıkları ve bir insanlık trajedisidir. (Ekrana yansıyan bu sunum biçimi, trajediyi bir seyirlik malzemeye dönüştürerek insan hayatını nesneleştirmektedir.)
Bu durumu "habercilik refleksi" olarak ambalajlamak, açıkça bir yıkım pornografisidir. Savaşın dehşetini bir stadyum heyecanıyla aktaranlar, aslında o füzelerden daha yıkıcı bir nefret dilini evlerimize servis etmektedir.
Etik Çizgi mi, Vahşet Beklentisi mi?
Uluslararası yayıncılık ilkeleri, hayatın kutsallığını ve sivil haklarını korumayı emreder. Ancak karşımızdaki tablo; etik, insani veya vicdani hiçbir kritere sığmıyor. Hukuken "şiddeti övmek" veya "sivil katliamı arzulamak" suçunun sınırlarında gezen bu söylemler, gazetecilik maskesi altına saklanamayacak kadar çıplaktır. (Bu üslup, evrensel basın ilkeleriyle açıkça çelişmekte ve şiddeti meşrulaştırma riski taşıyan bir iletişim zeminine hizmet etmektedir.)
* Soru şudur: Eğer o füzeler sizin evinizin sokağına düşecek olsaydı, yine aynı "profesyonel" heyecanla kameranızın odağını ayarlayacak mıydınız?
* Ayna tutuyoruz: Bu yaklaşım ne insancıldır ne de rasyonel. Bu, trajediden beslenen bir tür modern barbarlıktır.
Sonuç: Mikrofonu Bırakın, İnsanlığı Kuşanın
Kamerayı ölüme odaklayıp, "bir füze gelse de sevinsek" diyenlerin elindeki o mikrofon, artık bir haberleşme aracı değil, nefretin megafonudur. Gazetecilik, dünyayı daha güvenli bir yer yapmak için gerçekleri söyler; felaket tellallığı yapıp sivil ölümlerinden haz devşirmek için değil. (Zira gazetecinin sorumluluğu bir yıkımı beklemek değil, o yıkımın yaratacağı insani yıkımı önleyici bir bilinçle hareket etmektir.)
Söz konusu yayın odakları, bu gece sergiledikleri tutumla tarihin utanç sayfalarına geçmiştir. Biz ise bu vicdansızlığı "gazetecilik" olarak kabul etmeyi reddediyoruz. Çünkü hayatın olduğu her yerde, ölümü alkışlayanlara karşı durmak sadece mesleki değil, bir insanlık borcudur. (Bu eleştiri, basın özgürlüğüne yönelik değil; basın gücünün yaşam hakkını hiçe sayan bir kurgu nesnesine dönüştürülmesine karşı anayasal eleştiri hakkı kapsamında yapılmıştır.)
Sevgili takipçilerim pek kıymetli okuyucular bir sonraki yazıda görüşünceye kadar Sağlıcakla kalın