TAHRAN VE TEL AVİV ARASINDA HUKUKÇU OLMAK

Merhaba sevgili takipçilerim pek kıymetli okuyucular

Bir hukukçu için adalet, laboratuvar saflığında bir kavramdır; içine siyaset, mezhep veya ideoloji karıştığında formülü bozulur. Bugün hem bir hukukçu hem de bir basın mensubu olarak sormak zorundayım: Bir insanın yaşam hakkı, infaz edildiği başkente göre mi değer kazanıyor?
İsrail, Filistinli direnişçiler için idam yasasını gündeme getirdiğinde haklı olarak ayağa kalkan, "savunma hakkı kutsaldır" diyen, baro odalarında ve gazete köşelerinde adalet çığlığı atanlar; konu İran’da dar ağacına gönderilenler olduğunda neden derin bir sessizliğe gömülüyor?
Hukukun Evrenselliği mi, İdeolojinin Seçiciliği mi?
BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 6. maddesi yaşam hakkını güvence altına alır. Ancak bizler, İsrail’in yargısız infazlarını "insanlık suçu" olarak nitelerken –ki öyledir–, İran’ın "casusluk" veya "ulusal güvenlik" adı altında, kapalı kapılar ardında, avukat erişimi kısıtlı ve "itiraf" odaklı yargılamalarla gerçekleştirdiği idamları neden "devletin iç meselesi" kategorisine hapsediyoruz?
Eğer Tel Aviv’deki mahkemelerin adil olmadığını haykırıyorsak, Tahran’daki mahkemelerin şeffaflığını sorgulamamak hukukçu kimliğimizle çelişmez mi? Kudüs’te ölen genç için gözyaşı döküp, İsfahan’da sabah ezanıyla sehpaya çıkarılanın "insan olup olmadığını" sorgulamaktan kaçınmak, vicdanın iflası değil midir?
Basının ve Hukuk Camiasının "Kutsal" Sessizliği
Türk basınında ve hukuk camiasında gördüğümüz bu "çifte standartlı empati", adaleti bir üst değer olmaktan çıkarıp siyasi bir araç haline getiriyor. Filistinli mahkûmlar için uluslararası mahkemeleri göreve çağıran avukat derneklerinin, yanı başımızdaki idam dalgasına karşı bir bildiri yayınlamaktan imtina etmesi, mesleki yeminimize ne kadar sadık kaldığımızın acı bir göstergesidir.
Gerçek şudur: İdam, hangi rejim tarafından uygulanırsa uygulansın, geri dönüşü olmayan bir hukuk katliamıdır. "Vatan haini" veya "terörist" yaftası, yargılamanın adil olması gerektiği gerçeğini değiştirmez. Aksine, suçlama ne kadar ağırsa, savunma hakkı o kadar kutsal olmalıdır.

Sonuç Yerine: Tek Bir Terazi
Bizler hukukçuyuz; bizim bir tek terazimiz var. O terazi, suçlunun kimliğine veya infazın siyasi rengine göre tartmaz. Eğer İsrail’in hukuksuzluğuna "dur" derken İran’ın idam sehpalarına sırtımızı dönersek, yarın kendi ülkemizde hukuk talep ederken sesimiz kısık çıkacaktır.
İnsan hakları, sadece "bizden olanlar" için talep edildiğinde hak olmaktan çıkar, bir imtiyaz haline gelir. Ve bilinmelidir ki; adaletin seçicisi olmaz, sadece uygulayıcısı olur.

Sevgili Takipçilerim pek kıymetli dokuyucular bir sonraki yazıda görüşünceye kadar Sağlıcakla kalın