20.12.2020, 12:14

Terör örgütleri ve iktidar

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), “milli görüş gömleği” çıkaranlar tarafından bir “ABD projesi” (Dilipak ve Metiner’e göre) olarak 2001 yılında kuruldu. Daha “büyük kongre” bile yapmamasına rağmen, Kasım 2002 yılında yüzde 34 oy ile TBMM’nin %65 çoğunluğunu alarak iktidara geldi.

O tarihte DSP-ANAP-MHP koalisyonu, ekonomik krizi büyük ölçüde yola koymuş; PKK lideri Abdullah Öcalan’ı İmralı’ya kapatmış, terörü bitirme noktasına getirmişti. Bu nedenlerle AKP, büyük bir avantajla iktidar oldu.

Görünmeyen iktidar ortağı, sonraları terör örgütü olarak niteleyeceği Fetullah Gülen ve cemaati idi. Ki “diken” olarak gördüğü sorunları “cemaat" eliyle çıkaracaktı.

Gizli ajandası, Cumhuriyet’in “laik ve sosyal hukuk” rejimini değiştirmek ve demokrasiyi benzettiği tramvaydan uygun istasyondan inmek idi. Bunu sağlamak için gerekli strateji uygulanmaya konuldu.

Ayrılıkçı silahlı terör örgütünden daha sinsi ve daha tehlikeli FETÖ örgütüyle işbirliği yapıldı.

Öncelikle “başörtüsü” istismarıyla “türban” ile AKP sembolü yaratıldı.

Ardından üstü örtülü şekilde Cumhuriyet değerleri yıpratılmaya, Atatürk fotoğrafları resmi daire duvarlarından ve “TC” rumuzu tabelalardan kaldırmaya başlandı.

Okullarda “Andımız” okunması yasaklandı. PKK terör örgütünün gönlü hoş edilerek “Kürt oyları” toplanmaya çalışıldı.

“Açılım” denilerek önceleri gizli, sonraları açık şekilde PKK ile görüşmeler başlatıldı. “Kürt Partisi” olarak bugün suçlanan legal bir partinin milletvekilleri; seçim aşamalarında İmralı ile Kandil arasında kurye olarak kullanıldı. Kendine yakın bilinen ünlülerden Osmanlı türü “Nasihat Heyetleri” oluşturuldu. Barzani ile PYD lideri ülkede ağırlandı. Kandil’den üniformasıyla getirtilenler, “Çadır Mahkemeleri” ile karşılandı. “Megro megro” ile şehirde tur attırıldı.

Başka gün yokmuş gibi, Cumhuriyet Bayramı günü Peşmergelerin Türkiye’den Suriye’ye geçmeleri organize edildi.

Tam bağımsız ve “yurtta sulh cihanda sulh” kararlılığında olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mensuplarına “kumpaslar” düzenlenerek tasfiyeye başlandı. Aslında bu öz güven yoksunluğu ve rejime aykırılık nedeniyle bir müdahaleye uğrayacağı kaygısının şuuraltı kompleksi sonucuydu. Ama maalesef korkulan, sinsi ortak tarafından düzenlenecekti!

Koalisyon ortağı “Cemaat”a “ne istedilerse” verilmeye devam edildi. Birlikte laik Cumhuriyet’in bütün değerlerini ve kurumlarını yok etme süreci işletildi. Liyakatsiz elemanlarla devletin bütün kadroları dolduruldu. Ve nihayet FETÖ’cü subayların önünü açmak için kendilerince muteber görülmeyen subaylar; kumpaslarla tasfiye edildi. 15 Temmuz cüreti yaratıldı!

Milli Güvenlik Kurulu sıradan bir kurul haline dönüştürülerek istenen kararlar alındı.

YSK’nın kendini inkar eden tasarrufu ve güven vermeyen bir oylama ile Anayasa değiştirildi. TBMM baypas edildi. Adalet mekanizması tamamen parti denetimine alındı.

Humeyni rejimi gibi rejim kurma belirtilerinden bir diğeri de, TSK mensuplarına düzenlenen kumpastan sonra İran TÜDEH’i gibi olan “yetmez ama evet” diyen liboşlar tasfiye edildi. Fetullah’ın “ölüleri bile kaldırıp oy verin” talimatı ve Yüksek Seçim Kurulu’nun oylama sonuna iki saat kala “mühürsüz oylar geçerli” kararı ile “atı alan Üsküdar’ı geçti.” Böylece “bir kişi” rejimi meşrulaştırıldı.

Artık “Fetullah Hocaefendi” ile ortaklığın ve vesayetin sona erdirilmesi zamanı gelmişti. İlk patlak, 17-25 Aralık sorunu oldu.

Terör örgütünün biriyle Dolmabahçe görüşmeleri sürdürülürken, terör örgütü olmada yol alan FETÖ örgütüyle paylaşım savaş kızıştı. Koca Türkiye Devleti’ni kontrol etme cüretini kendinde bulan bu sinsi terör örgütü; 15 Temmuz ile meşru ortağını tasfiyeye kalkıştı.

Kumpas davalarıyla tasfiye edilmiş olanlar ile görevde kalmış Atatürkçü subayların direnişiyle “hain Fetö Darbesi” sonuçsuz bırakıldı.

Fakat “Allah’ın bir lütfu” olduğu ilan edildi!

Kamu olanaklarıyla oluşturulan mutlak yanlı basın ile yoğun bir algı yaratıldı. Her türlü başarısızlık ve yetersizlik; dünya savaşından çıkılıp yokluk ve yoksunluk içinde Türk mucizesinin yaratıldığı dönem kötülenerek gerçekler saptırıldı.

Bu yakın geçmişi hatırlatma nedeni; 18 yıl aralıksız ülkeyi yöneten AKP iktidarının kendisini halka hala nasıl haklı ve muhalefeti nasıl haksız göstermeyi başardığını anlatmak içindir.

*** *** ***

Artık kandırılanların gözü açılmıştır. Çünkü gerçeklerin ille de ortaya çıkma gibi bir özelliği vardır.

Sonunda sabır taşı çatladı. İktidar partisi, içinden çıkan partilerle parçalanma sürecine girdi.

AKP kurucularından ve Recep T. Erdoğan ile “ailevi yakınlıkta” olan Mehmet İhsan Arslan; bunlardan biridir. Söylediklerine bakmak gerek.

Ne mi söylüyor?

M. İ. Arslan; iki dönem Mazlum-Der başkanlığını yapmış. 1979 yılında Diyarbakır’da Vahdet Kitapevi sahibi Abdülvahap Ekinci ile toplantılar yapanlardan Hüseyin Velioğlu ile Fidan Güngör; daha sonra Hizbullah konusunda düştükleri anlaşmazlıkta aracı olur. Fidan Güngör 1981’de Menzil, Hüseyin Velioğlu da 1982’de İlim kitapçılarını kurar. Böylece Hizbullahçılar iki kola ayrılır. İlim kolu, 1987’de Batman’a taşınır, silahlı mücadeleyi savunur ve Menzil kolunu yok etmeye çalışır.

M. İ. Arslan da bu anlaşmazlığı gidermek ister.

Keza, Hizbullah ile PKK arasında da arabuluculuk yapar.

PKK’nın 1995’te kaçırdığı askerlerin serbest bırakılmasını sağlayan ekibin içinde yer alır.

2002-2011 yıllarında AKP milletvekili olur. Ardından da oğlu Mücahit Arslan üç dönemdir AKP milletvekilidir.

İşte bu Mehmet İhsan Arslan; 10 Kasım 2014 günü El-Cezire Türk’e şu demeci verdi: “Suriye’de mutlaka böyle (Irak’taki gibi) bir otonom bölge oluşacağını düşünüyorum. Bunun akabinde Türkiye’de otonom özerk bir yapının orta vadede ortaya çıkacağını düşünüyorum.”

“Aklımda Kalan” ve “Ardımda kalan” adlı iki kitap yayınladı. İlki, kendi hikayesini anlatıyor. İkincisi ise, Kürt sorunu konusunda hazırladığı raporlar ile yazılarını içeriyor.

BBC Türk’te Ece Göksedef’e verdiği demeç, uyanmışlığı gösteriyor: “…Bence muhafazakarlığımızın artık ciddi bir bagajı, birikimi oluştu. Bu bagal siyaseten bizi tamamen devletçi bir pozisyona taşıdı. Biz (AKP) ülkede sistemin kendisi olduk… İddiasından vazgeçti. –Böyle bir (Kürt) sorun yok- diyor. Tekrar gündeme gelebilir ama…”

Kuşkusuz bu ifadeler, partisinin tutarsızlığı ve tükenmişliğinin ifadesi anlamına geliyor. 2009-2011 yıllarındaki “çözüm” sürecinde oynadığı aktif rolden hayıflandığını ve gemiyi terk etme işareti veriyor gibidir. ABD ve AB çevrelerindeki değişimlerden yeni fırsatlar arıyor olmalı.

Nitekim; “…ilk aşamada askeri vesayet vardı, adım atamıyorduk (Milli Güvenlik Kurulundaki manevralar azımsanır). Ne zamanki ciddi bir mücadeleyle askeri vesayeti ortadan kaldırdık; orada yılana (Fetullah’a) sarıldık. İşbirliği yaptık. Sonra FETÖ’nün vesayeti gündeme gelmeye başladı. 15 Temmuz’dan sonra doğrusu panikledik ve olayın vahameti karşısında ancak yargıyı kullanarak başarılı olabileceğimiz kanaatına vardık. Onların (FETÖcülerin) yargıyı kullanırken kullandığı bütün taktikleri, araçları biz kullanmaya başladık, can havliyle…” itirafında bulundu.

Sonra da eklemede bulundu: “Ben o dönemde bazı arabuluculuklarda (AKP ile Cemaat arası) bulundum, ama çözülmedi. Gittikçe kavga büyüdü” diyor. Fehmi Koru’nun Pensilvanya ile AKP arasında mektup taşıması benzeri görev ifa etmiş olduğunu belirtiyor.

AKP’nin FETÖ terör örgütünün giriştiği hain darbeden haberdar olduğu da; BBC’ye yaptığı açıklamalardan anlaşılıyor: “Neredeyse çocukluğunu bildiğim Hakan Fidan’ın odasındaydım. Bana dedi ki; -bir ihbar geldi. Her gün böyle ihbarlar oluyor. Hangisi doğru hangisi yanlış, kestirmek zor- Sonra, telefonla Genelkurmay İkinci Başkanı’na bağladılar. Duydum ben o konuşmayı. –Bir şey var, beni alacaklarmış bu gece- dedi. Hakan Bey rahatsızdı, ama telaşlanmamıştı. Saat de beş olmuştu. Koşturma devam ediyordu. Ben ayrıldım. Sonradan yaptığım değerlendirmeye göre, Genelkurmay’a telefonu bağlayan özel kalemi darbecilerden olunca, darbeciler olayın duyulduğunu düşünüp darbe saatini erkene almış olmalılar (…) Bence bu bir dönemdir, geçer. Geçtikten sonra Türkiye’de parlamenter sisteme geçişin bence çok uzak olmadığını düşünüyorum…”diyor (19 Kasın 2020 sözcü, s14).

Bu söylem, benim 15 Temmuz akşamı TV izlerken; “ısmarlama darbe olmalı, yoksa böyle davul zurna ile duyurularak darbe mi olur” sözlerimin ne denli haklı olduğunu gösteriyor.

***

Bir başkası; AKP kurucularından ve bakanlarından olan şimdiki CHP Konya milletvekili Abdüllatif Şener de 19 Eylül 2020 günü htv’de Başbakan Recep T. Erdoğan’ın Suriye ve PYD ilgili tutumunu tarif etti: “2011’de Suriye ziyaretimde Beşar Esat bana, “Erdoğan’la onlarca kez görüştük. Her gelişinde Hamas liderinin kendisiyle görüştürülmesini isterdi. Ben ona lideri çağırır, bir odada görüşmelerini sağlardım. Bir görüşme sonrasında; -Halit Meşar’ı kucaklıyorum. Ama her defasında seni daha kuvvetle kucaklıyorum. Çünkü sen, ondan önemlisin- derdi” dediğini anlattı.

Gazeteci Mehmet Ali Güller’in “Fetö’nün solcuları” olarak eksikleriyle belirttiği kimselerden, Prof. Toktamış Ateş’in “Hocaefendi peşine” düşmelerini ele almış. Filistin gerilla kamplarına katılan ve 12 Eylül’de İsveç’e kaçmış olan Şahin Alpay’ın Türkiye’ye döndükten sonra Fetö gazetelerinde köşe yazarlığı yapmalarını; Ufuk Uras, Cengiz Çandar, Mehmet Altan, Oral Çalışlar, Metin Altınok, Ceren Kenar gibi çok sayıdaki solcu kimsenin FETÖ havuzundan beslenerek AKP’ye destek vermelerini hatırlatmaktadır…

Gazeteci Saygı Öztürk de 27 Kasım 2020 günü Sözcü’de açıkladığı 15 Temmuz Fiili Darbe Girişimi (FETÖ) davalarının 26 Kasım itibarıyla durumunu açıkladı. Buna göre:

Türkiye genelinde 289 fiili darbe davası bulunuyor. Bunların 280’i hakkında karar verildi; 9’u devam ediyor.

289 fiili darbe davasının 56’sı Ankara’da, 56’sı İstanbul’da ve 177’si diğer illerde.

17 sanık hakkında 141 kez, 1 sanık hakkında 140 kez, 1 sanık hakkında 137 kez, 31 sanık hakkında 4’er kez, 4 sanık hakkında 3’er kez, 2 sanık hakkında 28 kez ağırlaştırılmış müebbet olmak üzere 1315 sanığa ceza verildi.

1228 sanığa müebbet hapis cezası verildi.

1623 sanığa; 1 yıl 2 ay ile 20 yıl arasında değişen hapis cezaları verildi.

618 sanığa -beraat- verildi.

Toplam 7470 kişi hakkında karar verilirken Akıncı davası devam ediyor.

Türkiye genelinde süren 9 dava nedeniyle 572’si tutuklu, 518’i kontrollü, 18’i yakalamalı ve 199’u serbest olmak üzere toplam 1307 sanık halen yargı önünde bulunuyor.

Baş dava kabul edilen Akıncı Üssü Davası, Fetullah Gülen ile Adil Öksüz’ün firari olmaları nedeniyle dosyası ayrılmış durumdadır.

Bunca velveleye rağmen, başarısız darbenin gerçekleşmesi halinde yönetimi ele alacak ve darbeye cüret edilmesine katkı veren siyasi ayak ortada yok.

Bulunmak da istenmiyor sanki. Çünkü ortaklık; kimim “halife” ve kimin “emir’ül mümin” olacağı konusundaki eski mutabakat da ortaya çıkacaktır.

Yorumlar (0)
Günün Karikatürü Tümü