Anayasamızın 2. ve 60. maddeleri, “Türkiye demokratik, laik sosyal hukuk devletidir” diyor. Bu vurguyla, demokrasi koşullarının “laik ve sosyal hukuk” ilkeleri olduğunu belirtiyor.

Çünkü “tasada ve kıvançta bir ve bütün” olmak, ancak devletin sosyal ilkeyi gerçekleştirmesiyle olanaklı olur. Bu da ancak kökeni, inancı, cinsi, rengi ne olursa olsun; bütün yurttaşların yasa önünde ve paylaşımda mutlak eşitliğini gerektirir.

Bu ilkeleri ifa etmeyen bir devlet, uygar olmayan sadaka devleti olur.

Sadaka ise insanlık onuruna yakışır şekilde işe ve aşa kavuşmamış yurttaşın bir liderin, partinin veya zenginin himmetine olması durumudur. Yani Lütuf, ihsan, iane, hibe adı altında yardım ile minnet duyguları yaratılır.

Minnet ise; yardım alanın yardım edene bağımlı hale gelmesidir.

Oysa demokrasi; yurttaşın minnetsiz ve özgür olmasını gerektirir. Demokrasi, ancak yurttaşların özgür olarak kullandığı oy ile gerçekleşir.

Yurttaşın özgür olması ise; ancak devletin sadaka toplumu yok etmesi, insanlık onurunu yükseltmesi ve laik olması oranında olanaklı olur. İnanç ve ekonomik kazanım ile tutum ve davranış ilişkilerinin çelişmesine, bilişsel tutarsızlığına meydan vermez.

*****

Devlet, inanç ve ekonomik kazanımlar ile tutum ve davranışlar arasındaki ilişkiyi hiçbir kişi, kurum ve partiye bırakmaz. Bunu iki ilkeyle gerçekleştirir:

Yurttaşların birbirlerine karşı önyargısız ve olumlu olmalarını duygular ve gelenekler dışında yasa ilkelerine bağlar. Ayrıştırmayı veya ötelemeyi önleyerek toplumsal bütünlüğü sağlar.

Yurttaşlar arasında sevgi, saygı ve güven duyguların kaybolmaması için inançların ve etnisitenin istismarını önler.

Eğer bir insan, duygusalminnet ile biriyle ilişkilenirse; onun yanlışlarını, yalanlarını ve suçlarını görmez. Ya da görmezden gelir, mazur görür. Herhangi bir varsıl, kurum ve parti de bu yurttaşı çıkarı için kolaylıkla istismar eder.

kadar ki devleti yöneten hükümetler; ekonomik darboğaz ve açlığa düşürdüğü yurttaşı sadakahimmet ile kendisine bağımlı hale getirir. Kişi de “sadaka devleti” kabul ve minnet duyguları içinde o varsıl, lider veya parti ayıplarını, yolsuzluk ve hursızlıklarını görmez, kınamaz. Oy ve tercihini de buna göre yapar.

Yirmi yıllık iktidar partisi ile yurttaş ilişkisi, bu örnektedir. Sultan kulu olmaktan çıkarılıp yurttaş onuruna kavuşmaktan onurlanmayan birey; sosyal devlete değil, sadaka devletine heves eder. Oy verdiği partinin dini tevhidi parçalama ve yandaş olmayan inanları ötelemesine tepki vermez. Demokratik sosyal hukuk devleti yerine çağını doldurmuş müflis bir rejim için çalışmaları görmezden gelir. Üretim yapan kurumların satılıp kısa sürede büyük çıkar sağlayan ölü yatırımların, Osmanlı’da olduğu gibi kendisinin geleceğini borç altına sokmasından kaygı etmez!

Devletin yerine hükümeti koyan, uygulamaları ayırt edemeyen bir seçmen; devlete değil Sadaka kabulüyle hükümete bağlılık gösterir. Özgür düşünemeyen, gerçekleri göremeyen ve karar veremeyen bağımlı kör olur!

*****

Uzun ömürlü bir siyasi iktidarın ülkeyi getirdiği yer; sadaka devleti koşullarıdır. Nitekim 2003 yılında yüzde 16.1 olan enflasyon 61.4 e yükseldi. Yüzde 7.5 olan büyüme hızı 3’ün altına düştü. Cari açık 85.2 trilyondan liradan 485 trilyon dolara yükseldi. Dolar kuru 1.6 liradan 14.9 liraya yükseldi. Dünyadaki 20 büyük ekonomiden biri olan ekonomi 22 ye geriledi. İngiltere mahkemeleri güvenceli ihalelerle yandaş müteahhitlere verilen 25-30 yıl süreli hazine döviz borçlarıyla doğmayan çocuklar bile borçlandırıldı. İşsiszlik ile mutfak yangınları dayanılmaz boyuta ulaştı. Yurttaşlar ianeye muhtaç hale geldi. Adalete ve eğitime güven tükendi!

Bütün bu olumsuzluklara rağmen aynı iktidar devam ediyorsa; bir sadaka toplumu var edilmiş demektir.

Himmet ekonomisine sadakat gösteren anlayış; tutum ve davranışlar ile inanç arasındaki bilişsel tutarsızlığı gösteriyor. Yurttaşlar açlık sınırına gelirken bile, bir yüzükle gelenin dünya zenginleri arasına girmesi; fatalist mucize olarak mazur gösteriliyor. İhale ve rüşvet havuzları, Man adası transferleri, ayakkabı ve yatak odası kasalarındaki dövizler vb olaylar, “kaderin cilvesi” diye geçiştiriliyor.

Demek oluyor ki, Prof. Esergül Balcı’nın 15 Nisan 2022 günlü Cumhuriyet’teki makalesinde belirttiği gibi; ülke “irticanın yüksek etkisinden” kurtulmamıştır.

Ya da kurtulmak istenmemiştir.

*****

“Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir” demişti kurtarıcı ve kurucu lider. Fakat yurttaş bunun bilincinde olsa; kendini çaresiz bırakan egemen feodal ve şeyhlik düzeni çarkına bilerek, isteyerek boynunu uzatır mı? Cumhuriyet Anayasası’nın “sosyal devlet” ilkesini anlamazlıktan gelir mi?

Sevr’e rağmen on yılı aşkın sürede aralıksız savaşların sakatı, dulu ve yetimi ile Osmanlı küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti; “sosyal devlet” anlayışıyla mucize yarattı. Kazmanın ucuyla Anadolu mamur hale getirildi. “Üç Beyaz” mahrumiyeti giderildi. Kuvayi Milliye anlayışıyla ekonomik kalkınma gerçekleştirildi. Dünyayı kasıp kavuran 1929 ekonomik kriz aşıldı. Şahısların 500 dönümden fazla olan toprağı ile devletin ile tarikatların toprakları kamulaştırılıp topraksız köylüye dağıtılması planladı. İnternasyonal bir kurulun yönettiği Türk Boğazlar ve bağımsız Hatay Cumhuriyeti ile topraklar kazanıldı. Eğitimli yurttaş oranı yükseltildi. Köylü, “Türk Milletinin hakiki efendisi” ilan edildi. Ağır sanayi hamleleri gerçekleştirildi. Osmanlı borçları taksitle ödemeye devam edildi.

Daha da önemlisi; İkinci dünya savaşına girmeme başarısı gösterildi.

Buna rağmen ve doksan yıl sonra dahi halkın bir kısmı, hala kendini Osmanlı reayası veya halife sultanın kulu gibi konumlandırıyorsa; “sosyal devlet” yerine sadaka devletinden hayır beklemeye devam edecektir!

*****

Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti; özgür birey bilincini geliştirmenin ancak üretim güvencesiyle gerçekleşeceği anlayışıyla hareket etti. Bu nedenle Toprak reformu ile hem ağa ve şeyhleri, hem maraba durumundaki vatandaşları üretim içine çekmeye çalıştı. Böylece feodal yurttaş kendisi çalışmaya alışacak. Feodal da ataletten sıyrılıp kendi işini kendi yaparak özgür olacaktı.

Buna karşın feodal egemen de, Cumhuriyet anlayış ve uygulamalarını engelleme sinsi çalışmaları içine girdi: Laikliği dinsizlik göstermeye başladı. Toprak reformunu engelledi. Maraba veya mürit olanı Cumhuriyet rejimine düşman etmeye çalıştı. Bununla da yetinmeyerek; 1945 yılında TBMM “Köylüyü Topraklandırma Kanunu” kabul edince; toprak ağaları harekete geçti. CHP’den ayrılan dört milletvekilinin başını çektiği ağa, şeyh vb feodaller; Demokrat Parti’sini kurdu. Dört yıl sonra da iktidarı ele geçirdi.

Artık Türk halkının değil; feodal çıkarı öne çıkarılmaya başlandı. “Her köşede bir milyoner” yaratma sloganıyla feodal sınıf büyütüldü. Marabanın köyleri boşaltarak kentlere yığılması, özgürlük adına özendirildi. TBMM kararına gerek bile duyulmadan bir tugay asker Kore savaşına gönderilerek “küçük Amerika” sloganıyla Türkiye, ABD ile sanayi devletlerin açık pazarı haline getirildi.

Topraklandırma yasası müzakerlerinde itiraz yükselten toprak ağalarının sözcüleri; Aydın milletvekili Adnan Menderes ile Eskişehir milletvekili Gün Sazak idi. Ceal Bayar ve Fuat Köprülü ile dörtlü bir hareket başlattılar.

Demokrat Parti, iktidar gelmek ve iktidarda kalmak için kullandığı strateji; dincilik ile kominizm karşıtlığı istismarıydı. İki argümanla emek gücünden başka varlığı olmayan yoksulları peşine taktı.

Günümüzde olanların o günlerden farkı var mı?

*****

Şimdi olanlar; toprak ve aşiret ağalığından apartıman ağalığına geçenlerin varoşlardaki yoksul ve emekçi yurttaşları maraba yapmasının sonucudur. 12 Ocak ekonomik kararların gerçekleşmesi için yapılan 12 Eylül darbesi; 12 Ocak kararlar mucidini darbe hükümeti üyeliğine atadı. Böyleceyoksulun daha yoksul, versılın daha varsıl olması ivme kazandı. O kişi tek başına iktidar olunca, kemer sıkmanın ötesine de geçerek özleştirme programını ortaya kodu. Liberal ekonomi söylemiyle vahşi kapitalizm olan neoliberalizmin yolunu açtı.

Büyüyen; marabalıktan işçiliğe geçenler değil, apartman ağalığına geçenler ile sermaye sınıfı oldu.

Artık Türk ekonomisinin büyümesi; kardak ağaç gibi içi boş olan koca gövde olmaya başladı. Anavatan iktidarında başlatılan kamunun özel sektöre teslim etmek uygulamaları; Ak Parti iktidarlarıyla ivme kazandı. Yoksul ve emekçi katmanlar işsizlik ve sendikasızlık girdabında boğulurken; iktidar ve yandaşları ölü nitelikli beton yatırımlarıyla kısa vadede köşe döndü. Halk da o oranda yoksullaştı.

Yoksullaştıkça da sosyal devlet yok edildiğinden, sadaka devletinin himmetine şükür etmek zorunda kaldı. Himmet edene marabalık, sadakat halini aldı!

*****

Darbe sonrasında “biz ağlıyorduk, şimdi de onlar ağlasın” diyen işveren sendikaları Başkanı Halit Narin gibiler gülerken; ağlayanlar devlet yerine sadaka-himmet sistemine oy vererek kurtuluş aradı!

Bir Türk ata sözü; “Türk insanının aklı gözünün ucundadır” der. Gerçekten Türkiye’nin himmete muhtaçları; kendisini soyanların AVM ile rezidanslarına hayran ve meftun oldu. “Kır şişeyi dön köşeyi” çarpıklığıyla zenginleşen soyguncuları; “aklını kullandı, köşeyi döndü” diye takdir etti, imrendi!

Bunun doğal sonucu olarak “kimsesizin kimsesi olan” Cumhuriyet, ilke ve felsefesiyle bitirildi. Yerini sadaka devleti aldı. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere bütün dinci yapılar; sadaka yönetimini kutsadılar. Eğitim bile tarikat ve cemaatlara teslim edildi.

ABD’li siyaset bilimci Fareed Zakaria; “aydınlanma devrimini tamamlamayan ülkelerde devletin boşalttiğı alanları feodal güçlerin doldurması, illiberal demokrasidir” der.

Demek oluyor ki; seçimler yapılsa bile milli irade tecelli etmeyecektir. Çünkü milli irade, feodal güçlere teslim edilince; seçim sembolik duruma düşer. Nitekim rahmetli A. Menderes, 60 yıl önce, “listeye merteği koysam, mertek seçilir” diyerek aynı gerçeği itiraf etmişti.

Günümüzde ise “dindar ve kindar nesil” söylemiyle diyanet, tarikat ve cemaat eliyle yaratılmak istenen; itaatkar cahil ve sadaka devletine talip var ediliyor.

16 Nisan 2022 günlü Cumhuriyet gazetesindeki makalesinde Prof. E. Balcı’nın dediği gibi; “birer çıkar gurupları olan tarikat ve cemaatların sırtı, 12 Eylül darbe yönetimince sıvazlandı. AKP ile de iktidara taşındı.” 15 Haziran darbesini yapacak kadar güç ve cürete ulaştırıldı. Çünkü “hurafelerle afyonlanan insanlar, lideri tanrılaştırmış. Kur’an alternatifi kitaplar bile piyasaya sürülmüştür”. Para karşılığı günahtan arındıran Katolik endüljans oluşturulmuş. Cennette arsa satışları yapan Papalığın “aforoz” ve “giyotin” cezaları gibi korkular içine inananlar sürüklenmiştir. Çıkar ve siyaset amacıyla, “dinci yapılar siyasete karışmazlarsa zararsızdır” denerek meşrulaştırılmıştır.

Bu meşrulaştırma sonucu olarak 1990’lardan beri hükümetlerde temsilci bulundurma gücüne ulaşmıştır. AKP hükümetleriyle gücünü arttırarak “15 Haziran” ile devleti bütünüyle ele geçirme dönemine varmıştır. Darbenin bastırılmış olmasına rağmen dernek ve vakıf gibi örgütlerle eğitimden sağlığa, emniyetten adliyeye kadar etkinlikleri sürüyor!

Zaten tarikat-siyaset ilişkisi denklemi, devlet-sermaye-tarikat ilişkisiyle inşa edilmiştir. Kurumlara egemen olunmuş; kamu yağmalanmış. Sadaka devleti olgusu gerçek ve cazip hale getirilmiştir. Azgın enflasyon karşısında kitleler, Stalin’in “çıplak metodu” ile itaata alıştırılıyor.

Uzun süre Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan Fevzi Çakmak, boşuna; “cemaat ve tarikatlar, Haçlıların Anadolu’da kurdukları ileri karakollardır” dememişti. Daha NATO bile yokken 31 Mart irtica hareketi pratiğiyle yaptığı tespitin, ne denli haklı olduğu artık apaçık gözüküyor!