Hayatta bazı sorular vardır; insan onları yalnızca aklıyla değil, kalbiyle de sorar. “Neden kadın?” sorusu benim için akademik bir tercihten çok, hayatın içinden gelen bir çağrıydı. Bu çalışma bir konunun değil, yaşanmışlıkların beni seçtiği bir yolculuğun ürünüdür. Sessizlikle yoğrulmuş bir hayat, bir kadının görünmez direnişi ve bir çocuğun tanıklığı, bu kitabın temelini oluşturmuştur.
Ben üç yaşındayken, babam yirmi beş yaşındaydı. Hayatın tam ortasında, genç ve umut doluyken geçirdiği bir iş kazası sonucu tamamen felç kaldı. O günden sonra bizim evde hayatın ritmi değişti. Ailenin tüm yükünü, sessiz ama dimdik bir kadın omuzladı: Annem. O da henüz yirmi beş yaşındaydı. Gençliğini, hayallerini ve yorgunluğunu bir kenara bırakarak üç insanın hayatını ayakta tuttu. Kadın emeği benim için ilk kez o görüntüde somutlaştı. Kadın olmak; aynı anda anne, baba, umut ve geçim kaynağı olabilmekti.


Annemin elleri hâlâ gözümün önünde: Çatlamış, yorgun ama güçlü. Kadın emeği benim zihnimde, o ellerin hikâyesidir. O ellerle yemek pişirildi, çocuk büyütüldü, umut taşındı. Ve ben o ellerin izinde büyüdüm. Bugün ben de yirmi beş yaşındayım. Annemin o yaşında… Ve bu kitabı, onun yaşında yazıyorum. Yıllar geçse de zihnimde yankılanan soru değişmedi: Kadın emeği neden hâlâ görünmez? Kadınların mücadelesi neden “adalet” olarak değil de çoğu zaman “fedakârlık” ya da “diğergamlık” olarak adlandırılıyor?


Bu kitap bir akademik zorunlulukla değil, bir vefa duygusuyla kaleme alındı. Annemin ve onun gibi hayatı sessizce ayakta tutan kadınların emeğine, sabrına ve gücüne bir saygı duruşu olarak yazıldı. Çünkü kadınların hikâyeleri bireysel değildir; toplumsal hafızanın aynasıdır. O aynaya baktığımızda yalnızca kadınları değil, toplumun kendisini de görürüz. Benim için bu eser, bir başlangıç ve aynı zamanda bir devam hikâyesidir: Babamın yirmi beş yaşında durduğu yerden, ben yirmi beş yaşında yeniden yürümeye başlıyorum. Bu yürüyüş; bir kadının, bir kuşağın ve bir ülkenin ortak hikâyesidir.
Annemin şahsında tanık olduğum bu mücadele, aslında yüzyıllardır bozkırda yankılanan Kazak kadınının kaderidir. Kazak kültüründe kadın, hayatın merkezinde yer alır. Ailede, toplumda ve kültürel bellekte onun izi vardır. Kendi ailem de bu geleneğin bir parçasıdır. Tek kız çocuğu ve aynı zamanda ailenin tek evladı olarak büyüdüm. Babamın bana olan inancı, sevgisi ve saygısı hiçbir zaman eksiklik duygusu yaratmadı. Aksine, onun gözlerinde bir gurur kaynağı olduğumu hissettim. “Sen yaparsın, sen başarırsın” sözleriyle büyüdüm.


Bu nedenle kadınlık, benim için hiçbir zaman zayıflıkla eş anlamlı olmadı. Kazak kadını tarih boyunca emeğin ve dayanıklılığın simgesi olmuştur. Doğanın sertliğiyle mücadele ederken üretmeyi, ayakta kalmayı ve yaşatmayı başarmıştır. Geleneksel Kazak toplumunda kadın yalnızca evin içinde değil, tarlada, pazarda, okulda ve devlet kurumlarında da aktif rol almıştır. Çünkü çalışmak, Kazak kadını için bir görevden çok var olma biçimidir.
Evlilikle birlikte bu yük azalmamış, çoğu zaman artmıştır. Geniş aile düzeni içinde kadın, hem kendi çocuklarının hem de eşinin ailesinin sorumluluğunu üstlenmiştir. Sabah işe giden, akşam eve dönüp sofrayı kuran, çocuklarla ilgilenen, yaşlıların bakımını üstlenen kadın; kendi yorgunluğuna yer bırakmadan hayatı taşımıştır. Bu çok katmanlı sorumluluk, Kazak kadınının hem gücünü hem de görünmez yükünü oluşturur.
Modern Kazak kadını da geçmişin mirasını taşımaya devam etmektedir. Büyük şehirlerde ya da küçük kasabalarda fark etmeksizin, kadın hem iş yaşamında var olmaya hem ev içi düzeni sürdürmeye hem de çocuklarına güçlü bir gelecek bırakmaya çalışır. İş yerinde profesyonel bir kadın, evde geleneksel bir anne rolünü üstlenir. Ancak her iki rol de aynı sabırdan ve aynı direncin içinden beslenir. Bu nedenle Kazak kadını yalnızca bir kimlik değil, bir direnç biçimidir.


Ben bu direncin içinde büyüdüm. Kadın olmanın anlamını kitaplardan önce hayatın içinden öğrendim. Toplumun kadınlara yönelttiği “yapabilir mi?” sorusuyla ilk kez öğrencilik yıllarımda yüzleştim. Almatı’da bir televizyon kanalında çalışırken, işini iyi yapan bir kadın olmama rağmen, erkek meslektaşlarım arasında çoğu zaman “yardımcı” konumunda görüldüm. Kadın olmanın, yeteneği gölgeleyen bir unsur gibi algılandığı bir atmosferle karşılaştım.
Türkiye’de yüksek lisans eğitimim sırasında bu deneyim farklı bir biçimde tekrarlandı. Kazakistanlı öğrenciler arasında kurulan bir öğrenci birliğinde oybirliğiyle başkan seçildim. Ancak kısa süre sonra, bana haber verilmeden yapılan bir toplantıyla görevim sonlandırıldı. Gerekçe açıktı ama dile getirilmiyordu: “Kadın başkan olur mu?” Bu olay, bireysel bir kırgınlıktan çok, yapısal bir sorunun göstergesiydi.
Araştırmam sırasında görüştüğüm kadın gazetecilerin ifadeleri, yaşadıklarımın münferit olmadığını açıkça ortaya koydu. “Yönetici pozisyonuna layık görüldüm ama kadın olduğum için fazla yük kaldıramayacağım düşünüldü” diyen bir gazetecinin sözleri, farklı coğrafyalarda aynı zihniyetin varlığını kanıtlıyordu. Kadınlar, hâlâ yetkinliklerini kanıtlamak zorunda bırakılıyor; başarıları çoğu zaman tesadüf olarak görülüyor.
Oysa kadınlar çoktan kanıtladı. Her sabah işe gidip akşam evde hayatı yeniden kuran, sesi kısılsa da susmayan her kadın, bir direniş biçimidir. Benim hikâyem bu büyük mücadelenin küçük bir parçası. Ama küçük hikâyeler, büyük gerçeklerin aynasıdır.


Kazakistan Basınında Kadın Olmak, görünmez duvarlara karşı yükseltilmiş bir ses, susturulmuş deneyimlere uzatılmış bir sözdür. Bu kitap, yalnızca kadın gazetecilerin değil, adalet duygusunu canlı tutmak isteyen herkesin hikâyesidir.
Ve artık anlatma sırası bizdedir.