Her yeni rapor ile Türkiye’nin uluslararası karnesinin gittikçe kötüleştiğini görüyoruz. ABD Dışişleri Bakanlığı her yıl yayınladığı ve tüm ülkeleri kapsayan “Uluslararası Narkotik Kontrolü Strateji Raporu” ile “insan hakları ihlalleri” başlıklı iki önemli raporunu geçtiğimiz hafta kongreye sundu. ABD’nin 'Uyuşturucu ve Kimyasal Kontrolü' ile 'Para Aklama' başlıkları altında iki cilt olarak yayımlanan raporunda Türkiye ve KKTC hakkında dikkat çekici tespitler yer aldı. Sedat Peker'in iddialarından da söz edilen raporda Türkiye, yasadışı uyuşturucu kaçakçılığının önemli bir transit ülkesi olmakla ve yeterli önlem almamakla eleştirildi.

Özellikle Afganistan'dan Avrupa'ya gönderilen afyonun ve Avrupa'da üretilip Asya'ya gönderilen sentetik uyuşturucuların Türkiye üzerinden geçtiği belirtildi. Büyük Türk suç örgütlerinin yeterince engelleme ve kovuşturmaya tabi tutulmadığı vurgulandı.

Türkiye’de “uyuşturucu kaçakçılığı, göçmen, yakıt ve insan kaçakçılığı faaliyetlerinin yoğun yürütüldüğü tespiti yapıldı. Buradan elde edilen yasadışı kazancı meşru gelir olarak göstermek için paravan şirketler kullanıldığı" vurgusu yapıldı. Kara para akışını önleme ile ilgili yasal düzenlemelerin etkin yürütülmediği ve Türkiye’nin “kontrol edilmeyen havale şirketleri için merkez olduğu” vurgulandı.

ULUSLARARASI RAPORLARDA 'TÜRKİYE VE KARA PARA'
ABD’nin bu raporu, geçtiğimiz dönemlerde yayımlanan diğer uluslararası raporlar ile de tümüyle örtüşüyor. Ekim 2021’de yayınlanan uluslararası Mali Eylem Görev Gücü FATF (Financial Action Task Force)’ın Türkiye raporunu daha önce bu köşede irdelemiştim. “Kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanını engellemede eksikleri olduğu” gerekçesiyle Türkiye daha sıkı izlenmesini gerektiren gri listeye alınmıştı. FATF’ın bu kararı ile kara para aklayan ve uluslararası alanda terörizme finans ve destek vermiş olan, kötü ünlü ülkelerin arasına girmiştik. Bu konulardaki yasalar ve düzenlemeler pratiğe geçirilmezse, bizi “kara liste”ye düşmek bekliyordu.

Ayrıca, Kasım 2021’de yayımlanan “Ulusötesi Organize Suçlara Karşı Küresel Girişim Raporu”nu da değerlendirmiştim. Bu raporda ”Türkiye, BM’de temsil edilen 193 ülke içinde organize suçların en yoğun gerçekleştiği 12. Ülke” olarak yer almıştı! Türkiye kıtalar arası tabloda (organize suçlar yoğunluğunda) Asya’da beşinci, Avrupa’da ise birinci sıradaydı. Mafyatik oluşumlar ve organize suçlarla devlet ilişkisini ortaya koyan ve 1’den 10’a kadar yapılan puanlamada Türkiye’nin puanı (9.0)’du! Rapor Türkiye’nin bir mafya devleti haline geldiğini iddia etmişti. “Türk hükümeti, altın ve petrol ticareti, insan ve silah kaçakçılığı gibi suç pazarlarını kendi çıkarları ve siyasi amaçları için kullanıyor. AKP hükümeti suça yataklık etmekle kalmıyor örgütlü suçların bizzat failidir” denilmişti.

ABD’nin 'Uyuşturucu ve Kimyasal Kontrolü' ile 'Kara Para Aklama' raporlarında sıkı eleştirilere maruz kalmak, Türkiye’nin ekonomisi açısından gittikçe daha olumsuz sonuçlar doğuracak niteliktedir.

ABD'NİN TÜRKİYE İNSAN HAKLARI RAPORU
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bu yılki diğer raporu ise “insan hakları ihlalleri” başlığını taşıyordu. 2021’de gerçekleşen ihlaller olarak ele alınan örnekler arasında Boğaziçi Üniversitesi protestolarına yapılan müdahaleler, polisin aşırı güç kullandığı ve işkence uyguladığı iddiaları, cezaevleri ve gözaltı koşulları, keyfi tutuklamalar, adil yargıya güvensizlik, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş davaları gibi ihlaller yer aldı. Temel özgürlüklerin kısıtlanmaya devam ettiği ve hukukun üstünlüğünden ödünler verildiği vurgulandı.

Beklenildiği gibi Türk Dışişleri Bakanlığı bu rapora içerikten yoksun, basmakalıp tepki yanıtını verdi. Bakanlık tarafından yapılan açıklamada, "ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 2021 İnsan Hakları Raporu’nda ülkemiz hakkında yer verilen asılsız iddiaları talihsiz buluyor ve külliyen reddediyoruz" denildi. Yanıtta, diğer uluslararası raporlarda da olduğu gibi, eleştirilen konu başlıklarının hiç birisine dair bir savunu ve açıklamaya yer verilmedi.

Verilen yanıtta “ama siz de zamanında Kızılderilileri kestiniz” cümlesi yoktu ama “Ülkemizin PKK/YPG, FETÖ, DEAŞ ve DHKP-C başta olmak üzere terörizmin her türüne karşı yürüttüğü mücadelenin ABD tarafından halen idrak edilememiş olmasını esefle karşılıyoruz” klişeleri yenilendi. Bu yanıtı yazanlar da, yanıtın muhatapları da, metnin sadece iç kamuoyuna dönük retoriklerden ibaret olduğunu biliyorlardı elbette.

ZATEN 'DİKEN SU VERMEYECEĞİZ' DEMİŞLERDİ
Türkiye raporda eleştirilen konulara dair “2019 Yargı Reformu Stratejisi ve 2021 İnsan Hakları Eylem Planı bu iradenin somut göstergelerinden sadece bazılarıdır” iddiası ile (güya) savunusunu destekledi!

Bu savunuda bahsi geçen “2021 İnsan Hakları Eylem Planı” konusunu daha önceki bir yazımda ele almıştım. Bu eylem planında, zaten hukukumuzda bulunan (ancak kâğıt üstünde bırakılmış) evrensel hukuk ve temel insan hakları uzun cümlelerle yeni vaatlermiş gibi sıralanmıştı. Ancak ardından, bu hakların uygulanmasına bazı ön koşullar da getirilmişti. Erdoğan “Öyle her gördüğümüz çiçeğe de su vermeyeceğiz. Susuzluktan boynu bükülmüş bir çiçeğe su vermek adaleti yerine getirmek olurken, dikene su vermek zulüm anlamına gelebiliyor” demişti, anlayana!

Rapora verilen yanıttaki “yürüttüğümüz mücadelenin ABD tarafından halen idrak edilememiş olmasını esefle karşılıyoruz” yanıtı aslında bir gerçekliği vurguluyordu! Erdoğan bu eylem planı için dediklerini harfiyen yaptı! Yani; iktidarın varlığını riske edecek (yasalarda yer alsa bile) hiçbir hak ve hukuku tanımayarak “dikene su vermeme kararlılığını” tavizsiz uygulamış ve sözünü tutmuş oldu! Dolayısıyla, ABD raporundaki eleştiriler yersiz değil miydi?

'BİZİ BU HALİMİZLE KABUL EDİN' KARARLILIĞI
Türkiye (“Şahsım” devleti) uzun zamandır batı dünyasına mealen (ama anlaşılır şekilde) bir şey söylüyor. “Ey ABD ve AB, bizim ülkede sizinkiler seviyesinde hukuk, demokrasi, insan hakları vs hassasiyetleri aramayın. Ara sıra rutin eleştiri raporlarınızı yayınlasanız da pek sıkıntı etmem, ben iç kamuoyumu bir şekilde idare ederim. Sizlerin (batının) çıkarlarını ben ülkemde ve orta doğuda kollamaya devam ederim, mültecileri ülkemde tutar size yollamam. Ancak sizler de bana, beni sıkıntıya sokacak ekonomik mali yaptırım uygulamayın ve mali desteğe devam edin, böyle al gülüm ver gülüm devam eder gideriz” diyor. Batı bloğu kendi çıkarları gereği bu zımni anlaşmayı reel politik çerçevede kabul etmiş durumda ve yazılı olamayan bu mutabakat uzun yıllardır böyle sürüp gidiyor.

ABD, AB ve Avrupa Konseyi her sene rutin araştırma raporlarıyla, parlamento ve Kurul kararlarıyla Türkiye’nin insan hakları, hukuk, uyuşturucu-kara para ile mücadele vb. konulardaki eksikliklerini rapor eder. Türkiye de her seferinde “bunlar yok hükmündedir” açıklamasını yapar, bu iş böyle sürer gider. Bu zımni anlaşma gereği batı dünyası, Erdoğan’ın üstlendiği “batıya çalışan doğunun adamı” rolünü reel politiğin gereğiyle kabul etmiştir.

'DOĞU İTTİFAKI İÇİNDE BATININ ADAMI' ROLÜNÜN MALİYETİ VAR
“Doğu’da batının adamı olma” tercihinin Türkiye için önemli maliyetleri olacaktı elbette. Bu maliyetlerin en önemlisinin gereği olarak, düzensiz göçün batıya akışına engel olma misyonunu Türkiye bu güne kadar ‘başarı’ ile sürdürdü. Nitekim tüm uluslararası raporlarda Türkiye başlığı altında tek olumlu başlık olarak hep bu “üstün çaba”nın önemle vurgulandığı görülmektedir.

Şu günlerde çok heyecanla tartışılan düzensiz göç konusunun ulusal ve uluslar arası hukuki boyutunu, siyasal ve toplumsal yönlerini bir sonraki yazımda analiz etmeye çalışacağım.

Doğudaki güvenliklerini sağladığımız sürece batı bloğunun bizdeki hukuk dışılıklara, insan hakları ihlallerine sonuç getirici yaptırımlar uygulayamadıklarını biliyoruz. İhlallere duyarsız kalıyorlarmış gibi görünmemek için de, rutin rapor ve kınama kararlarıyla “mış” gibi yapmaya devam ediyorlar.

Erdoğan iktidarı ve batı bloğu arasındaki bu ikili “kazan-kazan” ilişkisinde hep kaybeden üçüncü bir taraf var. Sözde demokrasi ve politize olmuş hukukla yetinmek, yoksulluklarla baş etmek zorunda bırakılan Türk toplumu bu kirli uzlaşmanın mağdur tarafı oluyor.