Bizim mucadelemiz İslam'la değil Siyasal İslam'la

Antikapitalist Müslümanlar tarafindan düzenlenen "İslam ve Sol" çalıştayına katılan ÖDP Başkanlar Kurulu Üyesi Alper Taş, sunduğu bildiride İslam ile Siyasal İslam arasındaki farka dikkat çekerek solun İslam'la değil Siyasal İslam'la mücadele ettiğini vurguladı.

Bizim mucadelemiz İslam'la değil Siyasal İslam'la

Antikapitalist Müslümanlar tarafindan düzenlenen "İslam ve Sol" çalıştayına katılan ÖDP Başkanlar Kurulu Üyesi Alper Taş, sunduğu bildiride İslam ile Siyasal İslam arasındaki farka dikkat çekerek solun İslam'la değil Siyasal İslam'la mücadele ettiğini vurguladı.

14 Ocak 2019 Pazartesi 08:26
Bizim mucadelemiz İslam'la değil Siyasal İslam'la

Antikapitalist Müslümanlar tarafindan düzenlenen "İslam ve Sol" çalıştayına katılan ÖDP Başkanlar Kurulu Üyesi Alper Taş, sunduğu bildiride İslam ile Siyasal İslam arasındaki farka dikkat çekerek solun İslam'la değil Siyasal İslam'la mücadele ettiğini vurguladı.

Türkiye'de solun tarihten bu yana halkın inançlarına ters düştüğü şeklindeki eleştirilerin doğruyu yansıtmadığını savunan Taş, solun toplumu inanan-inanmayan olarak değil ezen ve ezilen olarak tasnif ettiğini söyledi. 

"Ateizm mücadelesi solun siyasal mücadele alanı değildir" diyen Alper Taş'ın çalıştaya sunduğu dikkat çeken bildiri şöyle:

“Tek”, “gerçek”, bütün çağları kuşatan bir din-İslam anlayışı olmadığı gibi “tek” ve “gerçek” bir sol-sosyalizm anlayışı da olmamıştır. Buradan hareketle islam-sol çalıştayına kendi geldiğimiz anlayış ekseninde katkı sunmaya çalışacağım.

1- Solun dindar halkla hiçbir zaman barışık olmadığı efsanesi

Bir şehir efsanesi var bu tartışma başlığının etrafında. Yeni değil. Sol bu memleket topraklarında halktan hep kopuk oldu, halkın değerleriyle kavgalı oldu ve halkı “kazanamadı” iddiası. Bu yüzden solun halkla barışması için İslamla barışması lazım söylemi gelişti.

Oysa tarih sosyalist devrimci hareketin yükseldiği 1965-1980 arası bunun böyle olmadığını ortaya koyuyor. Bu tarihsel dönem içerisinde sol-sosyalist-devrimci hareketlerle dindar halk kesimlerinin iç içe faşizme, emperyalizme ve kapitalizme karşı çok anlamlı mücadeleler geliştirdiğini görüyoruz.

80 öncesi Türkiye Devrimci Hareketinin, Anadolu’nun en ücra köşelerinde dindar halk kesimlerini bir toplumsal mücadele seferberliğinin içerisine soktuğunu görebiliriz.

Bir gelecek toplum anlayışını da içermeyi amaçlayan Ağustos 1980’de Devrimci Yol Hareketi tarafından yayınlanan “Devrimciler Ne İçin Savaşıyor?” broşürünün “Din” başlığında bakın ne diyor:

“Devrimciler, dinin kişilerin sadece kendilerini ilgilendiren bir özel sorunları olarak ele alınmasını savunurlar. Herkes istediği din ve mezhebe inanmakta tamamen serbest olmalı. Devlet, kişilere dini inancı sebebiyle hiçbir zorlamada bulunmamalıdır. Din-devlet işleri birbirinden kesinlikle ayrı olmalıdır. Nüfus cüzdanlarında ve her çeşit kayıtlarda kişilerin dinleri ve mezhepleriyle ilgili hiçbir kayıt bulunmamalıdır. Biz devrimciler, din konusunda kesinlikle özgürlükten yanayız ve halk arasında dini inançları ve mezhep ayrılıkları nedeniyle herhangi bir ayrım yapılmasına kesinlikle karşıyız. Sömürücü hakim sınıflar ise dini, halkı uyutma ve istismar konusu olarak görürler.”

Bu bakış açısı bugün için de geçerlidir. Devrimcilerin karşı çıktıkları ve mücadele ettikleri din işte bu sömürücü sınıfların dinidir. Özel olarak devrimciler hiçbir dine ve inanca karşı değil, dini siyasallaştıran, ticarileştiren istismarcılara karşı mücadele ederler. Aslında bu mücadele yoluyla, siyasallaştırılarak ve ticarileştirilerek tutsak alınmış dini de bu manada özgürleştirirler.

2- Emperyalizm eliyle geliştirilen siyasal İslamcılığa karşı mücadele kazanılmadan Türkiye’nin eşit-özgür geleceği kurulamaz.

İslam, bugün tüm hayatın dogmatik üç beş cümleyle açıklanmaya çalışıldığı ve bunun dışındaki her şeyin günah sayıldığı bir darlık içinde boğuluyor. Peki ne oldu da İslam toplumları bugünkü biçiminde aklı ve bilimi reddeden, gelişmeye kapalı ve giderek de kendisi gibi düşünmeyen tüm toplumsal kesimleri hedef alan mezhepsel savaşlarla parçalanmış bir darlığa hapsedildi?

Elbette bunun tarihsel sebepleri ve kaynakları var. Ama yakın geçmişte ve bugün en önemli neden İslamın emperyalizm ve küreselleşme süreciyle birlikte gelişen yeni dünya düzeninin bir parçası olarak egemen iktidarın ve her türlü muhalefetin bastırılmasının aracı kılınmasıdır. Soğuk savaş döneminden itibaren, yeşil kuşak ve ılımlı İslam projeleriyle hayata geçirilen bu politikalar aynı zamanda İslam coğrafyasında mevcut İslam anlayışına karşı eleştirel, özgürlükçü bütün İslami düşüncelerin de yok edilmesine yol açmıştır.

İşte solun geniş halk kesimleriyle yükselen toplumsal mücadelesi bu siyasal İslamcı anlayışla bastırıldı. Fethullah Gülenlere Komünizmle Mücadele Dernekleri bunun için kurduruldu. Kanlı Pazarlar, Maraş Katliamları bunun için gerçekleştirildi. 12 Eylül bunun için yapıldı. Genişletilmiş Ortadoğu Projesi bunun için planlandı, AKP bunun için büyütüldü. Korkut Boratav hocanın deyimiyle “Siyasal İslam Türkiye toplumunun Müslüman kimliğini fethetmeyi hedefleyen, dıştan gelen bir saldırı olarak” örgütlendirildi.

Bugün biz islami devlet kurma adına tüm toplumu büyük bir cendere içerisine sokmaya çalışan, dini, siyasi ve ticari bir sömürü ve baskı aracı haline getiren siyasal İslamcı faşist bir rejim inşa eden AKP’ye karşı mücadele ediyoruz. İki şeyi birbirinden ayırıyoruz. Biz bir siyasal hareketle mücadele ediyoruz, bir inanç hareketiyle değil. Biz siyasal İslamla mücadele ediyoruz, İslamla değil.

3- Devrimci siyaset, laikliği esas alır ve inanan / inanmayan herkesi, laikliği kazanma mücadelesine davet eder.

İslam, hem içinde yaşadığımız ülkenin hem de coğrafyanın sosyo-kültürel gerçekliğidir. Devrimciler politik bir mücadele yürütürken yaşadıkları ülkenin sosyo-kültürel gerçekliğini anlamadan mücadeleyi toplumsallaştıramazlar. Politik mücadelede kültürel-sosyal alanın yerini yok sayamazlar. Kültürel olarak çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin devrimcileriyiz. Sosyalizmi bu ülkede inşa edeceksek topluma bir “ateizm siyaseti” sunmayacağız. Kaldı ki sadece bu ülkede değil, hiçbir yerde sosyalistler için ateizm politik bir mücadelenin konusu değildir. Felsefi bir düzeyde ele alınabilecek bir konudur.

Bizim, dindarlık=gericilik , dinsizlik=ilericilik diye bir denklemimiz yoktur. Bu sol-sosyalist olmayı dindar olmayanlarla eşitler ki bu asla doğru değildir. “Müslüman olan, dindar olan solcu-sosyalist olamaz” anlayışı sağcı zihniyetin pompaladığı bir algıdır. İnsanların inançlarına değil, insanların ezen-ezilen, sömüren-sömürülen, sermaye-emek ekseninde duruşuna bakarız. “Din farkı bilmeyiz, dil farkı bilmeyiz. Sanki doğduk bir anadan.” Bizim anlayışımızdır.

Toplumun ortak geleceği, laikliktir. Türkiye’de gerçek bir laiklik hiçbir zaman yaşanmadı. İddia edildiğinin aksine uygulanan laiklik anlayışı dinsizliği büyütmedi. Tam tersine yukarıdan aşağı devlet eliyle, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla bir mezhebi, o mezhebin de siyasal İslamcı kesimini büyüttü. AKP, bu devletçi laiklik anlayışının bir ürünüdür. Bu yüzden gerçek bir laiklik için mücadele ülkemiz için elzemdir.

Gerçek bir laiklik ne devletin dini ne de dinin devleti düzenlemesidir. İnanç özgürlüğü kadar inanmama özgürlüğünün de garanti altına alınmasıdır. Alevilerin eşit yurttaşlık haklarının tanınmasıdır.

4- Söylenenin, iddia edilenin tersine esasen sol maneviyatçı, sağ ise maddiyatçıdır.

Sağcı, gerici ve İslamcı zihniyetin sola-sosyalizme dair halk içerisinde dünden bugüne hep propagandaları “Devrimciler ahlaksızdır, maneviyat yoksunudur, değerleri yoktur” biçiminde olmuştur. “Sol=maddiyat, sağ=maneviyat” olarak kodlanmıştır. Devrimcilerin güçlü bir maneviyata sahip olduğunu görmek için onların mücadele pratiklerine bakmak yeterlidir. Kendisi gibi olmayanların hakları için de mücadele eden, başkalarının hakları için kendi varlıklarını ortaya koyan bir etik anlayış, solun geleneğidir. Ve soyut maneviyatı öbür dünyaya bağlayan zihniyete karşı gerçek maneviyatı şimdi, hemen bu dünyada gerçekleştirmeye gayret eder.

Aslında solun 80 öncesi dindar kesimler içerisinde de büyümesi onun bu güçlü maneviyatçı yönüydü, güçlü değerleriydi. Yeni bir ahlak ve kültür, onun yaşam açısından sunduğu somut-pratik duruştu. 12 Eylül ile birlikte solu ezdiler, devrimcileri ezdiler, her türlü sağ-gerici anlayışın önünü açtılar. Bugün “maneviyat maneviyat” diyen bir partinin 17 yıllık iktidarında Türkiye toplumunun maneviyatı büyük bir yıkım içinde. Sadece maddi yoksulluk değil, büyük bir manevi yoksullaşma da var. Bu manevi yoksullaşmanın sorumlusu siyasal İslamcı rejim ve onun dayandığı “yapısal günah” olan kapitalist düzendir. Maneviyat dediğimiz, iyiden, güzelden, haktan, doğrudan yana geliştirilen değerlerdir. Bu siyasal İslamcı rejim ve onun dayandığı kapitalist sistem, halkımızı büyük bir acı ve anlamsızlık içerisine sokmuştur. Ortada camiden bol bir şey yoktur. Her yerde “din, iman” lafları dolanıyor ama ortada bir maneviyat yoktur. Soyguncu inşaat işleri, iktidarın asıl maneviyatı olmuştur.

5- Sol-sosyalizm, kendi söylemini İslami söyleme indirgemez.

Solun-sosyalizmin kendisini ancak İslamla bütünleştirerek, onun dili ve argümanlarıyla konuşarak halkla buluşabileceğine ilişkin görüşler doğru değildir. Tarih boyunca, dünyanın her yanında, sol kendi eşitlikçi ve özgürlükçü dilini hayata geçirdikçe, dindarları da pratikte örgütleyebilmiştir. Çünkü insanlar “dindarlar ve dindar olmayanlar” diye ikiye ayrılmaz. İnsanlar “ezenler ve ezilenler” diye ikiye ayrılır. Biz ezilenlerin ortak sesini geliştirebildiğimiz ölçüde, inanan ve inanmayan herkesin derdine de çare üretebiliriz. Ancak böylesi bir eşitlik mücadelesi içinde, toplumdaki din ve vicdan özgürlüğü de siyasetin ve ticaretin boyunduruğundan kurtulabilecek ve ortak bir gelecek kurulabilecektir. Tıpkı Gezi Parkı’nda yaşadığımız gibi. Bunun dışındaki her çaba, ayrışmaları derinleştirecek, toplumu bölecek, geleceğimizi karartacaktır. Bu karanlığa karşı hep birlikte mücadele edelim.

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.