Cesetler Konuşur mu?
Adli Tıp Masasından Polisiye Romanına Uzanan Sıradışı Bir Yolculuk: Dr. Cihangir Işık
KIRMIZI RİTÜEL
SÖYLEŞİ: SERPİL MERİÇ
Adli tıp, sadece bir bilim dalı değil; aynı zamanda yarım kalmış hikâyelerin, söylenmemiş son sözlerin ve bedene kazınmış gizli itirafların tercümanlığıdır. Bugün, bu zorlu ve sıradışı mesleği icra ederken, otopsi masasında karşılaştığı "sessiz tanıkların" hikâyelerini edebiyatın diliyle yeniden canlandıran özel bir konuğumuz var.
"Kırmızı Ritüel" romanıyla polisiye edebiyata bilimsel bir disiplin ve felsefi bir derinlik getiren Adli Tıp Uzmanı Dr. Cihangir Işık ile bir araya geldik. Tıp fakültesi sıralarından otopsi masalarına,oradan da roman sayfalarına uzanan bu sıra dışı yolculuğu; gerçeğin kurguyla nerede kesiştiğini ve bir cesedin aslında bize neler anlatabileceğini konuştuk. Bilimin soğuk verilerini, insan ruhunun sıcak ve bir o kadar da karanlık dehlizleriyle birleştiren bu sohbete davetlisiniz.
— Dr. Cihangir Işık kimdir? Okurlarımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?
Ben adli tıp uzmanı olarak çalışan bir hekimim ve mesleğimin büyük kısmı, hayatın en sessiz tanıklarıyla — yani ölülerle — konuşmaya çalışarak geçiyor. Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Aydın Adnan Menderes Üniversitesi’nde adli tıp uzmanlığımı tamamladım. Günlük mesleki pratiğimde şiddet, travma, ölüm ve insan hikâyelerinin en kırılgan noktalarına temas ediyorum.
Yazarlık ise benim için mesleğimin karşıtı değil, tamamlayıcısı oldu. Otopsi masasında gördüğüm gerçeklik ile insanın iç dünyası arasındaki boşluğu edebiyatın doldurduğunu düşünüyorum. “Kırmızı Ritüel” ve devam eden çalışmalarımda, sadece bir cinayet hikâyesi anlatmaktan çok, insanın karanlık tarafını, adalet arayışını ve gerçeğin katmanlarını keşfetmeye çalışıyorum.
Kısaca söylemem gerekirse; ben hem bilimsel gerçekliğin hem de hikâye anlatıcılığının sınırında yürüyen bir adli tıp uzmanıyım.
— Adli tıp uzmanlığına uzanan mesleki yolculuğunuz nasıl başladı?
Adli tıp uzmanlığına uzanan yolculuğum aslında öğrencilik yıllarımda başladı. Trakya Üniversitesi’nde tıp fakültesi öğrencisiyken adli tıp dersleri benim için sadece bir akademik alan değil, insanı anlamanın farklı bir yolu gibi gelmişti. O dönemde hocalarımızın güler yüzü ve insani yaklaşımı tüm öğrencileri etkilerdi. Bir hocamızın söylediği bir cümle bugün hâlâ zihnimde çok canlıdır: “Bizi neden bu kadar çok sevdiğinizi bilmiyorum. Ama tahminime göre biz o kadar fazla ölümle iç içeyiz ki yaşamın ne kadar değerli olduğunu çok iyi anlıyoruz.” Sanırım o an, adli tıbbın sadece ölümle değil, aslında yaşamın anlamıyla ilgili bir alan olduğunu fark ettim.
Uzmanlık sürecim ilerledikçe adli tıbbın disiplinler arası yapısı — tıp, hukuk ve insan psikolojisinin kesişim noktası — beni daha da içine çekti. Bir bedenin taşıdığı sessiz verileri okumak, bir hikâyeyi bilimsel kanıtlarla yeniden kurmak ve adalet arayışına katkı sağlamak, bu alanı benim için meslekten öte bir sorumluluğa dönüştürdü. Bugün geriye baktığımda, o amfide duyduğum birkaç cümlenin sadece bir ders anısı değil, mesleki yönümü belirleyen bir kırılma noktası olduğunu görüyorum.
— Bir adli tıp uzmanı olarak hangi an ya da hangi olay size “Bu hikâyeyi anlatmalıyım” dedirtti?
Aslında tek bir ana indirgemek zor, çünkü adli tıp pratiğinde her vaka insana ayrı bir iz bırakıyor. Ancak bir noktadan sonra fark ettiğim şey şuydu: Otopsi salonunda gördüğümüz hikâyeler yalnızca tıbbi raporlardan ibaret değil; her biri yarım kalmış hayatların, söylenememiş sözlerin ve çoğu zaman anlaşılmamış gerçeklerin izlerini taşıyor. Bir vakada, dosya kapanmış olsa bile insanın içinde kapanmayan sorular kalabiliyor. Sanırım tam da o duyguda — yani bilimsel olarak açıklanmış ama insani olarak hâlâ anlatılmayı bekleyen hikâyelerde — “Bu hikâyeyi başka bir dilde, edebiyatın diliyle anlatmalıyım” düşüncesi doğdu.
Yazmak benim için bir olayı ifşa etmek ya da gerçek vakaları yeniden üretmekten çok, adli tıbbın sessiz tarafını görünür kılma çabası oldu. Çünkü bazen bir rapor gerçeği ortaya çıkarır, ama bir hikâye o gerçeğin insan ruhunda bıraktığı izi anlatabilir. Sorunuzun cevabı belki de tam olarak burada yatıyor: Mesleğim bana gerçeği gösterdi, edebiyat ise o gerçeği anlamlandırma ihtiyacımdan doğdu.
— Kırmızı Ritüel’de kurgu mu gerçeği takip etti, yoksa gerçek vakalar mı kurguyu şekillendirdi?
Bu romanda kurgu ile gerçeklik arasındaki sınır benim için hiçbir zaman keskin olmadı. Mesleğim gereği tanık olduğum gerçek vakalar, insan doğasının karanlık ve kırılgan tarafını bana zaten göstermişti; fakat romanı yazarken amacım herhangi bir olayı birebir aktarmak değildi. Daha çok, gerçek hayattan süzülen duyguların, soruların ve izlerin kurgusal bir dünyada yeniden doğmasına izin verdim.
Bazen bir otopsi salonunda duyulan sessizlik, bazen bir dosyanın sayfaları arasında kalan küçük bir ayrıntı, bazen de çözüldüğü hâlde insanın içinde yankılanmaya devam eden bir hikâye… Tüm bunlar romanın atmosferine sızdı. Bu yüzden kurgu gerçeği takip etti mi, yoksa gerçek mi kurguyu şekillendirdi sorusuna net bir cevap vermek zor; çünkü benim için yazım süreci biraz da görünmeyen bir hafızanın çalışması gibiydi. Gerçek vakalar birer gölge gibi arka planda durdu, edebiyat ise o gölgelere anlam ve ses kazandırdı.
— Gerçek hayatta karşılaştığınız, çözülememiş ya da içinizde kalan bir vaka romana ilham verdi mi?
Evet, bazı vakaların insanın zihninde bıraktığı izler kolay silinmiyor ve zamanla bir hikâyenin tohumuna dönüşebiliyor. Ancak benim için ilham, tek bir olaydan çok, mesleki yolculuk boyunca karşılaştığım o “yarım kalmışlık” hissinden doğdu. Bazen dosya kapanır, rapor tamamlanır, ama geriye açıklanması zor bir sessizlik kalır. İşte romanın ilhamı biraz da o sessizliğin içinden geldi.
Gerçek hayatta karşılaştığım vakalar, doğrudan anlatılan hikâyeler değil; daha çok bir atmosfer, bir soru, bir duygu bıraktı bende. Yazarken sanki geçmişte gördüğüm yüzler, duyduğum hikâyeler ve adını koyamadığım bir ağırlık satır aralarına sızdı. Bu yüzden ilham veren bir “vaka” vardı diyebilirim; ama romandaki dünya, gerçekliğin birebir yansıması değil, hafızanın ve hayal gücünün mistik bir bileşiminden doğan bambaşka bir evren oldu.
— Yazım sürecinde sizi duygusal olarak en çok zorlayan sahne hangisiydi?
Yazım sürecinde beni en çok zorlayan sahneler, şiddetin kendisinden çok o şiddetin insan ruhunda bıraktığı izleri anlatmaya çalıştığım anlardı. Çünkü bir adli tıp uzmanı olarak travmanın fiziksel boyutunu bilimsel bir mesafeyle değerlendirebiliyorum; fakat yazarken karakterlerin yalnızlığına, korkusuna ve kırılganlığına daha yakından temas etmek zorunda kaldım. Özellikle bir karakterin geri dönüşü olmayan bir eşiğe yaklaştığı sahneleri kaleme alırken, mesleki gerçeklikle insani duygu arasında ince bir çizgide yürüdüğümü hissettim.
Belki de en zorlayıcı olan, okuyucuya sadece bir olayın sertliğini değil, o anın sessizliğini ve ağırlığını da hissettirebilmekti. Yazarken bazı bölümlerde durup uzun süre düşündüğüm oldu; çünkü o sahneler benim için yalnızca kurgu değildi, insan doğasının en karanlık ve en savunmasız hâliyle yüzleşmek anlamına geliyordu. Bu yüzden zorlayıcı sahneler, aslında romanın en samimi ve en gerçek anlarına dönüştü.
— Karakterlerle yazarken duygusal bir bağ kuruyor musunuz? Bu bağ anlatıyı nasıl etkiliyor?
Evet, yazarken karakterlerle belirli bir duygusal bağ kurduğumu söyleyebilirim. Benim için karakterler sadece olay örgüsünü taşıyan figürler değil; kendi geçmişleri, kırılganlıkları ve iç çatışmaları olan yaşayan varlıklar gibi. Özellikle bir adli tıp uzmanı olarak insan davranışlarının arkasındaki motivasyonları anlamaya alışkın olduğum için, yazarken her karakterin sessiz tarafını da duymaya çalışıyorum.
Bu bağ anlatıyı iki yönden etkiliyor. Birincisi, karakterlerin kararları daha organik ve insani bir hâl alıyor; çünkü onları yalnızca “iyi” ya da “kötü” olarak değil, gri alanlarıyla birlikte ele alıyorum. İkincisi ise atmosfer… Karakterlerle kurduğum empati, romanın duygusal derinliğini artırıyor ve okuyucunun hikâyeye sadece dışarıdan bakan biri değil, içeride yürüyen bir tanık gibi hissetmesini sağlıyor. Sanırım bu yüzden yazarken en büyük amacım, okurun karakterleri yargılamadan önce onların iç sesini duyabilmesine alan açmak oluyor.
— Romanda adli tıp bilgisinin ağırlığı dikkat çekiyor. Teknik detaylarla edebi gerilim arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?
Adli tıp bilgisi ile edebi gerilim arasındaki dengeyi kurarken en çok dikkat ettiğim şey, teknik detayların hikâyenin önüne geçmemesiydi. Benim için bilimsel doğruluk vazgeçilmez; ancak roman bir ders kitabı değil, bir atmosfer ve duygu deneyimi. Bu yüzden teknik bilgileri okuyucuyu yormayan, aksine gerilimi derinleştiren bir dilin içine yerleştirmeye çalıştım.
Adli tıpta her bulgu aslında bir hikâyenin parçasıdır. Otopsi raporlarında yer alan soğuk veriler, edebiyatta doğru kullanıldığında karakterlerin kaderini şekillendiren ipuçlarına dönüşebiliyor. Yazarken bazen bir cümleyi özellikle sadeleştirdim, bazen de bir ayrıntıyı bilinçli olarak geri çektim; çünkü amacım okuyucuya “bilgi göstermek” değil, gerçeğin ağırlığını hissettirmekti. Sanırım dengeyi sağlayan şey de buydu: Bilimin kesinliği ile edebiyatın sezgisel tarafını aynı ritimde yürütmek.
— Otopsi sahneleri oldukça gerçekçi. Okuyucuyu bu kadar “içeri” almak sizin için riskli bir tercih miydi?
Otopsi sahnelerini yazarken amacım okuyucuyu şok etmek değil, gerçeğin sessizliğine tanık etmekti. Adli tıp pratiğinde ölüm çoğu zaman dışarıdan düşünüldüğü gibi dramatik değil; aksine çok sakin, çok disiplinli ve saygı gerektiren bir süreçtir. Bu yüzden sahneleri kurgularken sınırı hep şurada aradım: Okuyucuya gerçeği hissettirmek ama onu gereksiz bir teşhire maruz bırakmamak.
Elbette bu bir riskti. Çünkü otopsi masası edebiyatta kolayca soğuk ya da rahatsız edici bir alana dönüşebilir. Fakat ben bu sahneleri bir “şiddet gösterisi” olarak değil, gerçeğin ortaya çıkma anı olarak gördüm. Bir bedenin taşıdığı sessiz ipuçları, aslında adalet arayışının en güçlü dilidir. Okuyucuyu içeri almak istedim; çünkü dışarıdan bakıldığında korkutucu görünen bu dünya, yakından incelendiğinde insan onuruna ve hakikate duyulan büyük bir saygıyı barındırıyor. Sanırım romanın ruhu da tam olarak burada şekillendi: Ölümü anlatırken bile yaşamın değerini hissettirebilmek.
— Adli tıp raporları çoğu zaman soğuk verilerden ibaret görülür. Sizce bir ceset gerçekten “konuşur” mu?
Adli tıpta “bir ceset konuşur mu?” sorusu aslında mecazi bir ifadedir, ama içinde güçlü bir hakikat barındırır. Çünkü bir beden kelimelerle değil, bulgularla konuşur; sessizdir ama iz bırakır. Her yara, her doku değişimi, her mikroskobik detay, yaşanan son anların bir tür hafızası gibidir. Biz adli tıp uzmanları da o sessiz dili okumaya çalışan tercümanlar oluruz. Öğrencilerime derslerde sık sık söylediğim bir cümle vardır: “Cesedi dinlemeniz gerekiyor. Siz ölenlerin adalet isteyen çığlıkları olacaksınız.” Aslında bu söz, mesleğin özünü anlatır; çünkü adli tıp, sessiz kalan bir hikâyeye bilim aracılığıyla ses kazandırma çabasıdır.
Elbette bu konuşma edebi anlamda dramatik bir diyalog değildir; daha çok sabır, bilim ve dikkat gerektiren bir çözümleme sürecidir. Ama bazen bir bulgu ortaya çıktığında, sanki kaybolmuş bir hikâyenin eksik cümlesi tamamlanmış gibi hissedersiniz. Benim için cesedin “konuşması”, ölümün ardında kalan gerçeğin yavaş yavaş görünür hâle gelmesidir. Ve belki de en etkileyici olan şu: O sessizlikte yalnızca ölümün değil, yaşamın izleri de saklıdır.
— Okuyucuların otopsi masasına dair yanlış bildiği ve bu kitapla düzelttiğinizi düşündüğünüz bir detay var mı?
Otopsi masasına dair en büyük yanılgılardan biri, bu sürecin sadece soğuk ve mekanik bir inceleme olduğu düşüncesi. Oysa gerçek hayatta otopsi, hem bilimsel titizlik hem de insani saygı gerektiren çok hassas bir süreçtir. Filmlerde ya da dizilerde sıkça gördüğümüz aceleci, dramatik ve çoğu zaman abartılı sahneler, gerçeğin yalnızca küçük ve çoğu zaman yanlış bir yansımasıdır.
Bu kitapta özellikle göstermek istediğim şey, adli tıbbın bir “şok unsuru” değil, gerçeği arama disiplini olduğuydu. Örneğin birçok kişi otopsinin sadece ölüm nedenini bulmak için yapıldığını düşünür; oysa bazen en önemli amaç, bir hayatın son anlarını anlamak ve adaletin doğru kurulmasına katkı sağlamaktır. Okuyucuların kitapla birlikte fark ettiğini düşündüğüm en önemli detay belki de şu: Otopsi masası, ölümün değil, gerçeğin ortaya çıktığı bir yerdir ve orada atılan her adımın ardında büyük bir etik sorumluluk vardır.
— “Kusursuz cinayet” sizce teknik olarak mümkün mü, yoksa yalnızca edebiyata mı ait bir kavram?
“Kusursuz cinayet” kavramı edebiyatta ve sinemada çok güçlü bir mit gibi anlatılır; fakat gerçek hayatta kusursuzluk neredeyse imkânsızdır. Çünkü insan faktörü her zaman bir iz bırakır. Bazen bu iz bir biyolojik bulgu olur, bazen davranışsal bir tutarsızlık, bazen de zamanla ortaya çıkan küçük bir detay… Adli tıpta öğrendiğimiz en önemli şeylerden biri, gerçeğin çoğu zaman sabırlı olanı beklediğidir.
Elbette bazı suçlar uzun süre çözülemeyebilir; bu da dışarıdan bakıldığında “kusursuz” bir plan varmış gibi görünebilir. Ancak benim bakış açıma göre kusursuz cinayet, teknik bir gerçeklikten çok insanın kontrol etme arzusunun edebi bir yansımasıdır. Çünkü doğa, zaman ve insan psikolojisi birlikte çalıştığında, en iyi kurgulanmış planlar bile bir yerde kırılgan hâle gelir. Belki de polisiye edebiyatın büyüsü tam burada başlar: Kusursuz sandığımız şeyin aslında ne kadar insani ve hataya açık olduğunu göstermek.
— Katil karakterini kurgularken, bir adli tıpçının katil psikolojisine bakışı nasıl şekilleniyor?
Katil karakterini kurgularken bir adli tıp uzmanı olarak bakış açım ister istemez daha analitik bir yerden şekillendi. Mesleki pratiğimde bir faili sadece yaptığı eylem üzerinden değil, o eyleme giden sürecin izleri üzerinden okumaya alışığım. Bu yüzden karakteri oluştururken “neden” sorusu benim için “nasıl” sorusundan daha belirleyici oldu. Travma, yalnızlık, güç arayışı ya da kontrol ihtiyacı gibi insani kırılma noktaları, karakterin psikolojik omurgasını kurarken en çok düşündüğüm alanlardı.
Ancak yazarken amacım bir psikiyatri raporu yazmak değildi; aksine, insanın karanlık tarafını tek boyutlu bir kötülüğe indirgemeden göstermek istedim. Bir adli tıpçının bakışı belki de burada devreye giriyor: Faili anlamaya çalışmak, onu haklı çıkarmak anlamına gelmez; fakat insan davranışının karmaşıklığını kabul etmek, hikâyeyi daha gerçek ve daha rahatsız edici bir yere taşır. Bu yüzden katil karakteri benim için sadece bir tehdit figürü değil, insan doğasının sınırlarını sorgulatan bir ayna hâline geldi.
— Okuyucunun katille empati kurmasını mı istediniz, yoksa ondan tamamen uzak durmasını mı?
Okuyucunun katille nasıl bir mesafe kuracağı konusunda bilinçli ama keskin bir yönlendirme yapmak istemedim. Çünkü gerçek hayatta da insanlar tamamen siyah ya da beyaz değildir; çoğu zaman gri alanlarda var oluruz. Bu yüzden okurun katile körü körüne empati duymasını hedeflemedim, ama onu sadece uzak bir “canavar” gibi görmesini de istemedim. Amacım, okuyucunun karakteri anlamaya çalışırken kendi sınırlarıyla yüzleşmesi ve rahatsız edici bir düşünsel alanın içine girmesiydi.
Bence gerilim edebiyatının gücü tam da burada ortaya çıkar: Okur bir yandan mesafe koymak isterken, diğer yandan karakterin zihnine kısa anlar için yaklaşır. Bu yaklaşım empati değil, daha çok bir tanıklık hissi yaratır. Okuyucu romanı bitirdiğinde katili haklı bulmaz; fakat insan doğasının ne kadar karmaşık ve kırılgan olabileceğini daha derinden hisseder. Benim için önemli olan da buydu: Okuru güvenli bir mesafede tutarken, onu insanın karanlık tarafını düşünmeye davet etmek.
— Şiddetin bir gösteriye dönüşmesi günümüz dünyasının bir yansıması mı?
Şiddetin bir gösteriye dönüşmesi bana göre sadece bireysel sapkınlıkların değil, çağımızın hız ve görünürlük takıntısının da bir yansıması. Günümüzde her şeyin daha çarpıcı, daha sarsıcı ve daha dikkat çekici olması bekleniyor; bu durum ne yazık ki şiddetin algılanış biçimini de etkiliyor. Haberlerde, sosyal medyada ya da kurgusal dünyalarda şiddetin bazen bir “seyir nesnesi” hâline gelmesi, insanın karanlık tarafıyla kurduğu ilişkiyi daha da karmaşıklaştırıyor.
Romanda bu meseleye yaklaşırken amacım şiddeti estetize etmek değildi; aksine, onun ardındaki boşluğu ve kırılganlığı göstermekti. Çünkü adli tıp pratiğinde gördüğüm gerçeklik şu: Şiddet dışarıdan dramatik görünebilir, ama geride çoğu zaman sessizlik, pişmanlık ve telafisi olmayan kayıplar bırakır. Belki de hikâyede sorgulamak istediğim şey tam olarak buydu; insan neden şiddeti izlemek ister ve hangi noktada izleyen kişi de o karanlığın bir parçası hâline gelir?
— Bu romanda adalet ve intikam arasındaki çizgi nerede duruyor?
Bu romanda adalet ve intikam arasındaki çizgi aslında görünenden çok daha ince. Adalet, benim için soğukkanlı bir denge arayışını temsil ederken; intikam çoğu zaman duyguların yön verdiği, kişisel bir hesaplaşma hâline dönüşüyor. Hikâyede karakterlerin karşılaştığı en büyük sınavlardan biri de tam olarak bu ayrımı fark edebilmek: Bir şeyi düzeltmeye çalışırken insan ne zaman adalet arar, ne zaman kendi yarasını iyileştirmeye çalışır?
Adli tıp perspektifinden baktığımda, gerçek hayatta adaletin en güçlü tarafı sabırlı ve kanıta dayalı olmasıdır. İntikam ise çoğu zaman hızlıdır ama geride yeni kırılmalar bırakır. Romanda bu iki kavramı kesin sınırlarla ayırmak yerine, karakterlerin iç dünyasında sürekli yer değiştiren bir gölge gibi ele almak istedim. Çünkü bazen insan adalet peşinde olduğunu düşünürken, aslında kendi karanlığıyla yüzleşiyordur; ve hikâyenin en gerilimli anları da bu farkındalığın doğduğu yerlerde ortaya çıkar.
— Savcı Volkan ile Adli Tıp Uzmanı Soner arasındaki iş birliği, Türkiye’deki gerçek adli işleyişle ne kadar örtüşüyor?
Savcı Volkan ile Adli Tıp Uzmanı Soner arasındaki ilişkiyi yazarken tamamen idealize edilmiş ya da tek tip bir model kurmak istemedim. Gerçek hayatta adli tıp uzmanları ile savcılar arasındaki iletişim, bulunduğunuz şehre, çalışma kültürüne ve kişisel güven ilişkisine göre değişebiliyor. Benim mesleki deneyimimde, savcılarla kurulan iletişim çoğu zaman sadece mesai saatleriyle sınırlı olmayan, karşılıklı saygı ve fikir alışverişine dayanan daha insani bir boyut da taşıyabiliyor; ancak bunun Türkiye’nin her yerinde aynı şekilde yaşandığını söylemek doğru olmaz.
Romanda bu iş birliğini biraz daha güçlü ve derin bir bağ üzerinden anlatmamın nedeni, adalet arayışının aslında disiplinler arası bir güven meselesi olduğunu göstermekti. Çünkü bir dosyada gerçeğe ulaşmak çoğu zaman yalnızca hukuki ya da yalnızca tıbbi bakış açısıyla mümkün olmuyor; farklı alanların birbirini dinlemesi gerekiyor. Bu yüzden Savcı Volkan ile Soner arasındaki ilişki, birebir bir sistem tasviri olmaktan çok, iyi işleyen bir iletişimin ve ortak sorumluluk duygusunun sembolik bir yansıması olarak düşünülebilir.
— Okuyucu romanı bitirdiğinde bu karanlık atmosferden “güvende” çıkar mı?
Romanın karanlık atmosferi bilinçli bir tercihti; çünkü anlatmak istediğim dünya, insanın en kırılgan ve en gölgede kalan taraflarını barındırıyor. Ancak okuyucunun hikâyeden tamamen karanlık bir duyguyla çıkmasını istemedim. Benim için önemli olan, o yoğun atmosferin içinden geçerken okurun sadece korku ya da gerilim hissetmesi değil, aynı zamanda bir farkındalık ve içsel sorgulamayla baş başa kalmasıydı.
Bence okuyucu romanı bitirdiğinde tam anlamıyla “güvende” hissetmeyebilir; ama daha uyanık, daha dikkatli ve belki de insan doğasına dair biraz daha derin bir bakış açısıyla ayrılır. Çünkü hikâyenin özünde karanlık kadar direnci, kayıp kadar adalet arayışını da anlatmaya çalıştım. Belki romanın sunduğu güven duygusu, mutlak bir huzurdan çok, gerçeğin ortaya çıkabileceğine dair sessiz bir umutta saklıdır.
— Meslektaşlarınızdan, özellikle doktorlardan nasıl geri dönüşler aldınız?
Meslektaşlarımdan aldığım geri dönüşler benim için ayrı bir anlam taşıdı; çünkü adli tıp, hekimlik dünyasının içinde bile çoğu zaman biraz kapalı, biraz “perde arkasında” kalan bir alan. Birçok doktor arkadaşım romanı okuduktan sonra, günlük pratikte pek konuşulmayan o sessiz tarafı ilk kez bu kadar yakından hissettiklerini söyledi. Özellikle otopsi sahnelerinin yalnızca teknik değil, etik ve insani boyutuyla ele alınması, meslektaşlarımın dikkatini çeken noktalardan biri oldu.
Adli tıp çoğu zaman sırların, dosyaların ve ağır hikâyelerin içinde ilerleyen bir disiplin; bu yüzden dışarıdan olduğu kadar hekimler arasında da tam anlamıyla görünür bir alan değil. Roman sayesinde bazı meslektaşlarımın “Siz aslında ne kadar farklı bir dünyanın içindeymişsiniz” dediğini duymak beni etkiledi. Sanırım aldığım en değerli geri dönüş, mesleğin soğuk görünen yüzünün arkasındaki insani yükün anlaşılmış olmasıydı.
— Okurlardan sizi en çok şaşırtan yorum ne oldu?
Okurlardan gelen yorumlar arasında beni en çok şaşırtan şey, romanın yalnızca bir polisiye gerilim olarak değil, aynı zamanda insana dair bir iç yolculuk gibi okunması oldu. Bazı okurların otopsi sahnelerinden korkmak yerine, o sahnelerdeki sessizliğin ve saygının kendilerini etkilediğini söylemeleri benim için beklenmedik ve çok değerliydi. Çünkü yazarken amacım şok etmek değil, düşündürmekti.
Bir okurun “Bu kitabı okurken karanlık bir hikâyenin içinde ilerlediğimi sandım ama aslında insanın kırılganlığıyla yüzleştim” demesi sanırım en unutamadığım yorumlardan biri oldu. Bu tür geri dönüşler bana şunu hatırlattı: Okuyucu her zaman yazarın planladığı yerden değil, kendi duygusal deneyimi üzerinden hikâyeye yaklaşır. Ve bazen bir cümlenin okurda bıraktığı etki, yazarın hayal ettiğinden çok daha derin olabilir.
— Gerçek adli vakaların ağırlığını yazmak sizin için bir tür arınma mı?
Gerçek adli vakaların ağırlığını yazmak benim için tam anlamıyla bir arınma değil; daha çok bir yüzleşme biçimi. Çünkü adli tıp pratiğinde gördüğünüz her şey zihninizde sessiz bir iz bırakıyor ve bu izler zamanla yalnızca bilimsel veriler olmaktan çıkıp insani sorulara dönüşüyor. Yazarken o ağırlığı tamamen geride bıraktığımı söyleyemem; ama onu anlamlandırmaya çalıştığımı hissediyorum.
Belki yazmak, mesleğin getirdiği sessiz yükü görünür kılmanın bir yolu. Otopsi masasında disiplinli ve mesafeli kalmanız gerekir; fakat edebiyat size o mesafenin ötesine geçip insanın duygusal katmanlarını keşfetme imkânı tanır. Bu yüzden yazı süreci benim için bir kaçış değil, aksine mesleğimle kurduğum ilişkinin başka bir dilde devam etmesi gibi. Eğer bir arınma varsa, bu ancak gerçeğe daha yakından bakabilme cesaretinden doğan bir arınma olabilir.
— Yazmak mı daha zor, otopsi yapmak mı?
Aslında ikisi de farklı türde zorluklar barındırıyor. Otopsi yapmak, bilimsel disiplin ve duygusal mesafe gerektirir; çünkü orada en küçük ayrıntı bile gerçeğe ulaşmak için önemlidir ve hataya yer yoktur. Yazmak ise başka bir açıdan zorlayıcıdır; çünkü bu kez yalnızca gördüğünüz gerçeği değil, insanın iç dünyasını, sessiz kalan duyguları ve görünmeyen çatışmaları da anlatmanız gerekir.
Otopsi masasında gerçeklik sizi sınırlar, kurallar nettir; yazarken ise sınırlar sizin zihninizdir ve bu bazen daha yorucu olabilir. Ama ikisinin ortak noktası şu: İkisi de dikkat, sabır ve insan hayatına duyulan derin bir saygı ister. Hangisi daha zor diye sorulduğunda kesin bir cevap vermek zor; belki otopsi bedenin gerçeğiyle, yazmak ise insan ruhunun gerçeğiyle yüzleştiğiniz iki farklı yolculuktur diyebilirim.
— Polisiye okurlarına bu kitabı okumadan önce bir “uyarı” notunuz var mı?
Polisiye okurlarına bir “uyarı” vermem gerekirse, bunun klasik anlamda bir korkutma ya da geri çekilme çağrısı olmazdı. Daha çok şu olurdu: Bu hikâye yalnızca bir suçun peşinden giden hızlı bir gerilim değil, insanın karanlık tarafıyla yavaş yavaş yüzleştiği bir yolculuk. Okurken bazı sahnelerde rahatsızlık hissedilebilir, çünkü roman şiddeti romantize etmek yerine onun ardındaki sessizliği ve ağırlığı göstermeyi tercih ediyor.
Belki de tek uyarım şu olurdu: Bu kitabı okurken sadece “katil kim?” sorusuna odaklanmak yerine, karakterlerin iç dünyasına ve adalet arayışına da kulak vermek gerekiyor. Çünkü hikâye, çözülen bir gizemden çok, insanın sınırlarını sorgulayan bir deneyim sunuyor. Eğer okur bu karanlık atmosferin içine girmeye hazırsa, romanın sunduğu gerilim kadar düşünsel derinliğin de kendisine eşlik edeceğini söyleyebilirim.
— En son izlediğiniz film, okuduğunuz kitap ve yaptığınız seyahat hangileriydi?
Son dönemde izlediğim yapımlar arasında özellikle atmosferi ve psikolojik derinliğiyle beni etkileyen True
Detective gibi diziler ve insanın karanlık tarafını sorgulayan filmler öne çıkıyor. Bu tür anlatılar, sadece bir suç hikâyesi değil, aynı zamanda insan doğasına dair felsefi bir arka plan sunduğu için beni besliyor. Okuma tarafında ise hem polisiye hem de düşünsel metinleri birlikte götürmeye çalışıyorum; son zamanlarda yeniden döndüğüm eserlerden biri Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı oldu. Çünkü iyi bir polisiye, bana göre yalnızca olay örgüsü değil, aynı zamanda ahlak ve vicdan üzerine bir tartışma alanı da açmalı.
Seyahatlerimde de benzer bir yaklaşımım var. Özellikle tarih ve melankoli hissi taşıyan şehirler beni daha çok etkiliyor; örneğin Prag’ın sokaklarında yürürken hissettiğim o zamansız atmosfer, yazarken kurduğum dünyaya beklenmedik bir ilham verdi. Sinema, edebiyat ve şehirler arasında kurduğum bu bağ, hem mesleki hem de edebi bakış açımı sürekli besleyen bir düşünsel yolculuk gibi.
— Yeni çalışmalarınız var mı? Edebi olarak hayalleriniz nelerdir?
Yeni çalışmalarım hem bilimsel hem de edebi alanda devam ediyor. Adli tıp perspektifini merkeze alan projeler üretmeye, insan doğasının karanlık ve kırılgan taraflarını farklı anlatı biçimleriyle keşfetmeye çalışıyorum. “Kırmızı Ritüel” ile başlayan hikâyenin devamı niteliğindeki Beş Duyunun Kasabı adlı romanım da tamamlanma sürecine ulaştı ve şu anda editör değerlendirmesinde. Bu süreç benim için sadece bir devam kitabı değil, karakterlerin ve atmosferin daha derinleştiği yeni bir evre anlamına geliyor.
Edebi olarak en büyük hayalim, polisiye türünü yalnızca gerilim üzerinden değil; felsefi, psikolojik ve adli gerçeklikle beslenen daha katmanlı bir anlatı alanına taşımak. Okurun bir hikâyeyi bitirdiğinde yalnızca “ne oldu?” sorusunu değil, “neden oldu?” ve “insan bunun neresinde?” sorularını da sormasını istiyorum. Uzun vadede hem yazdığım kitapların uluslararası okurla buluştuğu hem de adli tıp ile edebiyatın kesişim noktasında özgün bir dil kurabildiğim bir yolculuk hayal ediyorum.
Dr. Cihangir Işık ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, bize suçun ve cezanın ötesinde, insan olmanın en savunmasız anlarına dair çok şey anlattı. Onun kaleminde adli tıp; sadece teknik bir inceleme alanı değil, insan onuruna ve hakikate duyulan derin bir saygının ifadesine dönüşüyor. "Kusursuz cinayet" mitini bilimin süzgecinden geçirirken, bir yandan da edebiyatın iyileştirici ve anlamlandırıcı gücüne sığınıyor.
Yeni romanı "Beş Duyunun Kasabı" için gün sayan Dr. Işık, bizleri yine adaletin peşinde, karanlık ama bir o kadar da gerçek bir yolculuğa çıkarmaya hazırlanıyor. Bize ölümü anlatırken aslında yaşamın kıymetini hatırlatan bu kıymetli hekim ve yazara, samimi cevapları ve ufuk açıcı perspektifi için teşekkür ediyoruz.
Bu röportajın sonunda, Dr. Cihangir Işık’ın yalnızca başarılı bir adli tıp uzmanı ve yazar değil, aynı zamanda insanın karanlık tarafına dürüstçe bakabilen güçlü bir anlatıcı olduğunu görüyoruz. Onun kaleminden çıkan her hikâye, bize sadece “ne olduğunu” değil, “neden olduğunu” da sorma cesareti veriyor. Okuru karanlıkla yüzleştirirken, aynı zamanda gerçeğe ve adalete dair sessiz bir umut da bırakıyor.
Serpil Meriç




