Dünyanın Son Işığı : Karanlığın İçindeki Işığı Arayan Bir Yazar Esra Turan
“İnsan aydınlığı hayal ederek değil, karanlığın bilincine vararak aydınlanır. “
— C.G. Jung
Yeditepe Üniversitesi Sosyoloji mezunu, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde bilişim teknolojileri üzerine yüksek lisans yapmış ve günümüzde teknoloji sektöründe süreç yöneticisi olarak çalışan Esra Turan, insan davranışları ile teknolojinin kesiştiği alanı kalemine taşıyan bir yazar. “Dünyanın Son Işığı” adlı romanında, insan ruhunun karanlık ve aydınlık yanlarını, teknolojinin yükselişiyle birlikte şekillenen geleceği ve insanın içsel ışığını keşfetme çabasını cesur bir şekilde anlatıyor. Esra Turan’la hem kitabın doğuşunu hem de yazarlık serüvenini konuştuk; karanlığın içindeki umut, insanın özgürlüğü ve teknolojinin ruhsal etkilerini ele aldık.
— Esra Turan kimdir?
Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Yeditepe Üniversitesi Sosyoloji mezunuyum. Daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’nde bilişim teknolojileri üzerine yüksek lisans yaptım ve şu anda teknoloji sektöründe süreç yöneticisi olarak çalışıyorum. İnsan davranışlarını anlamaya çalıştığım sosyoloji eğitimi ile teknolojinin dönüşümünü yakından takip ettiğim mesleki alanım aslında yazdığım hikâyelerin temelini oluşturuyor. “Dünyanın Son Işığı” da tam olarak bu iki dünyanın kesiştiği bir yerden doğdu. Ben yazarken en çok insanın değişen dünyayla kurduğu ilişkiyi anlamaya çalışıyorum.
— Dünyanın Son Işığı fikri ilk nasıl doğdu?
Bu hikâyeyi yazmaya sizi iten temel duygu neydi?
Bu hikâyenin çıkış noktası aslında gördüğüm çok güçlü bir rüyaydı. İnsanlığın görünmez bir güç tarafından kontrol altına alındığı, insanların iradelerini kaybettiği karanlık bir dünyaya dair bir imge zihnimde çok net kalmıştı. O dönemde Jung okuyordum ve bilinçdışı, karanlık ve aydınlık dengesi üzerine çok düşünüyordum. Bir noktada bu görüntüler ve sorular birleşmeye başladı. Yazmaya başladığımda hikâye adeta kendiliğinden akmaya başladı ve kurduğum dünya yavaş yavaş şekillendi.
“Dünyanın Son Işığı” benim için yalnızca bir hikâye değil, aynı zamanda bir başlangıç kitabı. Bu evrenin kapısını aralayan bir rehber gibi görüyorum. Devam kitabında ise bu dünyanın daha derin ve güçlü katmanlarını anlatmayı hedefliyorum.
“Işık, insan ruhunun kendisi”
— Kitabın ismindeki "Işık" metaforu tam olarak neyi temsil ediyor:
Umudu mu, teknolojiyi mi yoksa insan ruhunu mu?
Bu soruda gerçekten çok ince bir okuma var. Kitaptaki “ışık” benim için en çok insan ruhunu temsil ediyor. Çünkü teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanın yönünü belirleyen şey hâlâ içindeki o küçük ışık. Ben bunu biraz “yıldız tozu” metaforuna benzetiyorum; insanın evrenle kurduğu bağı ve karanlıkta bile kaybetmemesi gereken özünü temsil ediyor. Roman boyunca bu ışığın farklı karakterlerde ve farklı anlarda nasıl ortaya çıktığını görmek mümkün.
— "Karanlığın içinde umut" fikri kişisel dünyanızda ne ifade ediyor?
Ben karanlık ve aydınlığın birbirinden ayrı düşünülemeyeceğine inanıyorum. Jung’un da söylediği gibi insan ancak kendi gölgesiyle karşılaştığında bütünleşebiliyor. Bu yüzden “karanlığın içinde umut” fikri benim için karanlığın yokluğu değil, karanlığa rağmen devam edebilme gücü demek. Biraz da hayatımda ilgilendiğim Wing Chun öğretisinin bana hatırlattığı bir şey bu: sabretmek, dengede kalmak ve ne olursa olsun hareket etmeye devam etmek.
— Kitapta tasvir ettiğiniz "karanlığın pençesindeki dünya" imgesi, günümüzdeki hangi küresel endişelerden besleniyor?
Romanda tasvir ettiğim karanlık dünya tamamen hayal ürünü değil aslında. Günümüzde giderek artan yalnızlaşma, teknolojinin insan ilişkilerinin önüne geçmesi ve kaynakların sınırlı olduğu bir dünyada güç dengelerinin nasıl şekilleneceğine dair endişeler bu atmosferi besledi. Marvinos toplumunu özellikle duygudan uzak, sadece üretmeye odaklanan bir yapı olarak kurgulamamın nedeni de buydu. Çünkü insanın değerinin yalnızca üretkenliği üzerinden ölçüldüğü bir geleceğin nasıl görünebileceğini sorgulamak istedim. Gezegenler arası kıtlık ve güç arayışları da bu kırılgan dengenin büyütülmüş bir yansıması aslında.
— Bu karanlığın kaynağı sizce çevresel mi, siyasi mi yoksa ruhsal mı?
Bence bu karanlığın tek bir kaynağı yok. Çevresel krizler, güç dengeleri ve insanın iç dünyasında oluşan boşluk birbirini besleyen süreçler. Romanın dünyasında da bu üç katmanın birlikte ilerlediğini görüyoruz. Ben özellikle karanlığın yalnızca dış koşullardan değil, insanın kendi içindeki yön kaybından da doğduğunu düşündüğüm için bu ruhsal tarafı daha belirleyici buluyorum.
Teknoloji ilerliyor, peki ya insan?”
— Kitaptaki teknolojik gelişmişlik ile ruhsal boşluk arasındaki tezat, okura neyi fısıldıyor?
Romanda özellikle bu tezatı bilinçli olarak kurdum. Teknoloji ilerledikçe insanın daha özgür ve daha güçlü olacağını düşünüyoruz ama aynı hızda iç dünyamızın da gelişip gelişmediği çok önemli bir soru. Kitaptaki bazı toplumların ileri teknolojilere sahip olmasına rağmen duygusal olarak zayıflamış olmaları aslında okura şu soruyu fısıldıyor: Gerçek ilerleme sadece dış dünyayı değiştirmek midir, yoksa insanın kendi iç dünyasını da dönüştürmesi gerekir mi?
— Hikâyenizde farklı kültürlerin iç içe geçtiği görülüyor.
Gelecekte kültürel farklılıkların yok olacağını mı yoksa daha da keskinleşeceğini mi öngörüyorsunuz?
Gelecekte kültürel farklılıkların tamamen yok olacağını düşünmüyorum. Teknoloji dünyayı birbirine yaklaştırıyor ama insanın kimlik arayışı aynı hızda devam ediyor. Bu yüzden bazı alanlarda kültürlerin daha fazla iç içe geçtiğini görürken bazı alanlarda da farklılıkların daha belirgin hâle geldiğini görebiliriz. Hikâyemde farklı toplumları ve uygarlıkları birlikte kurgulamamın nedeni de buydu. Çünkü bana göre gelecek tek tip bir dünya değil, farklılıkların birlikte var olmayı öğrenmek zorunda kalacağı bir dünya olacak.
— Kitapta teknoloji hem bir lütuf hem de bir tehdit.
Sizce gerçek dünyada teknoloji bizi hangisine daha çok yaklaştırıyor?
Bence teknoloji tek başına ne bir tehdit ne de bir kurtuluş. Asıl belirleyici olan, insanın onunla kurduğu ilişki. Teknoloji hayatımızı kolaylaştıran çok güçlü bir imkân sunuyor ama aynı zamanda insanın kendi iç dünyasından uzaklaşma riskini de beraberinde getirebiliyor. Bu yüzden benim için asıl soru şu: Teknoloji ilerlerken biz de içsel olarak aynı yönde ilerleyebiliyor muyuz? Romanımda bu ikili dengeyi özellikle görünür kılmak istedim.
— İnsanlık sizce kurtuluşunu teknolojide mi aramalı, yoksa teknoloji bizi özümüzden mi uzaklaştırıyor?
İnsanlığın kurtuluşunu yalnızca teknolojide araması gerektiğini düşünmüyorum. Teknoloji çok güçlü bir imkân sunuyor ama yönümüzü belirleyen şey hâlâ insanın kendisi. Asıl mesele teknolojiyi ne kadar geliştirdiğimiz değil, onu hangi amaçla kullandığımız. Eğer insan kendi değerleriyle bağını koruyabilirse teknoloji bir imkâna dönüşür; ama bu bağ zayıflarsa teknoloji insanı özünden uzaklaştırma riskini de taşıyabilir. Bu yüzden benim için asıl soru teknolojinin ne kadar ilerlediği değil, insanın bu ilerleme karşısında kendini ne kadar koruyabildiği.
— Yapay zekâ ve insan ilişkisinin geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Teknolojinin sınırları nerede bitmeli?
Yapay zekâ ile insan arasındaki ilişkiyi bir rekabetten çok birlikte evrilme süreci olarak görüyorum. Yapay zekâ insanın yerine geçecek bir yapı değil, insanın sınırlarını yeniden düşünmesini sağlayan güçlü bir araç. Ama burada asıl belirleyici olan teknolojinin kapasitesi değil, onu hangi etik bilinçle geliştirdiğimiz. Bence teknolojinin sınırları teknik olarak değil, insanın sorumluluk duygusunun bittiği yerde başlamalı.
— Sizce insan, bu dijital ve mekanik çağda ruhunu nasıl koruyabilir?
Bence insan bu çağda ruhunu koruyabilmek için önce kendi iç sesiyle bağını kaybetmemeli. Teknoloji hayatımızı hızlandırıyor ama insanın yönünü belirleyen şey hâlâ iç dünyası. Ben biraz dengeyi koruyabilmenin önemli olduğunu düşünüyorum; hem düşünsel olarak hem de gündelik hayatın içinde. Yazmak da benim için bunun bir yolu. İnsan bazen bir cümle kurarken bile kendi içindeki o ışığı yeniden hatırlayabiliyor.
— Romanınızda belirgin bir "düzen eleştirisi" var mı?
Kurduğunuz dünya günümüz sistemlerinin bir yansıması mı?
Romanımda doğrudan bir düzen eleştirisi yapma amacıyla yola çıkmadım. Ama insanın güçle, teknolojiyle ve kendi kurduğu sistemlerle kurduğu ilişkiyi sorgulayan bir dünya kurmak istedim. Bu yüzden romandaki bazı yapılar ister istemez bugünün dünyasındaki bazı kırılmaları hatırlatabilir. Benim için asıl mesele belirli bir sistemi eleştirmekten çok, insanın kendi kurduğu düzenlerin içinde zaman zaman yönünü kaybedebilmesi ve bu durumda içindeki ışığı nasıl koruyabileceği sorusuydu.
— Kitabınızdaki otorite figürleri, günümüz yönetim biçimlerine bir gönderme mi taşıyor?
Kitaptaki otorite figürlerini belirli bir yönetim biçimine gönderme yapmak için kurgulamadım. Daha çok gücün insan üzerindeki etkisini ve gücün sınırları zorlandığında neler olabileceğini sorgulamak istedim. Tarih boyunca farklı dönemlerde benzer güç arayışlarının tekrar ettiğini görüyoruz. Bu yüzden romandaki otorite figürleri belirli bir zamana değil, daha evrensel bir insanlık deneyimine işaret ediyor.
— Sizce toplumlar neden hatalardan ders almıyor?
Gelecekte sınıf ayrımının daha da artacağını mı düşünüyorsunuz?
Toplumların hatalardan ders almaması bence biraz da her neslin dünyayı yeniden kurmaya çalışmasından kaynaklanıyor. Geçmişten gelen deneyimler var ama insan aynı sorularla farklı dönemlerde tekrar karşılaşabiliyor. Sınıf ayrımı konusunda ise teknolojinin ve kaynakların nasıl paylaşıldığının belirleyici olacağını düşünüyorum. Eğer bu denge korunamazsa eşitsizliklerin daha görünür hâle gelmesi mümkün. Romanımda da aslında bu kırılgan dengenin insanın yönünü nasıl etkileyebileceğini sorgulamak istedim.
— İnsanlar gerçekten özgür mü, yoksa görünmez iplerle yönlendiriliyor mu?
İnsanların tamamen özgür ya da tamamen yönlendiriliyor olduğunu düşünmüyorum. Bence özgürlük biraz da insanın farkındalığıyla ilgili. İçinde bulunduğumuz sistemler, alışkanlıklarımız ve hatta teknoloji zaman zaman görünmez sınırlar oluşturabiliyor. Ama insan kendi yönünü sorgulamaya başladığında bu sınırların farkına varabiliyor. Bu yüzden benim için özgürlük sabit bir durumdan çok, insanın kendini tanıma süreciyle ilgili bir şey.
— Romanınız bir "uyarı metni" olarak kabul edilebilir mi?
Romanı bir uyarı metni olarak yazmadım aslında. Daha çok farklı uygarlıkların bir araya geldiği bir gelecek mimarisi kurmaya çalıştım. Bilimkurgu ve fantastik unsurların iç içe geçtiği bu dünyada benim için asıl önemli olan, insanın böyle bir evrende yönünü nasıl bulacağı sorusuydu. Okur isterse bu dünyayı bir uyarı olarak da okuyabilir ama benim için öncelikle keşfedilecek bir evrenin kapısını aralayan bir başlangıç hikâyesi.
— Kitaptaki betimlemeleriniz çok sinematografik. Yazarken sahneleri bir film karesi gibi mi hayal ediyorsunuz?
Yazarken sahneleri çoğu zaman zihnimde bir film karesi gibi canlandırıyorum. Mekânı, ışığı ve karakterlerin o anki duygusunu görmeden yazmak benim için zor oluyor. Biraz da yaşayarak yazdığımı düşünüyorum. Bu yüzden betimlemelerin sinematografik bir etki bırakması beni mutlu ediyor. Yazma yolculuğumun başındayım ama anlatım dilimin yavaş yavaş bu yönde şekillendiğini hissediyorum.
— Bu kitabı bir sinema filmi olarak hayal etseniz, Lara ve Cenk’i kimlerin oynamasını isterdiniz?
Lara’yı uluslararası bir uyarlamada Anya Taylor-Joy’un canlandırmasını ilginç bulurdum. Cenk karakteri için ise Austin Butler’ın taşıdığı içsel yoğunluğun karaktere yakışabileceğini düşünüyorum.
— "Dünyanın Son Işığı" bir serinin parçası mı olacak yoksa tek kitap olarak mı kalacak?
“Dünyanın Son Işığı”nı başından beri birden fazla kitabı kapsayan bir hikâye olarak düşündüm. Şu anda ikinci kitap üzerinde çalışıyorum ve ana hikâyeyi bu kitapla tamamlamayı planlıyorum. Ancak kurduğum dünyanın farklı katmanları ve anlatılabilecek başka hikâyeleri de var. Bu yüzden bu evrene ileride yeniden dönme ihtimali her zaman benim için açık.
— Bir zaman makineniz olsa hangi döneme gidip neyi değiştirmek isterdiniz?
Açıkçası geçmişe gidip bir şeyi değiştirmek ister miydim emin değilim. Çünkü tarihte yaşanan kırılmaların insanlığın bugünkü hâlini anlamamızda önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum. Belki değiştirmekten çok anlamayı tercih ederdim. İnsanların hangi kararları neden aldığını ve o anlarda hangi duyguların belirleyici olduğunu görmek isterdim. Bazen geçmişi değiştirmekten çok onu doğru okumak daha önemli geliyor bana.
— 3000 yılından bugüne bir mesaj gönderseydiniz, bu ne olurdu?
3000 yılından bugüne bir mesaj gönderebilseydim sanırım şunu söylerdim: Doğayla kurduğumuz bağı korumayı ve birbirimizle savaşmak yerine birlikte iyileşmenin yollarını aramayı unutmayın. Çünkü insan bazen ilerlerken en çok birlikte var olma becerisini kaybediyor.
— Karanlık mı daha öğreticidir, aydınlık mı?
Bence karanlık ve aydınlık birbirinden ayrı düşünülemez. Jung’un “gölge” kavramında da olduğu gibi insan çoğu zaman kendi karanlık tarafıyla karşılaştığında kendini daha iyi tanıyabiliyor. Jung’un çok sevdiğim bir yaklaşımı vardır: İnsan aydınlığı hayal ederek değil, karanlığının bilincine vararak aydınlanır. Bu yüzden karanlığın öğretici bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Ama yönümüzü bulmamızı sağlayan şey yine aydınlık oluyor. Sanırım insanın asıl yolculuğu bu ikisi arasındaki dengeyi kurabilmek.
— Esra Turan’ın kendi "içindeki ışık" sönmeye yüz tuttuğunda onu ne tekrar parlatır?
Böyle zamanlarda biraz kendimle baş başa kalmanın iyi geldiğini fark ediyorum. Yazmak, düşünmek ve neyin gerçekten bana ait olduğunu yeniden hatırlamak benim için önemli. Bazen insanın yönünü yeniden bulması için yavaşlaması gerekiyor. Sanırım benim için içimdeki ışığı tekrar hatırlatan şey de bu dengeye geri dönebilmek.
En sevdiğiniz Türk yazar......
Tek bir isim söylemek zor ama Reşat Nuri Güntekin’in anlatımındaki insan ruhuna yakınlık beni her zaman çok etkilemiştir. Özellikle mekân duygusunu ve karakterlerin iç dünyasını kurma biçimi benim için çok ilham verici. Aynı zamanda Yaşar Kemal’in doğayla kurduğu güçlü ilişki ve anlattığı dünyanın genişliği de beni çok etkileyen bir başka yön.
En sevdiğiniz dünya klasiği.....
Dünya klasiklerinden Don Kişot ve Moby Dick beni çok etkileyen kitaplar arasında. Bunun yanında Martin Eden da insanın kendini geliştirme çabası ve içsel yolculuğunu anlatma biçimiyle benim için çok özel bir roman.
Hayatınızın filminde hangi şarkı çalmalı......
Sanırım Athena’nın “Ben Böyleyim” şarkısı çalardı. Çünkü insanın kendi yolunu kabul etmesi ve olduğu hâliyle var olabilmesi fikri bana çok yakın geliyor.
Sizi en çok ne ağlatır......
Sanırım insanın geride bırakmak zorunda kaldığı şeyler beni en çok etkiliyor. Vedalar ve değişim anları insanın içinde uzun süre kalan duygular bırakıyor.
Sizi en çok ne motive eder.....
Beni en çok motive eden şey sanırım hedeflerim ve her gün yeniden başlayabilme duygusu. Son yıllarda koşu ve meditasyon da hayatımda önemli bir denge oluşturdu. Aynı zamanda uzun yıllar boyunca sabırla çalışan ve üretmeye devam eden insanların hikâyeleri beni çok etkiliyor. Özellikle Tolkien’in eserine yıllarca bağlı kalabilmesi gibi örnekler, bir hikâyeye sadakatle devam edebilmenin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyor.
En son hangi kitabı aldınız......
En son Robert McKee’nin Story kitabını aldım. Senaryo anlatımı üzerine kendimi geliştirmek ve hikâye kurma tekniklerini farklı açılardan görmek benim için önemli. Yazarken sinematografik düşünmekten hoşlandığım için bu alandaki çalışmalarımı da sürdürmeye çalışıyorum.
En son nereye seyahat ettiniz.....
En son Çanakkale Assos tarafını ziyaret ettim. Tarihi dokusu ve doğayla kurduğu güçlü ilişki beni çok etkiledi. Yazarken mekân atmosferi benim için çok önemli olduğu için böyle yerlerde bulunmak hem dinlendiriyor hem de ilham veriyor. Hatta şu sıralar üzerinde çalıştığım bir senaryo için de Assos bana ilham veren yerlerden biri oldu.
“Bu evrenin daha anlatacak çok hikâyesi var. “
— Yeni çalışmalarınız var mı? Edebi olarak hayalleriniz nelerdir?
Şu anda “Dünyanın Son Işığı” serisinin ikinci kitabı üzerinde çalışıyorum ve hikâyeyi bu kitapla tamamlamayı planlıyorum. Bunun yanında bir senaryo projesi üzerine de çalışıyorum. Edebi olarak ise yazmaya devam etmek ve yalnızca fantastik unsurlarla değil, insanın iç dünyasını ve yön arayışını merkeze alan hikâyeler kurmaya devam etmek istiyorum. Farklı anlatı biçimleriyle yeni dünyalar keşfetmek en büyük motivasyonum.
—Son olarak, okurlarınıza ne söylemek istersiniz?
Bu kitabı yazmaya başlarken aslında bir eser ortaya koymak ve kendimi ifade edebileceğim bir dünya kurmak istiyordum. Yayınlandıktan sonra hikâyenin başka insanlara da dokunduğunu görmek benim için çok kıymetli oldu. Özellikle okurlardan gelen “ikinci kitap ne zaman?” soruları beni her zaman çok motive ediyor. Bir yazar için yarattığı dünyanın başkaları için de anlamlı hâle geldiğini görmek gerçekten çok özel bir his. Bu yolculukta beni yalnız bırakmadıkları ve verdikleri tüm geri dönüşlerle bana eşlik ettikleri için okurlarıma gönülden teşekkür etmek isterim.
Esra Turan, “Dünyanın Son Işığı” ile okuru yalnızca fantastik bir dünyaya taşımıyor, aynı zamanda insanın kendi iç yolculuğuna dair sorular sorduruyor. Roman, teknolojik ilerleme ve ruhsal boşluk arasındaki tezatları, kültürel farklılıkların gelecekteki yerini ve karanlık ile aydınlık arasındaki dengeyi sorgularken, okura umut ışığını da bırakıyor. Esra Turan, bu yolculukta okurlarının yanında olmasını ve verdikleri geri dönüşlerle hikâyenin hayat bulmasını büyük bir değer olarak görüyor. “Dünyanın Son Işığı” sadece bir başlangıç; ardında keşfedilecek daha birçok katman ve anlatılacak yeni hikâyeler bırakıyor.
Serpil Meriç




