Genellikle orta ve alt sosyo-kültürel seviyede olup, sosyolojik olarak “muhafazakar-mütedeyyin” diye tanımlanan ve çocuklarını da bu anlayış çerçevesinde, “inançlı” yetiştirmeye çalışan yoksul ve iyi niyetli insanlar çocuklarını yurdun çeşitli yerlerindeki dini eğitim veren yurtlara, yatılı veya gündüzlü kurslara, devletin kontrolündeki kurumlara ve devletin okullarına teslim ediyorlar. Bu ailelerin çocukluları ile ilgili bu “iyi niyetli” denilebilecek tasarrufları kendi içinde anlaşılabilir bir davranış olarak görülebilir. Çocuğunun çağın gereklerine uygun olarak aklı ve vicdanı önceleyen, bilimsel ve özgür düşünme becerilerine sahip, araştıran ve sorgulayan, kendisini ve ülkesini yarının dünyasına taşıyacak zihinsel ve düşünsel yetilere sahip olarak yetiştirilmesi gayesinin bu kesimlerde pek bir anlam bulamamış olması da çok şaşılacak bir olgu değildir bize göre.

Peki bu bahsettiğimiz kurumlarda kız ve erkek çocuklar ailelerinin arzuladıkları “formatta eğitilirken”, bu kapalı kapılar ve duvarlar ardında neler oluyor? Bu çocukların emanet edildikleri yöneticiler, eğiticiler, hizmetliler ve diğer görevlilerin “eğitim formasyonu  anlayışlarını”, kavrayışlarını ve bu kavramların vücut bulmuş hali olan davranışlarını şekillendiren temel değerleri nedir?

Bu sorunun yanıtı, bu çocukların onlara teslim edilmesindeki amaçta yatıyor: yani “inançlı” olmaları (ya da varsayılmaları) bu kişilerin temel nitelikleri ve değerleri olarak görülüyor ve çocuklar bu kurumlara ve kişilere zaten bu sebeplerle gönül rahatlığı ile teslim ediliyor.

Bu eğitim ve konaklama kurumlarından dışarılara çok kötü kokular sık sık sızmakta, adli olay haberi olarak kamuoyuna yansımakta ne yazıkki. Günümüzde aklı başında tüm insanlarca göre “cinsel sapkınlık”, veya “pedofili” olarak görülen ve insanları dehşete düşüren bu olaylar neden olmakta acaba?

Basına yansıyanlar dışında hiç duyulmayan ve duyulamayacak olan, “buzdağının altı” diyebileceğimiz benzer çirkin olayların zaten hep olageldiği konusunda ciddi kuşkular mevcut.

Bu konuya doğrudan açıklık sağlayan güncel bir konuyu anımsamakta yarar var. Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığının resmi web sitesinde yer alan, büyük tepkilere sebep olduğu için sayfadan kaldırılan yorum ve değerlendirmelerine şöyle:

"Kişinin gayri meşru ilişkiye girme tehlikesi bulunması halinde evlenmesi vaciptir" diyen Diyanet, buluğ tanımını yaparken ergenlik çağına giren kız çocuklarının evlenebileceğini belirtti:

Buluğ çağına erişmiş kadının velisi olmaksızın kendisinin nikahlanabilmesi mümkün olmakla birlikte, velisinin de bulunması menduptur (yapılması daha iyi olan) dedi.

Diyanet, yine resmi web sitesinde 'buluğ'u tanımlarken, kızların 9, erkeklerin ise 12 yaşına basmaları halinde buluğa erdiklerini açıkladı: “Bu yaşa ulaştıktan sonra erkeğin ihtilam olması, baba olabilme devresine girmesi; kızın da adet görmesi, gebe kalabilme çağına ulaşması fiilî olarak bâliğ olmalarıdır. Ancak erkek ve kızlar 15 yaşlarına ulaştıklarında, kendilerinde bu erginlik alametleri görülmese de bâliğ olduklarına hükmedilir."

Yakın dönemde basına ve sosyal medyaya yansıyan onlarca-yüzlerce benzer olaylara baktığımızda bir tanesi oldukça ilginçtir. Değindiğimiz bu konulara açıklık getirecek nitelikte örnek bir olay olarak incelemekte fayda var;

Diyarbakır'daki bir kız imam hatip lisesinde öğretmen olan evli ve 3 çocuk babası A.B. (34) hakkında, öğrencisi 16 yaşındaki öğrencisi A.D.'ye cinsel tacizde bulunduğu iddiasıyla 4.5 aydan 3 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. A.B. ifadesinin ardından serbest bırakıldı. Hakkında idari soruşturma başlatılan A.B., daha sonra (görevden alınmayıp) Lice ilçesindeki bir okula atandı. A.B. çocuğun babasına “Allah ve şeriatına iman ettiğini söyleyen biri olarak, davayı şeriata taşımak yerine Allah'ın yasakladığı tağuta ve tağutun hükmüne havale ettin. Allahın helalini talep ediyorum. Şeriata gidelim, cezam ölüm de olsa razıyım. Şeriatçılık sözle olmaz, yaşantıda kendini gösterme zamanı.." mesajı attı. Bu mesajdan, kız çocuğunun babasının da kendisini “şeriatçı” olarak tanımlayan birisi olduğunu öğreniyoruz.

Dosyadaki sabıka kaydında, A.B.'nin 2000 “Hizbullah terör örgütüne üye olmak” suçundan 4 yıl 2 ay hapis cezası aldığı, kesinleşen ceza nedeniyle 2004'e kadar tutuklu kaldığı, Topluma Kazandırma Yasası'ndan faydalanıp sabıkasını sildirdiği de anlaşılmış.

Görüldüğü gibi, öğrencisine cinsel tacizde bulunan A.B. hakkında adli ve idari makamlar oldukça hoşgörülü davranmış, terör suçundan hükümlü olduğu halde öğretmenliğe devamı sağlanmış, bu taciz iddiası sonrasında da tutuklanmasına veya görevden el çektirilmesine ihtiyaç duyulmamış. Devlet erkini temsil eden idarecilerin ve adli yetkililerin, yani bu olaydaki “devlet” bakışının ve hoş görüsünün aslında istisnai olmadığını bir çok örnekte görüyoruz.

Uzatmadan bağlayalım. Kendilerini “inançlı” olarak tanımlayan bazı kesimlerde “cinsel eş” ve “cinsel ilişki” konularındaki temel parametreler-paradigmalar oldukça farklı olabiliyor. Çağımızda medeni dünyada bir kız çocuğunun fiziki olarak ergenleşmesi ile cinsel eş adayı ve evliliğe hazır olması arasında ciddi sosyal, fiziksel, kültürel, hukuki olgunluk farklılıkları bulunduğunu, bu olgunluğa da 18 yaşında ulaşılabildiğini, bu yaştan daha küçük olanların “çocuk” kabul edildiğini düşünen büyük çoğunluğun aksine düşünenler ve davrananlar da var ne yazıkki. Her yaştaki kız çocuğunu “ergenleştiği” andan itibaren muhtemel “cinsel partner” adayı olarak gören bu kişilere göre, yaşı kaç olursa olsun (hele ki ergen kızın da bu teklifi kabul ettiği varsayımı varsa), yaşanacak taciz (onlara göre ilişki) açısından geriye bir engel kalmıyor! Üstelik çocuk 15 yaşını doldurmuşsa (Diyanet’e göre) ergenleşmese bile “baliğ” sayılıyordu zaten. Yani, bir kesimin cinsel davranışlarının dayanağı olan zihni-ahlaki algı bu çerçevede. Çoğumuzu dehşete düşüren bu bakış ne yazıkki bunlara göre oldukça meşru.

Sadece kız çocukları mı tehlikede peki? Basına yansıyan sayısız olaylara bakılırsa maalesef erkek çocukları da güvende değil. Son günlerde Fatih Medreseleri'nin kanalı FM TV'de "sakalsız erkekler" için "yanına gelene kadar onu kadın zannedersin. Allah muhafaza bir sürü düşünceye de girersin" cümleleri pis pis gülüşlerle karşılandı bazı kesimlerce, sanki bir çuval sakalla gezinen bu ruhu kara herifler analarından sakal ile doğdu.

SONUÇ: Davranışlarımızın sebep ve dayanakları paradigmalarımızdır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Selçuk ince 2018-01-09 20:37:25

Yusuf’um kalemine sağlık. Dyanetin yorumuna atıfta bulunan hükümet kanadı görüşü daha da vahim. Diyanetin fetva verirken Sadece Allah kanunlarına bakar demesi hele ki laik bir ülke de normal olmaması gereken açıklamalardır ama görülüyor ki gem azıya alınmış ve pervasızca yapılan açıklamalar ile uçurumun neresindeyiz görünmüyor bile

Avatar
Necla Erkoca 2018-01-09 20:40:17

Yusuf bey teşekkür ederim.

Avatar
Şahidin aydemir 2018-01-09 23:32:56

Ellerinize sağlık güzel nir yazı olmuş

Avatar
Hamdi gokgunduz 2018-01-10 08:42:59

Eline yuregine saglik abi

Avatar
Dilara 2018-01-10 11:08:53

Ellerinize, emeğinize sağlık... ruhu pis insanları en çarpıcı şekilde tasvir etmişsiniz.

Avatar
Zübeyir KINDIRA 2018-01-10 11:29:18

Avatar
OZAN ASIK 2018-01-11 15:14:42

Güzel bir yazı ile derinleride bize gosterdigin için teşekkür ederiz.

Avatar
leyla az 2018-01-11 22:11:39

kız babası sevgili müdürüm, kalemine sağlık...