Bir hukukçu olarak bugün adliye saraylarının soğuk mermer koridorlarında yürürken, tıp fakültelerinin girişlerine göz atarken ya da adli tıp kurumlarının logolarına bakarken hep aynı simgeyle karşılaşırız: Bir direğe veya asaya sarılmış yılan. Çoğumuz için bu figür, antik mitolojiden kalma sıradan bir görsel estetikten ibarettir. Oysa tam da bu hafta, kadim Hukat kayıtları’nın sayfalarını araladığımızda, bu amblemin insanlığın en büyük iki arayışını —adalet ve yaşamı— nasıl birbirine bağladığını hayranlıkla görürüz.
Bu haftaki bölümde anlatılan hikaye çarpıcıdır: Çölde düzene ve otoriteye isyan eden, dilleriyle zehir saçan topluluğun üzerine gerçek zehirli yılanlar salınır. Halk pişman olduğunda ise şifa, ironik bir şekilde yine bir yılan suretinden gelir: Musa’dan bakırdan bir yılan yapıp direğe asması istenir. O ambleme, yani yukarıya bakan herkes yaşar.
Peki, günümüz dünyasında bir hukukçu ve bir mühendisi olarak bu kadim sembole baktığında ne görmelidir?
Hukukun Sakin Gücü: Zehri Panzehire Dönüştürmek
Toplumlar hukuku genellikle sadece cezalandıran, kısıtlayan bir "korku unsuru" olarak görür. Oysa hukuk tam olarak yılanın zehri gibidir. Doğada kontrolsüzce salınan yılan zehri öldürür; ancak laboratuvarda doğru dozda işlendiğinde hayat kurtaran bir panzehir halini alır. Devletin elindeki cezalandırma gücü de normal şartlarda bir şiddet (özgürlüğü kısıtlama) unsurudur; fakat hukuk eliyle, adalet terazisinin ortasında uygulandığında toplumsal kaosu önleyen yegane şifaya dönüşür.
Roma hukukundan miras kalan Prudentia (İhtiyat ve Bilgelik) kavramı, antik dünyada neden yılanla simgeleniyordu? Çünkü yılan toprağa yakın, sessiz ve sabırlı bir gözlemcidir. Gerçek bir hukukçu da manipülasyonların, gürültülü iddiaların arasında bir yılan gibi sessizce gerçeği süzmeli, fevri davranmamalı ve derin bir ihtiyatla karar vermelidir. Dahası, mitolojide kavga eden iki yılanın ortasına uzatılan ve onları uzlaştıran o asa, hukukun ve arabuluculuğun toplumsal çatışmaları bitiren uzlaştırıcı gücünü temsil eder.
Biyolojinin Evrensel Yasası: Homeostazi
Bir mühendis için ise bu öykü doğanın en temel kuralını, yani dozu hatırlatır. Toksikolojinin babası Paracelsus’un o meşhur sözü bugün hala geçerlidir: "Her şey zehirdir, ilacı zehirden ayıran dozdur." Haftanın bölümündeki halkı kıran yılan unsuru, yukarı kaldırılan bakır bir simgeyle hayat veren bir mühendislik odağa dönüşür.
İşin dilbilimsel boyutu da muazzam bir biyokimyasal tesadüfü barındırır: İbranice yılan (Nahash) ve bakır (Nehoshet) kelimeleri aynı kökten gelir. Bakır, canlı organizmalar için hücresel düzeyde hayati bir elementtir; fakat dozu aşıldığında hücresel yıkıma yol açan ağır bir toksindir. Bölümün başında ölümle temas edenlerin küllü suyla yıkanarak arınması (Kızıl İnek ritüeli), biyolojideki homeostazi (iç denge) kavramının ta kendisidir. Canlı, kirlenmeden ve toksinden arınarak dengesini bulur; tıpkı yılanın eski derisini geride bırakıp yenilenmesi gibi.
LOGOnun Ötesine Bakabilmek
Talmud, bu tarihi dönüm noktasını incelerken kritik bir soru sorar: "Yılan gerçekten öldürür mü veya can verir mi?" Cevap nettir: Hayır. Şifayı veren bakırdan bir nesne veya kuru bir amblem değildir. İnsanlar o ambleme bakarken başlarını yukarı kaldırdıklarında, kalplerini evrensel adalete, hakikate ve Yaradan’ın nizamına bağladıkları için iyileşiyorlardı.
Bugün modern toplum olarak en büyük hatamız, amblemlere tapıp onların işaret ettiği değerleri unutmaktır.
* Adliye saraylarının duvarlarına adalet amblemleri asıp vicdanı aşağıda bıraktığımızda,
* Hastanelerin kapılarına yaşam amblemleri koyup insanı ve doğayı sadece birer nesneye indirgediğimizde o yılan bizi iyileştirmez, aksine zehirler.
Bu haftanın felsefi reçetesi açıktır: Karşılaştığımız toplumsal adaletsizlikler, biyolojik ve mühendislik krizler veya hayatın "zehirleri" karşısında başımızı aşağıya eğip ümitsizliğe kapılmayalım. Bakışlarımızı yukarıya; bilimin analitik ışığına, hukukun evrensel hakkaniyetine ve vicdanın yüksek nizamına çevirelim. Çünkü kurtuluş amblemin kendisinde değil; onun bizi bakmaya zorladığı yüce hakikattedir.