Yaşamın dili: Basit, yalın ve ısrarcı

Doğduğumuz andan itibaren bir hikâyenin içine geliyoruz.

Bizim için özenle kurgulanmış bir yaşam hikâyesi… Doğduğumuz ülke, şehir, mahalle, hatta evin içindeki hava, sesler, kokular bile bu hikâyenin sahnesi. Annemiz, babamız, varsa kardeşlerimiz; onlar bu serüvenin ilk ve en etkili aktörleri. “Doğduğun ev kaderindir” derler ya, ben burada kaderi değişmez bir yazgı olarak değil, bir başlangıç zemini olarak ele alıyorum.

Anne karnından itibaren adım attığımız bu yaşam yolculuğunda, özellikle 10–11 yaşına kadar yaşadıklarımız, duyduklarımız, gördüklerimiz, bize gösterilen ve bizden esirgenen duygular; hepsi bilinçaltımıza birer “enerji damgası” gibi kaydolur. Bu yıllar, bizim bu yaşamdaki temel müfredatımızı oluşturur.

Örneğin, bir ebeveyn bize değersiz hissettiren davranışlarda bulunuyorsa, o küçük yaşlarda “değer” kavramı bilinçaltımıza eksiklik olarak işlenir. Büyüdüğümüzde de yaşadığımız hemen her olayda önce değersizliği görür, onu çok hızlı tanırız. Karşılaştığımız her olayın, her davranışın içinden değersizlik duygusunu mıknatıs gibi çekeriz. Ya da küçük yaşta terk edilme deneyimi yaşadıysak, bilinçaltımız “yaşam güvenilmez” bilgisiyle dolar ve biz farkında olmadan sürekli tetikte, savunmada kalırız. Bir işe girdiğimizde zihnimizin arka planında “Ya işimi kaybedersem?” cümlesi dönüp durmaya başlar. Bu örnekleri çoğaltabiliriz; çünkü her birimiz, insan deneyiminin farklı sahnelerinden geçen zengin bir kurguya sahibiz.

Değer duygusu üzerinden ilerleyelim.
Bir yaşında bilinçaltına “Ben değersizim” kök inancı yerleşmiş bir çocuk, büyüdüğünde bu inançla şekillenmiş bir genç olur. Gençlik yıllarından itibaren yaşadığı her ilişkide, her kırgınlıkta, her hayal kırıklığında —ne kadar masum olursa olsun— hep o eski damga tetiklenir. Bir ilişki yaşarsın; dışarıdan bakıldığında her şey yolunda gibi görünür. Ama yalnız kaldığında zihnin, ilişkideki en küçük ayrıntıları alır, büyütür, evirir çevirir. Çünkü bilinçaltı, kendi inancını doğrulayacak kanıt arar:
“Bak gördün mü? Yine değersizsin.”

Ya da çok başarılı bir proje yaptığında, zihnin arka planda projedeki eksikleri arar ve inan bulur; sonra da sen, “Yine en iyisini yapamadım.” diye kendini ezip durursun. Bir gün, bir ay, bir yıl önceki hâline göre ne kadar yol aldığını görmezsin. Bu süreçteki muazzam başarını fark etmezsin.

İşte yaşam tam burada devreye girer. İlişkiler, insanlar, olaylar —bizimle ilgili sandığımız bütün o dış uyaranlar— bilinçaltındaki duygusal yükleri bize ayna gibi geri gösterir. Sanki yaşam usulca omzumuza dokunur ve şöyle der:

“Bunu fark et. Bu duyguyu dönüştür.”

Aslında tüm yaşam, yani yaşamın dinamikleri, bize değiştirmemiz gereken duyguları, inançları ve kalıpları tekrar tekrar yaşatarak değerimize doğru götürmeye çalışır. Daha derine indiğimizde görmemiz ve fark etmemiz gereken şudur: Karşımızdaki insanların bize verdiği tepkiler onlarla ilgilidir; bizim verdiğimiz tepkiler ise bizim bakmamız gereken yerleri işaret eder.

Eğer bir olayda “normalin çok dışında” bir duygu hâli yaşıyorsak —ölçüsüz öfke, aşırı kırgınlık, yoğun değersizlik, terk edilme korkusu gibi— işte tam orası bizim asıl bakmamız gereken yerdir. Dış dünya tetikler, iç dünya hatırlatır. Dönüşüm de tam orada başlar.

Yaşam aslında bizimle çok basit ve yalın bir dille konuşur. “Konuşur” derken, gökten bir ses duymaktan bahsetmiyorum; bazen annenin ağzından, bazen çocuğunun sözlerinden, bazen de bir dostun duruşundan sana seslenir. İçinde taşıdığın ne varsa, bir şekilde sana aynalanır.

Yaşamın derdi seni cezalandırmak değildir; seni en iyi hâline taşımaktır.

Ama biz çoğu zaman bunu fark etmeyiz. Ya anlamak istemeyecek kadar meşgulüzdür ya da o mesajı ciddiye almayacak kadar alışmışızdır. Aktörleri ve kurgusu farklı, fakat ana mesajı aynı olan döngüleri tekrar tekrar yaşıyorsak, işte bakmamız gereken yerlerden birini hayat bize bıkmadan yeniden kurguluyor demektir.

Herkesin bildiği hikâyeler vardır:
Kalp krizi geçirdikten sonra, bütün gücüne ve zenginliğine rağmen Ferrari’sini satıp kendine dönen o güçlü avukat gibi…
Ya da Doctor Strange filmindeki gibi, bir kazayla eski hayatını kaybedip bambaşka bir idrak yolculuğuna çıkan karakterler gibi…
Ya da Dingin Savaşçı filminde olduğu gibi, beklenmedik bir kırılmayla bambaşka bir içsel dönüşüm kapısının açılması gibi…

Bunların hepsi, aslında yaşamın diliyle anlatılmış hikâyelerdir. Yaşam önce ufak dokunuşlarla gelir; küçük uyarılar, minik çatışmalar, hafif sarsıntılar…

Görmezden geliriz. Sonra tonunu biraz yükseltir; işler sarpa sarar, ilişkilerde tıkanmalar başlar, içten içe büyüyen bir tatminsizlik hissi kaplar içimizi. Hâlâ bakmıyorsak, bu kez daha sert gelir: hastalıklar, kayıplar, büyük kırılmalar.

Yine de yaşam, bizden umudunu kesmez.
Senin, senden olmayanı kendinden ayıklayabileceğine inanır.
Her deneyimde adeta şunu fısıldar:
“Bu sen değilsin. Bu, sadece öğrendiğin ama artık bırakman gereken hâlin.”

Yaşam da yoga gibidir.
Harekette kaldıkça gelişir ve genişlersin.

Harekete girmeden önce zihin hep seni zorlar:
“Bu pozisyon zor, canın acıyacak, hiç uğraşma.” der.
Ama sen harekette kaldıkça, bedeninle birlikte “acı” kavramı da değişir, dönüşür, genişler.

Mutluluk istiyorsan, mutluluğu tanıman için mutlaka acıyla da karşılaşacaksın. Güven istiyorsan, hayat sana güvensizliği de gösterecek.

Acı ve güvensizlik yaşadığın anlarda, sadece onlardan kurtulmaya çalışmak yerine, o anların içinde kendini görebilirsen, işte tam orada yaşamın sesini duymaya başlarsın. Annenin, babanın veya dostunun üzerinden değil; aracılar olmadan, yaşamın gerçek sesini doğrudan içinde duymaya başlarsın. Ve yaşam seninle konuşmaya başlar: en yalın, en sade hâliyle ve aracı kullanmadan. Artık sadece seni muhatap alır; çünkü duyduğunu ve anladığını bilmenin sevinciyle…

Çünkü asıl dönüşüm, kaçmadığın yerde başlar; yüzleşmeye cesaret ettiğin duyguda saklıdır.

Dualite, Zaman, Duygular ve Yaşamın Mimarisi

“Peki neden böyle?” diye sorabilirsin. Neden bu kadar dolambaçlı, neden bu kadar duygunun içinden geçen bir yol?

Çünkü dualite, zaman ve duygular üzerinden işleyen bu sistemin tek amacı, sana zaten sahip olduğun hakikati hatırlatmaktır:

Sen değerlisin.
Sen sevginin ta kendisisin.
Sen sandığından çok daha fazlasını yapabilirsin.
Ve yaşam, aslında sana hizmet eden bir alandır;
biz çoğu zaman ona güvenmeyi unutmuş olsak bile.

Ne olduğunu gerçekten anlayabilmek için, ne olmadığını deneyimlemen gerekir.
Değersiz hissettiğin anlarda, değerin ne kadar kıymetli olduğunu;
sevgisizlik sandığın anlarda, içindeki sevgi kaynağının derinliğini;
güvensizlik yaşadığında, güven duygusunun aslında dış dünyadan ziyade kendi merkezine bağlı olduğunu fark edebilirsin.

Sistem, duygular üzerinden zamanı kullanarak ve dualiteyi araç hâline getirerek çalışır. Ben bunu fark ettikçe, bu yaşamın muhteşem mimarisine duyduğum hayranlık hep artarak devam etti.

Çünkü her seferinde şunu yeniden görüyorum: Dışarıdan çok karmaşık görünen bu hayat, içeriden bakmayı seçtiğinde tek bir şeyi hatırlatmaya çalışıyor:

“Kendine dön.
Aslında zaten sensin.”

Sevgili okur, son sözlerimde dilerim ki tam da bu yaşamında, kendi en iyi hâline adım adım yaklaşabilir ve yaşamın en yalın, en sade tonunu içinden duyabilirsin.

{ "vars": { "account": "G-9KFVFXJPJ" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }