"Yapabildiğim müddetçe anı yaşayacağım"

Doç.Dr. Aybike Serttaş: “Bir şeyi unutuyordum: İnsan her şeye alışıyor ve gücümüzün sınırı yok. Zihin ve beden yeni koşullara kısa sürede adapte oluyor”

Röportaj hazırlığı hangi şartlar altında olursa olsun, bir gazeteci için her zaman heyecan uyandırmış işlerin başında gelir. Bazı anlar vardır ki soru hazırlamak otomatik bir iş olmaktan çıkar ve sorular canlı bir varlık gibi karşınıza dikilir, gözlerinizin tam içine bakmaya başlar. Böyle anlarda soru sormak mesleki bir gerekliliğin ötesine geçer. Üniversite sıralarında yaramaz ve problemli bir öğrenci olmama rağmen bana yol gösteren Doç.Dr. Aybike Serttaş’a soru hazırlarken zorlandığımı açık bir yüreklilikle okuruma itiraf etmem gerektiğini düşündüğüm için bu uzun giriş yazısını kaleme alıyorum. Geçtiğimiz haftalarda da kendisiyle güzel bir söyleşi gerçekleştirmiştik ama bu sefer ki oldukça farklı. Toplumsal okurları bu röportajda hayatın içinden gerçek bir mücadele öyküsünü ve fırsat bulduğumuz ölçüde ideolojinin kitle iletişim araçları vasıtasıyla nasıl yayıldıklarını öğrenecekler.

Çağdaş Gökbel

Gazeteciliğe başladığımda soru hazırlarken zorlandığım ve duygusallaştığım özel anlar oldu. Bu da o özel anlardan biri. İlk röportajımızın üzerinden uzun bir zaman geçti ve bu süre zarfında hayatınızda önemli değişiklikler oldu. Hastalığınızı öğrendiğinizde ne hissettiğinizi, o anki duygularınızı paylaşabilir misiniz?

Seninle ne çok şey paylaştık sevgili Çağdaş ve her zaman güzel sorular sordun, teşekkür ederim öncelikle. Ailemde, yakın çevremde kanser hastası yok, bu anlamda aklımda bile geçen bir rahatsızlık değildi. Bunun yanında genel olarak da sağlıklı hisseden, öyle yaşayan bir insandım. Bütün bunlar birleşince ilk duyduğum an kendimi dışarıdan izliyor gibi hissettim. Bana söylenenler yaşam sözlüğümde yer almıyordu ve alışmam çok zaman aldı. Üstelik hastaneye aslında babam için gitmiş, onu beklerken “Ben de muayene olayım.” diyerek keyfi bir doktor ziyareti yapmıştım. Şaşırdım, üzüldüm ve korktum ilk günlerde ve başka birinin hayatını dışarıdan izliyor hissi uzun süre devam etti. İnanamamakla ilgili. Bir diğer his ise içerlemek oldu. İşe gidememek, gündelik yaşamımın tamamen değişmesi, kısıtlamalar; her şeye içerledim. Oysaki bir şeyi unutuyordum: İnsan her şeye alışıyor ve gücümüzün sınırı yok. Zihin ve beden yeni koşullara kısa sürede adapte oluyor. Başlarda kendimi güçlü hissetmiyordum, “Sen güçlüsün, atlatırsın.” diyenlere inanmıyor, “Sandığınız kadar güçlü değilim, neye dayanarak bana güçlüsün diyorsunuz” diye sormak istiyordum.

“YAPABİLDİĞİM MÜDDETÇE ANI YAŞAYACAĞIM”

Bu duygular birkaç hafta sürdü. Sonra bir gün kendi kendime, “Yapabildiğim müddetçe anı yaşayacağım.” dedim. Ertesi gün üniversiteme gittim, derslere devam etmek istediğimi söyledim, beni iyi olmak için motive edecekti çünkü her hafta programda gözükecek o ders. O günden sonra ruhen ve bedenen iyileştiğimi söyleyebilirim. Sanırım bir karar vermekle ilgili bir hal bu: İyi olmak için elimden geleni yapacağıma karar verdim.

Sizinle aynı duyguları ve zorlukları yaşayan insanlara ne gibi önerilerde bulunmak istersiniz?

Benim kanser öyküm henüz iki aylık sadece, önerilerim her şey bittiğinde daha nitelikli olabilir. Bu zamana kadarki çıkarımlardan da bahsetmek isterim ama. Genel olarak dramatik yaşamayı seven biri değilim. Olumsuz duyguları sırtımda yük gibi taşımaktan hoşlanmam. Hayat maalesef çiçek bahçesi gibi değil, bizimle doğrudan alakalı ve ya da alakasız ama kalbe dokunan çok acı var, hissetmemek mümkün değil. Yine de o hislerimi heybemin altlarına itmeye çalışıp yola devam ediyorum yıllardır. Bu süreçte de benzer bir motto ile geçiyor zaman. Ne kendime acıyorum ne de “neden ben” diye kafa yoruyorum. Olan oldu, bir çözümü var gibi görünüyor, o halde yapılması gerekeni yapıyorum. Bu tedavide zorluklar var, pek çok şeyden daha zor şeyler. O aşamalar gelene kadar düşünmemeyi tercih ediyorum, çünkü kaygıların bugünümü ipotek altına almasını istemiyorum.

Herkesin öğütlediği “İnternette hiçbir şey okuma” ilkesine ise hiç uymadım, uyamadım. Türkçe ve İngilizce blog yazılarından makalelere kadar bulabildiğim her şeyi okudum. Bazıları içimi kararttı, bazıları enerji verdi, bazıları da nitelikli bilgi edinmemi sağladı.

“SİZE HASTA GİBİ DAVRANILMASINA MÜSAADE ETMEYİN”

En emin olduğum konu şu; doktorunuza sormadan hiçbir ilaç, bitkisel hiçbir karışım almayın. Size verilen broşürleri, bilgilendirme kitapçıklarını dikkatli şekilde okuyun. Spor ve beslenme konusundaki bilgiler standart, onları her yerde görürsünüz. Bunun dışında size hasta gibi davranılmasına müsaade etmeyin. Sürekli hastalığınız hakkında konuşmayın ve kendinize acımayın. Evet, çok zor, hayatınızın ortasına düşen bir bombadan bahsediyoruz fakat her şeye rağmen insan kendine acımayı hak etmeyen bir varlık.

Tüm bunları konuştuktan sonra röportajın kendi konusuna dönmek zor olsa da, sizin de söylediğiniz gibi devam etmek zorundayız. İdeoloji, sosyal bilimler alanının en çetrefilli konularından birisi. Kitle iletişim araçlarında ideolojilerin ne gibi bir işlevi bulunmaktadır?

İdeoloji, hayatı nasıl yorumladığımızı belirleyen bir çerçeve. Bu yorum gündelik bir konuya dair de olabilir bilimsel bir konuya da. Kitle iletişim araçları ideolojilerin, özellikle egemen ideolojinin aktarımını üstlendiği için eleştiri oklarının hedefi halinde. Bu araçların, özellikle televizyonun ürettiği yapımların neredeyse tümü, egemen ideolojinin istediği standartlaşmış, tek tip düşünen ve davranan, konformist, meta fetişisti insan üretmeye odaklandığı için tehlikeli. Televizyon haberleri, reklamlar, dizi filmler, aktüel yapımlar ve diğerleri… Üzerine uzun uzun yazılacak kadar çok ideolojik alt metinlere sahipler. Televizyon izleme oranlarının ülkemizde 14 saate kadar çıktığı, Dünya’da ortalama 4 saat olduğu düşünülürse bu alt metinlerin etki kapasitesinin fazla olduğunu söyleyebiliriz.

‘Beyin iğfal şebekeleri’ bu tanımlama her zaman beni cezbetmiştir. Özellikle günümüzde bu şebekelerin azimle çalıştığını ve bireyleri ‘araçsal akla’ sahip bireyler haline getirdiğini düşünüyorum. Bir iletişimci gözüyle düşünecek olursanız bu şebekelerle nasıl mücadele edilebilir?

Beyin iğfal şebekeleri hem kitle iletişim araçlarını hem de toplum içerisindeki bazı grupları içerisine alabilecek net bir tanımlama. Düşüncelerimizi özgürce ifade etmekten tutun da gündelik kararlara kadar pek çok konuda yönlendiriliyor, baskı altında kalabiliyor ve etkileniyoruz. Burada bahsettiğim sadece siyasi baskılar vesaire değil; toplumdaki bireylerin birbirlerinin alanlarını fütursuzca aşabilmeleri ve diğerlerinin yaşam kalitelerini düşürmeleri. Düşünsel olarak, duygusal olarak, hatta maddi anlamda… Bu şebekelerle mücadele etmek insanlık tarihi kadar eski. İnsan Doğa ile mücadele ettiği kadar türdeşleri ile de mücadele etti tarih boyunca. Bu durumda tek ve kesin bir çözüm önerisi yok. Kendi yaşam pratiklerimden yola çıkarak şunları söyleyebilirim: İnsan onurunu her şeyin üzerinde tutmak, insanın fiziksel ve zihinsel varlığına saygı duymak, gerçeğe ulaşmak için çaba harcamak, önyargılardan arınmak, sahip olduğumuz değerler tehdit altındayken mücadeleden vazgeçmemek ve başkalarının hakları için de kendi hakkımızmışçasına savaşmak…

Netflix, HBO gibi yapımcılar özellikle dizi sektöründe oldukça etkililer. ABD merkezli şirketlerin iktisadi gelişimini dikkate alacak olursak, bu yapım şirketlerinin ABD merkezli propaganda aygıtının ‘Amiral gemileri’ olduğunu söyleyebilir miyiz?

Yıllardır işin sinema yani Hollywood boyutunu konuşuyoruz fakat elbette yapım şirketleri de Hollywood etkisine benzer bir etkiye sahipler. Propaganda, başta da bahsi geçen kanser hücreleri gibi. Bir süre sonra kontrolsüz çoğalmaya başlıyor. Dizi içerikleri, karakter tasarımları, program formatları, öykülerin ilerleyişi aynı çerçeveler içerisinde üretildiği için ister ticari amaçla olsun ister bir düşüncenin empoze edilmesi adına; bir süre sonra üretilen her yapım (her eser) propaganda amacına da hizmet eder hale geliyor.

“ANA KARAKTER AMERİKALI BEYAZ ERKEK, HER TÜRLÜ ZORLUĞA DİRENİR, FİZİKSEL OLARAK NEREDEYSE YENİLMEZDİR, LİDERDİR, GÜÇLÜDÜR”

İçerikler birbirine benziyor sizin de gözlemlediğiniz gibi. Çok yüzeysel olarak özetlemek gerekirse; ana karakter, her zaman güçlü, Amerikalı, beyaz erkek, her türlü zorluğa direnir, fiziksel olarak neredeyse yenilmezdir, liderdir, güçlüdür. Karşıt karakterler içerisinde mutlaka farklı ırklardan kötü adamlar görürüz. Dini semboller, Amerikan bayrağı, polisler, ajanlar, dekoratif bir obje olarak kullanılan güzel kadınlar, Amerika’daki gündelik yaşam ritüelleri mutlaka ana öyküye ya da alt öykülere yayılır. Bütün bu yapımlarla bize satılan sadece bir dizi film değil aynı zamanda bir yaşam tarzıdır. Propaganda geliştirilir, üretilir, yayılır ve bir süre sonra kendi kendini üretmeye ve daha da yayılmaya başlar.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.