Alarm saatim sabah 7’ye kuruluydu. Tuvalet, duş, tıraş, kahvaltı; 8,5 gibi evden çıkıp üniversiteye giderdim.

O sabah da çayımdan son yudumları alıyordum ki, telefonun çaldığını duydum.

Sabit telefon odada değil, koridordaydı. Koştum, yetiştim:

- “Alo?”

- “Burası Fulham polis karakolu. Ben, Başkomiser Wright, Percy Wright. Siz Bay Dikbaş mısınız?”

- “Evet, Yılmaz Dikbaş.”

- “Bay Dikbaş, hemen buraya gelmenizi rica edeceğim! Burada üç Türk var, gözaltına aldık, durum ciddi! Sizi hem tanık hem de tercüman olarak gösteriyorlar! İngilizce hemen hiç bilmiyorlar!”

Konu nedir, Türkler kim, diye telefonda sormanın gereği yoktu.

- “Hemen geliyorum!”

Kıbrıslı Ali-Hasan kardeşlerin Wimpy lokantalarında çalışarak kazandığım parayla aldığım ikinci el Mini Cooper arabama acele bindim.

Hem gidiyor, hem de düşünüyordum. Türkler, bizim lokanta işçileriydi, kesin. Fulham polis karakoluna götürüldüklerine göre, büyük olasılıkla Fulham Wimpy lokantasında çalışıyor olmalıydılar. Oradaki herkesi çok iyi tanıyordum, bir süre ben de orada garsonluk yapmıştım… Bu kişiler alkollü içki içmezlerdi, sarhoş olup çevreyi rahatsız etmeleri mümkün değildi! Lokanta sabah 9’dan önce açılmazdı, müşterilerle kavga etmiş de olamazlardı! Peki, neydi?

Fulham polis karakolu önünde arabamı park edip içeriye girdim, doğru Başkomiser’in odasına…

İri yarı Percy Wright, masasında oturuyordu. Yarı doğrularak, eliyle masanın önündeki sandalyeyi işaret etti.

Oturdum, yabancılara verilen kimlik kartı ile üniversite kimlik kartımı Başkomiser’e uzattım. Aldı, çabucak göz atıp geri verdi.

- “Suçluları çağırayım, hemen konuya girelim!” deyip telefonla memuruna emir verdi.

Birkaç dakika sonra suçlular içeriye girdi!

Tahminim doğruymuş, üçü de Fulham Wimpy lokantasının işçileriydi: Niğdeli Hanefi Toprak, hemşerileri Kel Aliço lakaplı Murtaza ve Hacı Ömer. Üçünün de yüzü sapsarıydı! Ayağa kalktım, üçüyle de ayrı ayrı tokalaştım… Onlara tercümanlık yapacağımı Türkçe söylemem için Başkomiserden izin istedim, olur anlamında başını salladı.

Arkadaşlarıma döndüm ve şunları söyledim:

- “Sizin tercümanlığınızı yapacağım. Ne söylerseniz olduğu gibi İngilizceye çevirip Başkomiser’e aktaracağım. Başkomiser’in söylediklerini de aynen size Türkçe anlatacağım. Rahat olun, paniklemeyin, sakın korkmayın, her şeyi olduğu gibi dosdoğru anlatın!”

Başkomiser, alınacak ifadeleri daktiloyla yazacak olan memurunu içeri çağırdı. Artık hepimiz hazırdık. Sertçe öksürdükten sonra Başkomiser Percy Wright boru gibi sesiyle konuşmaya başladı:

- “Bu sabah saat 7,5 sularında, Fulham Wimpy lokantasının hemen bitişiğindeki evin üçüncü katında tek başına yaşayan, 81 yaşında, dul, Edith Campbell adındaki hanımefendiden bir telefon geldi. Çok korkmuştu, panik içindeydi! Yan komşusunun bahçesinde, Wimpy lokantasında çalıştıklarını bildiği üç Türk’ün, bir adamı yere yatırmış, boğazını kestiklerini, penceresinden gördüğünü anlattı! Biri, adamın ayakları üzerine oturmuş, bir diğeri adamın başını tutmakta, üçüncü kişi de elindeki satırla adamın boğazını kesiyor, her tarafa kan fışkırıyormuş! Bir ambulans eşliğinde hemen olay yerine ulaştık…”

Alçak sesle, söylenenleri arkadaşlarıma Türkçe aktarıyordum.

Daktilo tıkırtıları arasında Başkomiser, boru gibi sesiyle sözlerini sürdürdü:

- “ Olay yerinde, bahçenin ortasında, sanık üç Türk’ün, kafasını kestikleri bir koyununun derisini yüzmeye çalıştıklarını gördük. Bizi karşılarında görünce üçü de ayağa fırladı, katliamı yapan Hanefi Toprak’ın ellerinden kan damlıyordu! Üçünü birden arabaya bindirip karakola getirdik. İfadelerini almak istedik, üç-beş İngilizce sözcük bilen Hanefi Toprak, yakından tanıdıklarını söylediği, Londra Üniversitesi’nde kimya mühendisliği fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi, Türk asıllı Yılmaz Dikbaş’ın telefon numarasını verdi, çağrılmasını talep etti.”

Başkomiser’in anlattıklarını arkadaşlarıma Türkçeye çevirdim. Sessizce dinlediler…

Önündeki bardaktan birkaç yudum su aldıktan sonra Başkomiser yeniden konuşmaya başladı.

- “Şimdi sanıkların sorgulamasına geçeceğiz. Önce, elebaşı olduğu anlaşılan Hanefi Toprak’tan başlayalım!”

Hanefi’ye bir adım öne çıkmasını söyledim. Sorgulama başladı:

- “ Sabahın köründe bahçede zavallı bir koyunu niye kesiyordun?”

- “Efendim, bugün Kurban Bayramının birinci günü. Geleneklerimize göre, her yanı çepeçevre kapalı bahçede, arkadaşlarımla beraber kurban kesiyorduk!”

Başkomiser bana döndü:

- “Gerçekten böyle bir geleneğiniz mi var?”

- “Evet, tüm dünya Müslümanlarının kutladığı Kurban Bayramı’nın ilk iki gününde, kimseye para borcu olmayan Müslümanlar koyun ya da büyükbaş hayvan keserler, kurban ederler. Etleri yoksullara dağıtırlar…”

Başkomiser, sanki çok iğrenç bir şey duymuş gibi suratını ekşiterek yorum yaptı:

- “Ne çağdışı bir gelenek! Yirminci asırda yaşadığınız şu ilkelliğe bakınız!”

- “Bay Başkomiser, Yahudilerin de böyle bir geleneği var. Onlar da yılın belli bir döneminde koyun keserler, kurban adarlar. Şimdi siz, Yahudileri de ilkel, çağdışı mı buluyorsunuz?”

Başkomiser, hemen ifadeleri yazan memura döndü:

- “Bay Dikbaş’la aramızda geçen son sözleri de yazdın mı?”

- “Evet efendim, yazdım!”

- “Hemen onları sil, ifadeden çıkar!”

Başkomiser kaldığı yerden Hanefi’yi sorgulamayı sürdürdü:

- “Koyunu nerden, kimden, ne zaman aldın?”

- “Şef olarak çalıştığım Wimpy lokantasının sürekli müşterilerinden bir olan Bay Henri’den aldım. Çiftliği varmış, on gün önce kamyonetiyle koyunu getirdi. Bahçede bir ağaca bağladık, her gün yiyecek verip besledik…”

- “Bay Henry’nin soyadı ne?”

- “Bilmiyorum. Biz ona sadece Bay Henri derdik…”

Hanefi’nin sorgulaması bitmişti. Diğer iki arkadaşımın da sorguları aynı sorularla sürdü, onlar da hemen hemen aynı cevapları verdi.

Yazılı ifadeler daktilodan çıktı, önce Başkomiser sonra arkadaşlarım ve en son ben tercüman olarak imzaladık.

Başkomiser bana döndü:

- “Yarın sabah saat 10’da sanıklar Fulham Magistrates Mahkemesi’ne çıkacaklar. Kararı mahkeme verecek. Şimdi, sen eğer bu üç sanığın yarın mahkemede hazır bulunacaklarına kefil olursan, onları şimdi salarım. Yoksa yarın sabaha kadar burada nezarette kalırlar!”

- “Yarın sabah saat 10’da mahkemede olacağız, söz veriyorum!”

- “Haydi, şimdi gidebilirsiniz.”

Başımla çocuklara haydi gidelim işareti yaptım.

Karakoldan çıktık, arabama bindik. Sevinçlerini saklayamayacak derecede coşmuştular, bağırıyorlar, kahkahalar atıyorlardı! Biraz sakinleşmelerini bekledikten sonra konuştum:

“Henüz bir şey bitmedi! Yarın mahkemeye çıkacağız, duruşmanız var! Asıl karar oradan çıkacak, sevincinizi o zamana saklayın!”

Arabada giderken, onlara, mahkemede yargıcın ne tür sorular soracağını, onları nasıl cevaplayacaklarını tekrar tekrar anlattım. Anladıklarını söylediler. Hanefi’yi görevlendirdim:

- “Anlattıklarımı üçünüz de yarına kadar ezberleyeceksiniz. Bundan sen sorumlusun! Yarın sabah üçünüz de sinekkaydı tıraş olacak, bayramlık elbiselerinizi giyecek, kravat bağlayacak ve beni bekleyeceksiniz. Sabah saat tam dokuzda sizi almaya geleceğim!”

- “Yılmaz Ağabey, hiç merak etme! Söylediklerini harfiyen yerine getireceğiz.”

Talimatlar bitmiş, Fulham Wimpy lokantasının önüne gelmiştik. Onları indirdim, ben derse yetişmek üzer üniversitenin yolunu tuttum…

Değerli Dostlar,

İngiltere’de iki tür mahkeme vardı. Cinayet, adam öldürme, cinsel saldırı, soygun gibi suçlara bakan Ağır Ceza Mahkemeleri ve trafik suçları, hırsızlık, kamu düzenini bozan hareketler türü suç ve kabahatlere bakan Magistrates Mahkemeleri.

Magistrates mahkemelerinde savcı bulunmaz, çoğu kez tek yargıç davaya bakardı. Bu mahkemelerde, hapis cezası değil, para cezası verilirdi. Bu mahkemeler, karar veremedikleri davaların dosyasını Ağır Ceza Mahkemelerine gönderirdi.

Sözleştiğimiz gibi, üç arkadaşımı, Fulham Wimpy lokantasının önünden sabah saat 9’da arabamla aldım, Fulham Magistrates Mahkemesi’ne doğru yola koyulduk.

Prova yaptırdım. Hepsine ayrı ayrı, mahkemede yargıcın sorularına nasıl cevap vereceklerini tekrarlattım. Çok iyi ezberlemişlerdi. Son uyarılarımı yaptım: Sakın çok yüksek sesle konuşmayın, suçluymuş gibi durmayın, saygılı davranın ancak asla korkmayın!

Saat 9.30’da mahkeme salonundaydık. Başkomiser Percy Wright da gelmişti, başımızla selamladık.

Saat 9.50’de yargıç kürsüde yerini aldı. Duruşmayı açtı. Başkomiser’e davayı sunmasını söyledi.

Başkomiser, bir gün önce karakolda aldığı yazılı ifadeyi okudu, benim kimlik bilgilerimi sunup tercümanlık yapacağımı bildirdi.

Yargıç, sanıkları sorgulayacağını söyledi. Üç arkadaşım ve ben ayağa kalktık. Başkomiser zaten ayaktaydı.

Yargıç, Hanefi’ye sordu:

- “Suçlu musun, suçsuz musun?”

Hanefi tane tane konuştu:

- “Bu ülkede kurban bayramında koyun kesmenin yasak olduğunu bilmiyordum! Bilmeyerek bu yasağı çiğnedim. Suçluyum!”

Yargıç, Murtaza’ya sordu:

- “Mahkememize ne diyeceksiniz, suçlu musunuz, suçsuz mu?”

Murtaza, çok sakin cevap verdi:

- “ Kurban bayramının birinci günü, bir Müslüman olarak, kaldığımız evin bahçesinde kurban kesmek istedik. Bu ülkede suçmuş, bilmiyordum. Suçluyum!”

Son olarak sıra, Hacı Ömer’indi. Yargıç sordu:

- “Karakolda verdiğiniz ifade burada okundu. Suçlu musun, suçsuz mu?”

Hacı Ömer de özgüvenle cevapladı:

- “Bu ülkede çok sayıda Müslüman’ın yaşadığı söylendi. Ama hiç kimseden, Müslümanların bayramı olan Kurban Bayramında kurban kesmenin yasak olduğunu duymadım. Bilmiyordum. Suçluyum!”

Yargıç kararını açılayacağını söyledi. Zaten hepimiz ayaktaydık.

- “Bugün burada duruşması yapılan Türk uyruklu üç lokanta işçisi, eylemlerinin suç olduğunu kabul etmişlerdir. Bu eylemlerini, dini inançlarının bir gereği olarak yerine getirdiklerini, amaçlarının kimseyi incitmek olmadığını açıkça ifade etmişlerdir. Bu eylemlerinden ders çıkardıkları, bir daha tekrarlamayacakları anlaşılmıştır. Duruşmadaki olumlu tavırlarını da göz önünde bulundurarak, adı geçen üç kişiye, adam başı, 20 pound para cezası veriyorum. Bu cezayı mahkememizin veznesine yatırır yatırmaz gidebilirler, serbesttirler.”

Arkadaşlarımın yanına gittim, “İşte, şimdi sevinebilirsiniz. Adam başı 20 pound cezayı sökülür sökülmez serbestsiniz, gidebiliriz!” Sevinçten üçü birden boynuma sarıldılar. Başkomiser’in eşliğinde mahkemenin veznesine gittik. Paralar yatırıldı. Makbuzlar alındı. Makbuzların bir kopyasını da Başkomiser aldı, iyi günler dileyip ayrıldı.

Sevinç içinde türküler söyleyen üç arkadaşımı, arabayla Fulham Wimpy lokantası önünde bıraktım. Ben derslere yetişmek üzere üniversitenin yolunu tuttum.

Sonradan öğrendim.

Bu üç arkadaşım, karakolda ve mahkemede olanları günlerce, önlerine her gelene anlatıp durmuşlar. Kıbrıslı Ali-Hasan kardeşlerin 14 Wimpy lokantasında çalışanlardan, olanları duymayan kalmamış!

Üç arkadaşım, hikâyelerini şu sözlerle sonlandırıyormuş:

- “Yılmaz Ağabey, bizi ipten aldı!”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.