Türk Tabipler Birliği’nin (TTB) “Savaş, doğada ve insanda tahribat yapan, toplumsal yaşamı tehdit eden, insan eliyle yaratılan bir halk sağlığı sorunudur.” sözüne Tayyip Erdoğan “mal bulmuş mağribi” gibi sarıldı. 

Bilinen hakaretamiz sözlerinden sonra, Türkiye Barolar Birliği’ni (TBB) de katarak (bozuk cümlelerle); "Bir defa onun başındaki 'Türk' ifadesi zaten Bakanlar Kurulu kararıdır. Bir defa onun oradan hemen, süratle çıkarılması lazım. Sadece Tabipler Birliği değil, Türkiye Barolar Birliği ile ilgili de aynı şey…" diyerek bu kurumların isimlerinin başındaki “Türk” ve “Türkiye” kelimelerinin kaldırılması fermanını verdi.

Neymiş? 

Bakanları Kurulu’nca verilen bu unvanlar yine Bakanlar Kurulu’nca geri alınmalıymış…

Adam, bu kuruluşların Anayasa’nın 135’inci maddesinde öngörülen “Kamu Kurumu Niteliğinde Meslek Kuruluşları” olduklarını dahi bilmiyor. 
Aldırırsın bir Bakanlar Kurulu kararı olur biter sanıyor…
Bakanlar Kurulu ise zaten alesta beklemede…
Reis’in sözünün üstüne söz mü olur?
Reis vur dedi, biz öldürelim diyorlar…
Ancak mızrak çuvala sığmıyor ne yazık ki… 
Çünkü bu Anayasal meslek kuruluşları Anayasa değişikliği yapılmadan kapatılamaz. İsimlerindeki “Türk” ya da “Türkiye” kelimeleri de Bakanlar Kurulu kararı ile değiştirilemez. 
Bu aşamada buna ne kadar cesaret edebilecekler, önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Peki, Anayasa m. 135 kapsamında kurulan onca kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu varken niye TBB ve TTB’ye taktılar? 
Çünkü, farklı frekansta ve hatta zaman zaman yanlış zeminde de bulunsalar bunların ve bir de TMMOB’nin sesi fazla çıkıyor da ondan. 
Öyle ya; yandaş Basın var, yandaş Sendika var, yandaş Dernek var, yandaş Vakıf var, yandaş Kooperatif var neden yandaş meslek örgütü olmasın?
Diğer yandan, TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği), TESK (Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu), TZOB (Türkiye Ziraat Odaları Birliği) vb. kuruluşların isimlerinin başındaki “Türkiye” kelimeleri de çıkartılacak mı? Göreceğiz…

Esasen bunlar, şu-bu meslek kuruluşundan ziyade örgütlü insana, örgütlü topluma karşılar. 
Çünkü Örgütsüz Halk Köle Halktır. 

Eğer örgüt olacaksa da yandaş örgüt olsun istiyorlar. Bakın işçi sendikalarında Hak-İş, Kamu Çalışanlarında Memur-Sen; hiçbir şekilde hakkıyla bir mücadele etmeden, tamamen hükümet desteğiyle üye sayılarını sürekli artırmaktalar. Taşeron işçilerinin kadroya geçirilmelerinde bile Hak-İş’e üye olma koşulu dayatılıyor. 
Yine kamu çalışanlarının ilk sendikal örgütlenme mücadelesinde hiç esamisi okunmayanlar, şimdi “en büyük sendika” sıfatıyla Toplu Görüşme masasına oturmakta ve satış sözleşmelerine imza atmaktalar. 

İşçi sınıfı ve Kamu Çalışanlarının başı böyle bağlanmışken, başka bir ifadeyle kendilerine en etkili muhalefeti yapacak toplum kesimleri susturulmuşken, TTB’den çıkan cılız bir sese bile tahammül edemiyorlar. Artık AKP’nin hukuk bürolarına dönüşmüş yargı hemen harekete geçiyor. Yapılan açıklamada suç unsuru olmadığını bildikleri halde, sırf “burun sürtmek” için TTB Merkez Konsey üyelerini gözaltına alıp yedi gün karakolda tutuyorlar. İleride açılacak bir davanın da hukuken hiçbir dayanağının olmayacağı besbelli…
Ancak AKP’giller, şimdiye kadar erteledikleri bir saldırıyı gündeme getirme fırsatını yakalamış oldu.

Neydi bu saldırı?

Bunlar planlarını Ergenekon operasyonları döneminde, o zaman kanki oldukları Fetullahçı İblisin adamları ile birlikte yapmışlardı. O dönem, Anayasa değişikliği ile yüksek yargıyı ele geçirmekti ana hedefleri… “Mezardakilere bile oy kullandırarak” ve tabii “yetmez ama evetçi” hainleri de yedekleyerek bunda başarılı da oldular.
Fakat bunların başka hedefleri de vardı ve o dönem hepsini birlikte geçiremeyeceklerini gördüklerinden, zamanı gelince devreye sokmak için proje bazında tuttular.
2011 yılında hazırladıkları “Türkiye’de Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşlarının Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Reform Önerisi” başlıklı Raporlarında bu tür meslek kuruluşlarını hedef göstermişlerdi.

(http://www.liberal.org.tr/sayfa/turkiyede-kamu-kurumu-niteligindeki-meslek-kuruluslari-sivil-toplum-ve-demokrasi,484.php)

Raporda, “İttihatçı zihniyetin, Tek Parti Döneminin ve 1961 Anayasasının getirdiği vesayetçi düzenin ve yönetim yaklaşımının bir uzantısı” olarak gördükleri meslek örgütlerinin “anayasal bir kurum olmaktan çıkarılmasını, üyeliğin gönüllü olduğu, aidatların kaynaktan kesilmediği, örgütlenme özgürlüğünün ve çoğulculuğun teminat altına alındığı özel hukuk tüzel kişiliklerine dönüştürülebileceğini” önermişlerdi.

Yani burada da 27 Mayıs politik devrimine kinlerini kusmaktalar.

Bilimsel dürüstlükten ve objektiflikten uzaklaşmış bu yaratıklar, anılan raporlarında Anayasal meslek kuruluşlarına yönelttikleri eleştirilerin bin mislinin sendikalarda, derneklerde, vakıflarda yaşandığını bildikleri halde bu alanlara hiç girmemekteler. Sanki işçi ve memurlarda örgütlenme özgürlüğü, çoğulculuk varmış gibi... 
Yukarıda kısaca belirttik buralarda işlerin nasıl gittiğini, kimlerin nasıl “büyük” sendika olduklarını... 
Bu projeciler, kendi güdümlerindeki sarı sendikacıların maaşlarının o işkolunda çalışan işçilerin maaşından kat kat fazla olduğunu bilmiyorlar mı? Bal gibi biliyorlar...
Yine sarı sendikacılığı besleyen en önemli kaynaklardan olan “check off” sistemine niye sendikalarda değil de meslek örgütlerinde karşı çıkıyorlar? 
Çünkü bu örgütleri kendi yandaşı yapmışlar. Hükümetin hınk deyicisi haline dönüştürmüşler.
Onlar yandaş çünkü...
Dedik ya, dert başka.
Hemen belirtelim ki, bunun bir istisnası var ülkemizde. O da Nakliyat-İş Sendikası’dır. Nakliyat-İş Sendikası tüzüğüne göre yöneticilerin maaşı işkolunda çalışan işçilerin ortalama ücretini geçemez. Yine üye aidatları elden toplanır.

Tekrar “Tayyip Fermanı”na dönersek...

Bunların duayenlerinden ve yukarıdaki raporun kalemşorlarından, bir zamanlar “Fetö”nün Zaman’ının yazarlarından, şimdilerde ise koyu bir anti “Fetö”cü kesilen Atilla Yayla, 9 Şubat 2018 tarihinde bakın ne diyor; 

“AK Parti hükümetleri yıllar önce sistemi ıslâh için bir reform paketi geliştirmeye teşebbüs etti. Ama ülkenin yüklü gündemi nedeniyle ve ağır tepkiler oluşmasından da korktuğundan olsa gerek, reform devamlı ertelendi. Liberal Düşünce Topluluğu da altı yedi sene önce bu probleme dikkat çeken bir araştırma yaptı ve bir rapor yayınladı. Bu kuruluşların anti-demokratik olduğunu ve siyaset teorisinde ahlâkî tehlike denen durumları yarattığını belirtti. Meslek örgütleri alanında âcilen reform yapılmasını istedi.

“Gördüğüm kadarıyla şimdi, LDT’nin işaret ettiği yolda ilerleniyor. Şerden hayır doğdu. Cumhurbaşkanı daha sonraki açıklamalarıyla LDT’nin önerilerine iyice yaklaştı. Meslek örgütlerinin yapılanması ve işleyişinde ciddî değişiklikler tasarlanıyor. Bu kuruluşlar, meslek mensubu herkesi temsil ediyormuş intibaını veren “Türk” ve “Türkiye” kelimelerini isimlerinde kullanamayacaklar. Odalar ve barolar tekel olmaktan çıkacak. Bir ilde toplumsal talebe göre birden fazla oda ve baro kurulabilecek. Böylece ahlâkî tehlike ihtimali azalacak veya belki tamamen ortadan kalkacak.

Üyelik mecburî olmaktan çıkacak. İsteyen üye olacak. Aidat ödenmesi de kaynakta yapılmayıp üyelerin iradesine bırakılacak.”

( http://www.serbestiyet.com/yazarlar/atilla-yayla/meslek-orgutleri-ve-demokrasi-845481)

Görüldüğü gibi, “sivil toplumcu”, “projeci”, dolayısıyla “sorosçu” Yayla, gelinen noktaya el ovuşturuyor. Başka bir ifadeyle AKP’giller ve Reislerine; “bizim dediklerimize geldiniz, ne iyi ettiniz” diyor.
“Odalar ve barolar tekel olmaktan çıkacak. Bir ilde toplumsal talebe göre birden fazla oda ve baro kurulabilecek”miş.
Yani her önüne gelenin kuracağı dernek türünde baro ve odalarla avukatlar, doktorlar, mühendisler vb. darmadağın edilecekler. Mesleki yeterlilik kriterleri ortadan kalkacak. Önlerine gelen yandaşa avukat ruhsatnamesi, doktor-mühendis diploması vermenin peşindeler. 
“Ahlaki tehlike ihtimali azalacak, belki tamamen ortadan kalkacak”mış.

Utanmazlara bak! 

ÖSYM, TEOG, KPSS, TUS sınavlarında soru hırsızlıklarıyla gençlerimizin umutlarını çalan ve onların “Emek Hırsızı ÖSYM” protestolarına uğrayan siz değil misiniz?
Kaldı ki, bu meslek odalarının tamamı da alanlarına göre ilgili bakanlığın vesayeti altındalar. Örneğin Barolarda, Adalet Bakanlığı’nın vesayeti vardır. Mesleğe yeni başlayanlarla veya daha önce kaydı silinip de yeniden baro levhasına kaydı yapılanlara avukat ruhsatnameleri ancak Adalet Bakanlığı’nın onayından sonra verilebilmekte. 
Yine TBB Yönetim ve Disiplin kurularının avukat hakkında disiplin yönünden (itiraz üzerine) verdikleri kararlar Adalet Bakanlığı’nın onayına tabidir. 
Diğer meslek kuruluşlarında da benzer düzenlemeler bulunmaktadır. 

Görüldüğü gibi, amaç başka. 

Amaç; yandaş meslek örgütü yaratma…

Yoksa hâlâ birilerinin görmediği ya da görmek istemediği gibi; “cumhurbaşkanına yanlış bilgi ver”miyorlar ya da kimsenin kandırıldığı falan yok. Tam tersine bilinçli ve planlı bir şekilde saldırı planlarını uyguluyorlar. 

Bu saldırı karşısında da sessiz kalınırsa, meslek örgütlerimiz de elimizden çıkacak.

TTB, TBB, TMMOB’nin mevcut yönetimlerinden kaynaklanan ciddi hatalar olmakla birlikte, yönetimin hatalarını kurumlara yükleyemeyeceğimizden meslek örgütlerimizi savunmak zorundayız. Korumak zorundayız. Bunun için bedel ödemeyi de göze almak zorundayız. 
Avukatlar cüppeleriyle, doktorlar önlükleriyle, mühendisler baretleriyle acilen sokağa çıkmalı. Büyük Ankara Mitingi örgütlenmeli
Zira sessiz kalmak onaylamaktır. 

Yazı kaleme alınırken, TBB Başkanı 24 Şubat’ta yani 15 gün sonra Ankara’da kapalı salon toplantısı yapılacağını duyurdu. Bu yetersizdir, eksiktir, gündemin gerisine düşmektir. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner78