Gelişmeleri biraz okuyabilen herkesin öngördüğü gibi KK’nın ilk seçimlere kadar asla olağanüstü Kurultaya gitmeyeceği netleşti. Bu durum Özgür Özel yönetimindeki CHP’lilerin mücadelenin ivmesini düşürmeden yeni parti ile yola devam etmeleri dışında seçenek bırakmadı. Sonuç olarak iktidar arzu ettiği sonucu elde etmiş, yani en riskli siyasi rakibi CHP’yi fiilen ve hukuken bölmüş oldu.
Bugün yaşanan mücadele CHP içinde parti merkezine sahip çıkma mücadelesi gibi görünse de bu ayrışma demokrasi tarihimiz açısından çok daha özel bir dönemeci ifade etmektedir. Bugün seçilmiş CHP’lilerin iktidar eliyle atanmışlara karşı yürüttükleri mücadele, despotik iktidarın kalıcılığına karşı yürütülen bir mücadeledir. Daha net bir ifade ile kavga atanmışlarla seçilmişler arasında değil, (Özgür Özel’in de altını çizdiği gibi) Erdoğan ile millet arasındadır.
Hukuk devletinin esamesinin okunmadığı böylesi bir dönemde Özgür Özel’in ve yakınındaki diğer etkin siyasilerin başına her an her şey gelebilir. Bu gerçekliği çoktan bilen Özel “bizi alırlarsa bizden sonra gelenler bu bayrağı alır ve yürümeye devam eder” diyor.
İktidar Planına Hizmet Eden “Muhalifler” Ahlaki seçimlerini Yaptılar!
Halkın geleceğinin çalınmasına piyonluk eden, siyasi hırsı uğruna iktidarın kalıcılığına hizmeti içine sindirmiş (ve bu sebeplerle itibarını tümden yitirmiş) KK ve onun yanında yer alan siyasiler ahlaki seçimlerini de yapmış oldular. Bir de tabanın “hain” gördüğü “KK’nın yanındayım” diyemedikleri için “ben oncu buncu değilim, ben CHP’nin birlik ve beraberliğinden yanayım” diyenler var ki onlar da iktidar planına hizmet safındalar.
Tüm muhalif görünümlü siyasetçilerin tutumu ve seçtiği taraf tarihi bir önem arz etmektedir. Bu kritik dönemeçte despotik iktidarın kalıcılığına yarar sağlayacak her tür siyasi tutum “ihanet” yaftasının peşin kabulü olacaktır.
Peki nasıl oldu da iktidar siyaseti ana muhalefete bu kadar açıktan hukuki müdahalede bulunmayı içine sindirebildi? Kendi seçmenleri dahil biraz vicdan barındıran herkesin görebildiği siyasi mertlik dışı bu tür müdahalelere nasıl tevessül eder hale geldiler?
Bu sorunun yanıtını ararken biraz siyaset literatüründen yararlanmaya çalışacağım.
Yaratıcı Güç Sert Güce Dönüşmekle Kendi Sonunu Hazırlıyor
İngiliz tarihçi Arnold J. Toynbee, medeniyetlerin yükselişi ve çöküşü üzerinden yaptığı analizde iktidarların dayandığı iki temel güç kavramı üzerinde durur.
1. "Yaratıcı Güç. Toynbee’ye göre bir medeniyetin yükseliş dönemi, topluma yön veren "Yaratıcı Güç" sayesinde gerçekleşir. Bu güç, medeniyetin karşılaştığı iç ve dış sorunlara zekice, kültürel ve entelektüel çözümler üretir. Kitleler ise bu liderliği zorlamayla değil, gönüllü bir hayranlıkla takip eder. Bu durum, günümüz terminolojisindeki "Soft Power" (Yumuşak Güç) ile örtüşmektedir.
2. "Zorbalık" (Sert Güç). Medeniyetler duraklama ve gerileme dönemine girdiğinde yönetici gurubu yaratıcı yeteneğini kaybetmeye başlar. Sorunlara çözüm üretemez hale gelen yönetimler kitleler üzerindeki rızaya dayalı meşruiyetini yitirir. İşte bu kırılma anında yaratıcı güç bir "Egemen Güce" dönüşür. Meşruiyetini ve çekim gücünü kaybeden egemen azınlık, konumunu koruyabilmek için kaba kuvvet, baskı ve hukuki zorlamaya; yani tam anlamıyla "Hard Power"a başvurur.
Toynbee’ye göre "Yaratıcı gücün kaybı, bir medeniyetin parçalanma işaretidir. Bu devlet dışarıdan çok güçlü görünse de aslında yaratıcılığın bittiği, sadece "sert güç" ile ayakta tutulan içi boşalmış bir kabuktan ibarettir.”
Kısacası sert güce (hard power’a) aşırı bel bağlamak, bir medeniyetin gücünün değil, entelektüel ve ahlaki intiharının (çöküşünün) kanıtıdır ve bu safhaya gelmiş yönetimler çöküşlerini kendileri hazırlarlar.
AKP Artık Sadece “Hard Power” İle Ayakta Durabiliyor
Ülkedeki insanlara çok daha huzurlu ve müreffeh bir yaşam vadederek, demokratik ikna yöntemleriyle seçmenlerin oyunu alan AKP 2002’de “Yumuşak Güç” kullanarak iktidara gelmişti. Ancak çeyrek asırlık iktidarları sonunda artık ülke sorunlarına çözüm üretemez, kitlelere umut ve parlak yarınlar vaat edemez duruma düştüler. Bu sebeplerle kitleler üzerindeki rızaya dayalı meşruiyetlerini yitirdiler ve “Yaratıcı Güç” olmaktan uzaklaştılar.
AKP son yıllarda (tam da tarihçi Arnold J. Toynbee’nin teorisine uygun şekilde) "Egemen Güç" uygulamaları kullanmak dışında seçenek göremiyor. Bu yüzden karşılaştıkları hemen her kriz anında doğrudan güç uygulamasına başvuruyorlar;
· Denetimlerindeki yargı marifetiyle risk gördükleri muhaliflerine hukuk görünümlü operasyonlar yapmaları ve siyasi rakiplerini içeri atmaları;
· Ana muhalefet partisine yargı yoluyla el koyup, kendilerince kolay lokma gördükleri KK’yı Genel Başkan olarak atamaları;
· Güçlü iktidar adayı olan ana muhalefeti fiilen bölerek riskleri kendilerince azaltmaya çabalamaları;
· Seçimlerde kazanamadıkları Belediyeleri operasyonlarla bertaraf etmeleri;
· Soruşturma korkusu saldıkları muhalif Belediye başkanlarını, milletvekillerini kendi partilerine geçmeye ikna etmeleri;
· Emeğini, hakkını-hukukunu savunan birkaç öğrencinin, madencinin, işçinin, köylünün, çiftçinin, öğretmenin protesto gösterilerine gazlı-coplu sert müdahalelerde bulunulmaları;
· Ellerindeki devasa polis, yargı, medya ve devlet gücüne rağmen hala tüm demokratik tepki ve itirazlara karşı sürekli sert güce başvurmaları vb. Tüm bu sert siyasi müdahaleler ve güç uygulamaları iktidarın güçlülüğün değil, apaçık zayıflığın göstergeleridir.
Tüm Sertlikleri Korkudan!
Siyasal partiler ve liderler seçimler sonucunda sınırlı süreler için iktidar olurlar. Yönetim erki olarak anayasanın kendilerine çizdiği çerçeve içinde işlevlerini yerine getirirler. Yasama ve Yargı erkleri ile sivil toplum oluşumları kendi işlevlerini yine anayasa çerçevesinde yerine getirirken Yönetim erkinden bağımsızdırlar. Yönetebilen bir devlet karşılaştıkları sorunları yumuşak güçle (soft power), İkna yöntemleriyle çözer. Sıkıştıkları her durumda açık şiddete ve hukuksuzluklara başvurma gereği duymazlar.
Otokratik eğilimli siyasal iktidarlar “yönetememe krizi” içine düştüklerinde iktidarı kaybetme paranoyası başlıyor. Bu durumda güçler ayrılığını yok etmeyi tek seçenek olarak görüyorlar. Toplumun tüm sosyal ve siyasal katmanlarını; siyasi partileri, sivil toplum örgütlerini, meslek kuruluşlarını, kültür, sanat, spor dünyasını vb. dizayn etmek için yoğun çabaya giriyorlar. İşte tüm bunların tek izahı, yönetememe krizinin yarattığı iktidar kaybı korkusudur.
· Emeklerinin karşılığını alamayan maden işçilerine coplarla ve gazla müdahale etmezlerse, bu tür hak taleplerinin önünü alamayacaklarından korkuyorlar.
· Özlük haklarını savunmak için eylem yapan özel öğretim kurumu öğretmelerine devletin sert yüzünü göstermezlerse, bu tür hak talebi eylemlerinin artacağından korkuyorlar.
· Vahşi madenciliğe karşı ağaçlarını, arazilerini savunan köylülere müsamaha gösterirlerse doğayı ranta çevirme projelerine devam edemeyeceklerinden korkuyorlar.
· Saydığımız ve sayamadığımız tüm kesimleri kendi hallerine bırakırlarsa toplumsal itirazın sesinin artık kısalamayacak kadar yükselmesinden korkuyorlar.
· Yaşadıkları kaygı ve hissettikleri vehim onları, toplumun tepesinden (her manada) “sopayı” eksik etmeme kararlılığına itiyor.
Ne Yapsalar da O Sandık Millet Önüne Gelecek
Şu anda tüm gelişmeler iktidar lehine işliyor ve muhalefet çok fazla sıkışmış gibi görünebilir. Ancak yukarıda izah ettiğimiz sebeplerle zaman ve toplumsal süreçler AKP’nin lehine değil açıkça aleyhine işliyor.
Demokratik haklarından bir ölçüde feragat ettirebilseniz bile ekonomik yaşam seviyeleri sürekli düşen geniş kesimlerin rızalarını sonsuz sürdürmek mümkün değildir.
Butlan operasyonu ana muhalefete ve serbest seçimlere iktidarın tarihi bir müdahalesi olsa da sandık önünde-sonunda milletin önüne gelecektir. 150 yıldır sandık ve 1950 yılından bu yana serbest seçimlerin olduğu ülkemizde millet bu demokratik hakkından asla vazgeçmez. Onlar da sandığı yok edemeyeceklerini bildiklerinden tümüyle kontrollerinde olan bir seçim planlıyorlar. Demokratik güçler iktidarın bu arzusunun önünde yekvücut ve kararlı şekilde durduğu sürece iktidar bu amacına ulaşamayacaktır.
Tarihçi Arnold J. Toynbee’nin, “sürekli sert güç ve zorbalık uygulamaları dışında seçeneği kalmayan iktidarlar çöküşlerini kendileri hazırları” savını siyasal tarih de doğruluyor. Bu bilimsel, siyasal ve tarihsel gerçeklik Türkiye için de geçerlidir elbet.