Postmodern dönemin önemli etkilerinden birisi, belki de şimdiki zamanın içinde sıkışıp kalmak ve şimdiki zaman diye nitelendirilen deli gömleğini yırtıp atamamaktır. Postmodernizim nedir? Gerçekten var mıdır? Gibi sorular yazının ana temasını oluşturmasa da bazı temel tanımlamaları yapmanın gerekli olduğu kanısındayım.

“Jameson’ın tanımladığı postmodernizmin iki temel özelliği hakkında ortaya konulabilir: Gerçekliğin imajlara dönüşümü ve zamanın bir dizi süreğen şimdi halinde parçalanması. Birincisi açısından, Baudrillard’ın postmodern imajistik kültür hakkındaki tartışmasına benzer şekilde Jameson göndergenin,  yitirilmesine, ‘öznenin ölümü’ne ve bireyciliğin sona ermesine yol açan pastiş ve simülasyonlara, üslup ve çeşitliliği ve heterojenliğine gönderme yapar” (Featherstone, 2013:109).

Klasik postmodenizm tanımlarının ötesine geçerek, bu olgunun hayatlarımızdaki düzenleyici ya da parçalayıcı etkisini incelemek zorundayız. Modernizm sonrası ve ötesi anlamına gelir ve bu kadarla ibarettir demek, hatalı bir yaklaşım biçimidir. Postmodernizm, politika dahil olmak üzere, gündelik hayatı estetikleştirerek etik kaygılarla örülü dünyamızı paramparça eder.

“Postmodernizm tanımlarını inceleyecek olursak, sanat ve gündelik hayat arasındaki sınırın yok edilmesinin, yüksek sanat ve kitle kültürü/popüler kültür arasındaki ayrımın çökmesinin, üslupta genel bir keyfiliğin ve kodların oyuncul harmanlanışının vurgulandığını görüyoruz” (Featherstone, 2013: 121).

Gösteriye ve imajlara mahkum edilen dünyamızda politikanın bu alandan uzak kalabileceğini düşünmek zor. Muhalif öznelerin bununla mücadele etmek yerine, görmezden gelmek ya da daha da ötesinde bu duruma eklemlenmek gibi büyük yanılgılara düştüğünü gözlemliyoruz. Varlığını toplumun temellerinden koparmış ve genelin arzularına yenik düşmüş bir yapı içerisinde, gençlerin çaresiz ve seçeneksiz kaldığı aşikar. Muhalif gazetelerin, doğan medyası eskisi popüler imajlara sarılması ve bu imajların getireceği anlık tıklamalara ya da okur kitlesine mahkum olması, ahir zamanların habercisi gibi duruyor. Nitelikli insan sıkıntısından dert yanan ve gerçeklerle ilgisi olmayan bir İstanbul çetesiyle karşı karşıyayız. Sloganlarda halkçı, üretimde esnek iş modelini benimsemiş ve varlığını sömürdüğü devrimcilere borçlu gazete sahibi ve entelektüellerin postmodernist sermayedar pozlarını ibretle izlemekte fayda var. Hepsi sol içerisinde kümelenmiş birer Ranald Regan.

“Politikada imge yaratma hiç de yeni bir şey değildir. Gösteri, şaşa ve servet, hal tavır, karizma, patronaj, retorik, çok uzun süreden beri politik gücün gizeminin bir parçası olmuştur” (Harvey, 2014:363). Sol bu türden bir çürümenin dışında değildir ve hatta aktif bir biçimde bu çürümeye katılmakta ve kendi öz birikimini heba etmektedir. Ranald Regan benzetmesi boşuna değildir. Çalışanlarını susturan bir denetim mekanizmasından bahsediyorum. Esnek çalışma koşullarının plazaların dışına çıkarak, halka umut olduğunu ve yitirilen üst anlatının son kalesi olduğunu iddia edenlerin, plazalardaki sömürüyü kat be kat aştığını görmekteyiz. Tam bir blade runner durumu (bıçak sırtı). Sonuç: Anadolu’dan gelen ve büyük hayallerle kendisini feda edenlerin, dört ay sonra zorunlu ölümle emekli edilmesine kadar geliyor. Peki, tüm bu ahlaksız tiyatronun baş rollerine ne oluyor? Baş rollerin akıbeti aşikar…

“Deneyimli bir politik gözlemci olan ve Nation dergisini uzun süredir yöneten Carey McWilliams, bu imajı ‘faşizmin sevimli yüzü’ olarak tanımlıyordu. Kendisine yöneltilen hiçbir suçlama, ne kadar doğru olursa olsun üzerine yapışmadığı için ‘teflon başkan’ olarak adlandırılmaya başlayan Regan, ardı ardına bir sürü hata yapabiliyor, ama hesap vermeden kurtulabiliyordu. (Harvey, 2014:364). Yaşadığımız şeyin adı: Amerikalıların yaşadığı Regan sendromuna benzetilebilir mi? Karizmatik bir sinema yıldızının, Amerika’nın yarısını acımadan fakirleştirdiğini (yok ettiğini) düşününce, Regan’ın kitleler tarafından çok sevilmesini postmodern durumun, delirmişliğine bağlayabiliriz. Yoksulluğun estetikleştirilerek, etik bir sorun olmaktan çıkarılması, çılgınca ama başarılı. Devrimci gençlerin yoksulluğa itilmesi, birilerine daha devrimci geliyor olabilir. Edepsizliğin geldiği boyutlar şaşırtıcı değil aslında, tabi tüm bunların farkında olan insanlar için şaşırtıcı değil. “19.yüzyıl sonunda geçerli olan haksızlığa isyan eden reformist bir tarzda değil, (Blade Runner’da olduğu gibi) üzerine hiçbir toplumsal gözlem yapılmaması gereken tuhaf bir arka perde gibi. ‘Bir kez yoksullar estetikleştirildiğinde, yoksulluğun kendisi toplumsal ufkumuzun alanından yok olur’ geriye yalnızca insanlık durumunda ötekiliğin, yabancılaşmanın, olumsallığın pasif tasviri kalır. ‘Yoksulluk ve evsiz barksızlık estetik haz duygusunu tatmin için sunulduklarında’, etik gerçekten de estetik tarafından boğulur; bu da peşinden bir acı meyve gibi karizmatik politikayı ve ideolojik aşırılığı davet eder” (Harvey, 2014: 371).

Bu aşırılık muhalif çevrelerdeki çöküşün ve sıkışmanın yegane temelidir. Anadolu’dan bakıldığında mevcut krizin sebeplerine daha gerçekçi yaklaşabilirsiniz. Şimdi, bazı gazetelerin kapanmanın eşiğine geldiğini ve zor ayakta durduğunu duyuyoruz. Sermaye kendi yarattığı postmodernist kültür atmosferinde yaşar ve kitleleri manipüle ederek varlığına yeni bir soluk katabilir. Muhalefet aynı şeyi yaptığında, işin sonu maalesef mutlu bir biçimde son bulmuyor. Kendi öz entelektüel birikimine dayanmayan ve gençlerin hayallerine etki etmeyen bir yapı çökmeli ve yok olmalıdır. Yazar kadrolarının bildik isimlerle işgali, gençlerin buralarda kendilerine fırsat bulamaması, bu İstanbul çetesinin en büyük alameti farikasıdır. İş bulma gibi bir sorunla asla karşılaşmayacak popüler figürlere kucak açılması ve hatta sahadaki muhabir emeğinin karşılığını dahi alamazken, bunların kolektif yapıyı sömürmesi estetiğin, etiğe, insanlığın, kör kapitalist çıkarlara kurban edildiğinin buz gibi bir göstergesidir. Bu bir uyarı yazısıdır. İster dikkate alırlar, ister dikkate almazlar. Gazetecilik öğrencileriyle konuştuğumda ve onların gelecekle ilgili tahayyüllerini sorduğumda, muhalif mecralarda muhabir ya da yazar olmak gibi hayallerinin olmadığını görüyorum. Oysa lise döneminde ben ve yakın çevremden tanıdığım arkadaşlar böylesi bir hayali taşırdık. Gençler soruyor: Bu gazetelerde yazmak ya da muhabir olabilmek için merkezi bir sınava mı girmeleri gerekiyor? Bu insanların yazar olabilmesi için nasıl bir mülakattan geçmesi gerekiyor? İktidarın kötü bir yansıması ve çirkin bir aynası olduğu sürece hiçbir gelişimin ve örgütsel atılımın yapılamayacağının altını çizmekte fayda var. İnsanlar gücü sever, güç onlar için mıknatıs etkisi yapar. Popüler figürlerin etrafındaki kitleye bakarak, yönelimini buna göre belirleyenlere geçmiş olsun. Sol ihanetin boyutu tahmin edilenin ötesinde ve kriz giderek büyümeye devam edecek. Gençlere yeni düşler taşıyamayan ve onların önünde duvar gibi duran imajları paramparça etmeden, gidilecek bir yol yok.

“Marx’ın dediği gibi, hala ve her zaman ‘yapımızı gerçekte inşa etmeden önce hayalimizde inşa ederiz” (Marx’dan aktaran, Harvey, 2014:378).

Yazıda Kullanılan Kaynaklar:

HARVEY, David (2014). Postmoderniliğin Durumu. İstanbul: Metis yayınları.

FEATHERSTONE, Mike (2013). Postmodernizm ve Tüketim Kültürü. İstanbul: Ayrıntı yayınları.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner78