Siyasal yönetsel ve toplumsal çöküş

Geçtiğimiz günlerde, benim de daha önce üç yıl görev yaptığım Diyarbakır Çermik’ten ilginç bir haber yansıdı kamuoyuna. İlçe savcısı halı saha rezervasyon sırası anlaşmazlığı sebebiyle, onlarca öğretmeni maç süresince gözaltına aldırıyor, bu arada kendileri maçlarını yapıyor.

Yine geçtiğimiz hafta bir polis memurunun eylemci kadına, (üstelik başörtülü bacılarına!) açıktan elle tacizi kameralara yansıdı. Bu olay bakanlık nezdinde “ama o kızın babası da fetöcüydü” denilerek, akıl ve vicdan almaz şekilde taciz savunuldu.

Yargısal ve güç kullanma erkini kolayca günlük kişisel amaçlarının aracı yapan, bu toplumun birer evladı olan bu savcı ve polis memuru bu rahatlığı ve cüreti nereden alıyor acaba? Hukukun her gün katledildiği ülkenin en tepeden en aşağıya, topyekûn deformasyonun bir yansıması değil midir bu iki örnek olay?

Toplumsal yapıda bozulma ve yozlaşma sistemin sadece bir katmanında oluşup gelişmiyor. Sistemin düzgün veya bozuk işlemesi, (bileşik kaplar kanununda olduğu gibi) tüm toplumsal alanları kapsıyor. Sadece bürokrasi, siyaset, yargı veya meclis değil, yönetenlerden yönetilen en alt katmanlara kadar tüm toplumsal yapı aynı deformasyonu değişik formlarda yaşıyor.

Her ne kadar “biz şöyle asil, böyle soylu bir milletiz” gibi gururumuzun okşanmasını sevsek de, asıl toplumsal değerlerimizin pek de öyle olmadığı ortada;

    • En yukarılarda Cumhurbaşkanı şoförünü Milletvekili, TBMM Başkanı giderayak özel garsonunu Meclise müşavir yaparken, en aşağılardaki vatandaş ise çocuğunu işe almasını umduğu adaya oy, bürokrata ve siyasetçiye rüşvet veriyor;
    • Lidere koşulsuz biati ile meşhur milletvekili, tüm akrabalarını devlette işe sokmasını eleştirenlere “dinimiz akrabalarınızı kollayın diyor, Allah’ın ayetine karşı mı geliyorsunuz?” derken, toplum ahlakı akraba ve yakın kayırmayı meşrulaştırıyor;
    • İşe alma sınavlarında en yüksek puanı alan adayın “mülakat” ayağına elenmesi, en düşük puanlı “referanslı adayın” mülakatta tam puan verilerek işe kabul edilmesi sıradanlaşıyor;
    • Devletin tepesinden “kadının yerinin evi olduğu ve erkeğe eşitliğinin meşrebe aykırı olduğu” vurgulanınca, gökdelenden atılarak öldürüldüğü iddia edilen üniversiteli genç kadın için; “gecenin o saatinde orada ne işi varmış?” denebiliyor;
    • Devletin en tepesindekilerin orman ve sit alanlarında kaçak inşaatlar yaptıkları, “imar barışı” gibi sempatik sözcüklerle kanunsuzlukların meşrulaştırıldığı sistemde “barışılan” kaçak bina çöküyor ve 21 insanın ölümü sıradanlaşıyor;
    • Siyasal iktidarın eğitimde tüm derdi sadece “dindar ve kindar nesil” olunca eğitim sistemi çöküyor, en nitelikli beyinler ülkeyi terk ediyor;
    • Ülkede iç barış ve uzlaşma ısrarla yok ediliyor, komşular ve tüm dünya “düşman” oluyor;
    • Sanatın tüm dallarında nitelikli üretim bitirilirken, “sarayın sanatçıları” özenle besleniyor, “sanatçı müsvetteleri” gibi vicdan dışı tanımlamalarla sanatın çınarları aşağılanıyor;
    • Din ve inanç kavramları popüler kültür olurken; ahlaki, vicdani ve insani değerler dibe vuruyor;
    • Milliyetçilik, şanlı tarihimiz, vatan-millet aşkı popüler kültür olurken, askerden kaçmak için her yol deneniyor;
    • Dinin emri diye alkol tüketimi her yolla engellenirken, sentetik uyuşturucu tüketimi okullara ve sokaklara iniyor;
    • Tüm bu yaşananları gördüğü halde iktidarı desteklemeye devam eden toplumsal kesime sorulduğunda; “hırsızsa bizim hırsızımız, onlar gelse çalmayacak mı?” diyor;
    • Siyasal iktidar ülkeyi bu derin karanlıklara gömerken, umut olması beklenen muhalefet tüm enerjisini kısır iç çekişmelere harcıyor, kitlelere çözüm sunamıyor, heyecan yaratamıyor, umutsuzluk kökleşiyor;
    • Tüm bunlardan yakınan toplumsal kesimler; “bizi bu karanlık dönemden kim/kimler nasıl kurtaracak?” derken, kendini çözümün içinde görmüyor, korkup siniyor, “birilerinin” bir an önce bu sorunları çözmesini bekliyor, “gel Atatürk gel” diyor, ama Atatürk gelemiyor!

SİYASET VE TOPLUM BURALARA NASIL EVRİLDİ?

1980’lerde başlayan yeni liberal sağ muhafazakârlık dönemi ile birlikte devletin ve toplumun tüm kademelerinde, değerler sisteminde ciddi değişim ve dönüşümler yaşanmaya başlandı. Toplumda herkesin, “kendine tanınan sınırlar içinde” küçük-büyük fırsat alanları yaratması, kayırmacılık, iltimas, torpil, rüşvet gibi menfaat ilişkileri yaygınlaştı, sıradanlaştı. Yukarılardakiler büyük, en alttakiler de kendi çaplarında küçük küçük “götürmeyi”, çok önemsedikleri (!) inançlarına, toplumsal ahlaka ve vicdana aykırı bulmaz hale geldiler.

Yasaların ve sosyal normların yeri geldiğinde eğilip bükülmesi, ince yöntemlerle kuralların gerektiğinde ihlal edilmesi bir zeka ve beceri meselesi olarak kabul görür oldu toplumda.

Kuralları çok takmama, her şekilde işini yürütme hinliği, pusuda bekleyen Ortadoğulu kültürel genlerimizden geliyor belki de. Bu yüzden batı toplumlarının aşırı katı, ilkeli, yasalara ve kurallara uymayı adeta kutsayan toplumsal ve kültürel düzeni, Türk toplumunda espri konusu oldu sıkı sık.

İşte böylesi deformasyonlara da sahip olan topluma sunulan başarı hikâyeleri, o başarının nelere rağmen ve ne şekilde elde edildiğinden bağımsız olarak, her zaman destek görür oldu.

En üstten en alta kadar yalan, yolsuzluk, hırsızlık, sahtekarlık, hemşericilik, particilik, etnik ve inançsal dayanışma gibi deformasyonların ortaya çıkması ve yaygın kabul görmesi, o toplumdaki “toplumsal ekolojik yapının” bunlara uygun zemin oluşturduğu gerçeğini de ortaya koyuyor.

Eylemlerle söylemlerin asla uyuşmadığı; yalan, sahtekârlık ve kişisel çıkarların her şeyin önünde ve makbul görüldüğü toplumlarda dürüst ve ilkeli olmak içi boş, prim görmeyen demode nitelikler haline geliyor. 17-25 Aralık 2013’de ortaya saçılan ses kayıtları ve delillerin mevcut iktidarı götüreceğini zannetmek, (bu ele aldığımız nitelikleriyle) toplumu yeterince tanımamak değil miydi?

Toplumu oluşturan tüm resmi ve sosyal kurumlar; aile, okul, ibadethane, bürokrasi, siyaset, kültür ve gelenekler, hepsi (karşılıklı etkileşim ile) bu olumsuz davranışların ortaya çıkmasına ya engel oluyor, ya da izin veriyor ve meşrulaştırıyor. Yozlaşmaya gösterilen bu tarz toplumsal tolerans, yeni yetişen kuşakları da zehirliyor ne yazık ki.

SONUÇ: Toplumu içten içe çürüten bu yoz kültürün yaygınlaşmasından hem tüm bireyler tek tek, hem de saydığım tüm toplumsal kurumlar baştan sona sorumlu; kimse masum değil.

Toplum insani, vicdani ve ahlaki değerlerine sıkı sıkıya sahip çıkmaz ve bunları içselleştiremezse, kendini yönetenler ve devlet örgütü de (güçlerini koruma adına) bu çürümeyi dibine kadar kullanır ve kullanıyor da zaten.

İşgal varsa direniş vardır…

15 Mayıs 1919 İzmir Yunan tarafından işgale uğramıştı. O gün işgalin karşısında ilk direniş Hasan Tahsin’in kurşunu atmasıyla başlamıştı. Bir ülkede işgal varsa, direniş...

Ali AVCU yazdı | Mussolini ve Erdoğan arasındaki benzerlik

1922 – 2007 yılları arasında yaşayan İtalyan asıllı yazar Macciocchi, 1925 yıllarında İtalya’da yapılan seçimlerde faşist Mussolini’nin Ulusal Faşist Partisi, İtalya’da ölülere ve ülkeyi...

Yusuf Fidan yazdı | “NANKÖRLER!”

Geçtiğimiz günlerde medyaya yansıyan üç gelişmeden kısaca bahsedip bunların ortak bir değerlendirmesini yapmak istiyorum. Sosyal medyada Ekrem İmamoğlu'na destek amaçlı 'Her şey çok güzel...

Nilay Atkın ŞENGÜN Yazdı | İSTİSMAR

Her yılın 20 Kasım'ı Dünya Çocuk Hakları Günü. Çocuklarımızı koruyabiliyor muyuz? Dünya’da son 10 yılda cinsel istismara uğrayan çocuk sayısı 280 bin civarında. Dünya Sağlık...

Yusuf Fidan yazdı | Köhne Demokrasimizin Son Kalesi; Seçimler

T.C. Anayasa 2. Maddesi; “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik...