Saray ”himayesinde” adli yıl açılışı

Yapılan bir etkinliğin bir kişi ya da kurumun desteği, gözetimi, koruması ve katkıları ile yapılmasına “himayeli etkinlik” denilmektedir. Örneğin; Cumhurbaşkanlığı himayelerinde panel, sergi ve toplantılar gibi haberleri okuruz medyadan. “Himaye eden ile edilen” arasında bir denklik, bağımsızlık ilişkisi asla söz konusu olamaz. Bu “himayeler” arasına, 2016’dan itibaren Adli Yıl Açılış Töreni ile, koskoca Türk Yargı Sistemi de resmen eklenmiş oldu. Oysa biz demokrasilerde Yargıyı, birbirinin dengi olan ve birbirinden bağımsız üç erkten birisi diye bilirdik!

Bu Adli Yıl Açılış törenine katılmayacağını bildiren, Türkiye’deki tüm avukatların yüzde 87’sini temsil eden 42 Baro’ya cevaben Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bir açıklama yayınladı. Bu metinde “Gönderilen davetiye vesilesiyle Yargıtay’ın siyasi etki altında olduğuna dair ithamlar ile başlayan bir dizi suçlamalar hiçbir insaf ve adalet ölçüsü ile bağdaşmamakta olup, üzüntüyle karşılanmıştır.” değerlendirmesinde bulunuldu. Üzmüşler Yargıtay’ımızı, gel de gülme!

Yargıtay’a göre yargımız siyasi etki altında değilmiş, bunu söylemek “insaf ve adalet ölçüsü ile bağdaşmaz”mış! “Yargının siyasi etki altında olmadığını” ifade eden Yargıtay Başkanlığı, daha neler olsaydı yargının siyasi etki altında olduğunu itiraf ederdi acaba?

Yargının siyasal iktidarın sadece etkisine değil, doğrudan emir ve talimatları altına girdiğinin en net kanıtı bizatihi bu açılış töreninin yeri ve şekli değil midir? Siyasetten ve iktidardan tamamen bağımsız olması gereken yargı erkinin, cübbelerinin olmayan düğmelerini her an iliklemeye hazır vaziyette olduklarını sergilemeleri, tam bağımlı olduklarına yeterli kanıt olmaz mı?

Çağırıldığı halde bu davete icabet etmeme gibi bir tercihi gösterebilecek ve hala o görevine devam edebilecek bir tane yargı mensubu bulunabileceğini söyleyebilirler mi?

YARGIYA SİYASAL TAHAKKÜM NEDEN BU KADAR ALENİ YAPILIYOR?

Ülkemizde Yasama, Yürütme ve Yargı erklerinin tek adam kontrolünde olduğu konusunda kanaat çok yaygın. Kontrolsüz gücün oluşturduğu bu fiili bir durumu iktidarın arzulaması da anlaşılır bir durum.

Ancak bu keyfi ve denetimsiz yönetim imkânını fiili olarak elde etmiş tek adamların, görüntüyü kurtarmak adına da bazı “şekli davranışlarda” bulunması beklenir aslında. Ülkede demokrasi, özgürlükler ve adalet olmadığı halde iç ve dış kamuoyuna karşı bunlar “varmış gibi” göstermeye çalışmaları beklenir mesela.

Örneğin; Cumhurbaşkanı çok kızdığı ve cezalandırılmasını arzu ettiği bir sanatçı, siyasetçi veya aydın ile ilgili kürsülerde yaptığı konuşmalarda yargıya talimat vermek izleniminden kaçınır, ama ilgili adli birimlere uygun kanallardan gerekli mesajlar iletilir ve gereği yaptırılabilir. Ama böyle yapılmıyor, talimatlar tüm toplumun gözü önünde açıktan veriliyor.

Yine örneğin; Yargı kurumu en alttan en üste kadar tam kontrol altına alındığı halde, bunlar olmamış ve Yargı “bağımsızmış” gibi gösterilmek adına, adli yıl açılış töreni asıl olması gereken mekânda, yani 2016’ya kadar olduğu gibi Yargıtay toplantı salonunda yapılabilir ve Cumhurbaşkanı da bu törene iştirak eder. Ama böyle olmuyor, hepsini Saray’ına çağırıyor.

Peki tüm bu dayatmalar, hukuk devleti ve güçler ayrılığı prensiplerinin çiğnenmesi neden bu kadar açıktan ve göstere göstere yapılıyor? Sanırım bir bildikleri var, ondan böyle yapılıyor.

AMAÇ TÜM ADLİ CAMİAYA KORKU VERMEK

Yukarıda yaptığım tespitlere ülke gündemini takip eden her yurttaş tanık oluyor, ancak bu aşırılıklara toplumun büyük kesimi bir anlam veremiyor.

İktidarın hukuksuzlukları ve dayatmaları bu kadar aleni yapmasının çok önemli bir sebebi var; yoğun bir korku ve baskı atmosferi yaratılarak, herkes ve her kesim sindirilerek, iktidara tehdit oluşturmaları ihtimalinin önü baştan kesilmek isteniyor. Bu görüşümün daha iyi anlaşılması için yukarıda verdiğim iki örnek üzerinden devam edeyim tezimi açıklamaya.

“Bunlar hesabını verecekler!” cümlesiyle başlayan, yargıya açıktan talimatların verildiği durumlarda, ortada gerçekte adli bir suç olmasa bile adli birimler derhal harekete geçmek, savcılar soruşturma ve ardından da hemen dava açmak zorunda hissediyorlar. Bu “hesabını verecekler” talimatı bu şekilde aleni değil de el altından gönderilmiş olsa, ilgili birimler yine harekete geçecekler tabi, ama amaç sadece ilgili birimlere değil, tüm topluma ve adli camiaya da o korkuyu vermek.

Yargı mensupları öyle “hukuk devleti, masumiyet karinesi” gibi kitabi safsatalara inanıp, “yargı bağımsızlığı ve yargıç dokunulmazlığı” laflarına güvenip özgür iradeleri ve vicdanları ile kararlar vermeye kalkmasınlar diye talimatlar bu kadar aleni veriliyor.

BU TÖREN YARGITAY’DA NEDEN YAPILMIYOR?

Adli yıl açılış töreninin Saray’da yapılmasının da sebebi tam olarak bu; tören Yargıtay salonunda yapılsa, belki de katılmama inisiyatifi gösterebilecek davetli yargı mensuplarının tümü, eksiksiz bu törene gelmek zorundalar. (Yargıtay gönderdiği emir yazısında bu zorunluluğu açıkça vurguladı zaten)

Bu şekilde onlara; “gel denildiğinde geleceksiniz, ben konuşacağım hepiniz ayakta alkışlayacaksınız, yargı dokunulmazlığı safsatalarına da inanmayacaksınız” mesajı verilmektedir. Tüm yargı mensuplarının kafaları bu konularda netleşsin, kendilerini öyle “bağımsız” filan hissetmesinler diye böyle yapılıyor.

“Hesabını verecekler, önce tazminat sonra ceza” türünden talimatlar hangi sebeple direk toplumun önünde ekranlara veriliyor ise, bu açılış töreni de bu yüzden Saray’da yapılıyor, bu kadar nettir bu durum.

“HÂKİM VE SAVCILAR KORKTUĞUNDA BİR ÜLKE KORKAR ”

Yukarıdaki ara başlık cümlesi, Cumhurbaşkanı’na hakaret iddiasıyla önüne gelen davada “korkmayı reddeden” ve sanığa beraat kararı veren hâkim Aydın Başar’a ait. Balıkesir’den Zonguldak’a, ardından Erzurum’a, oradan da Kars’a sürülen bu onurlu hâkime yaşatılan zulüm, diğerlerine ibret olsun diye yapıldı. Bu onurlu hâkimlerin sayısı keşke çok daha fazla olsaydı diye düşünülebilir. İşte bu tür “arızalar” oluşmasın diye yargıya tahakküm bu şekilde açıktan yapılıyor.

Şu sorularla bitirelim yazımızı;

Hepsi yaşını başını almış, çocuk ve/veya torun-torba sahibi, mesleğinin en üst derecelerine gelmiş hukukçular, şu ahir ömürlerinde mesleklerinin saygınlığı ve onurları adına, neden daha dik bir duruş göstermezler? Bir kamu ya da yargı çalışanı hukukun ve vicdanının gereğini uygulayamıyorsa, onuru ile emekliliğini istemesi neden bu kadar zor gelir?

Bugün ve gelecekte, çocuklarımızın ve torunlarımızın soracakları sorulara, gözlerimizi gözlerinden kaçırmadan; dosdoğru ve gururla yanıtlar verebilmekten daha mı önemli bu geçici makam ve mevkiler?

Eğitimde çöküş

Yazımın başlığını Destek yayınlarından bu günlerde çıkan“Eğitimde Çöküş – İnanç Eksenli Eğitim ve Sonuçları” kitabımın adından aldım. Eğitim nasıl “çökertildi”, yeni öğretim yılına girdiğimiz...

Adli yıl açılışı: Adaletin teslimi

Mevzuata göre adli yıl; her yıl 01 Eylül'den 20 Temmuz'a kadar olan süredir. Adli yıl açılışı Yargıtay Kanununun “Her adli yıl, Ankara'da Yargıtay 1....

Vakıf-Cemaat ve devlet işbirlikleri

İktidarda beşinci dönemini yaşayan AKP hükümetleri, kendilerine taban desteği sağlayan vakıf, dernek ve cemaatlerle “karşılıklı beslenme” esasına dayanan ilişkisini gün geçtikçe perçinledi. Yerel yönetimler...

Bi’ bitmediler

Kripto FETÖ'cüler, Atatürkçülere FETÖ'cü iftirası atmaktan bıkmıyorlar, usanmıyorlar üstelik utanmıyorlar...

Aydın ve Aydınlıların düşmanları

En zeki, akıllı, uyanık, Ateş gibi insanlar çoğunlukla Aydın’dan çıkardı. Hoş hala da öyle… Ondandı, ÖSYM birincilerinin de Aydın’dan olması… Bunun yanında az da olsa, Aydın’da...