Üstelik manevi duyguların istismara en açık olduğu mübarek Ramazan ayında böylesi bir fırsat kaçırılır mıydı? Erdoğan’ın AKP Meclis gurubu konuşmasında bu konuyu yüksek perdeden dillendirmiş olması meselenin siyaseten ekmeğinin bolca yenileceğinin kanıtıydı. Aynı konuyu bir de Devlet Bahçeli’nin gurup konuşmasında ele almış olması, mevzubahis meselenin“gollük pas” olarak değerlendirildiğinin bir diğer kanıtıydı.
Bu laiklik meselesinin gündeme tekrar nasıl düşürüldüğünü kısaca hatırlayalım.
Milli Eğitim Bakanlığı 12 Şubat'ta 81 il valiliğine "Maarifin Kalbinde Ramazan" temalı çok detaylı düzenlenmiş bir etkinlikler rehberi gönderdi. Ramazan ayı boyunca (okul öncesi dâhil) tüm okullarda öğretmenler rehberliğinde düzenlenecek birçok etkinlik içinde cami ziyaretleri de vardı. Bu rehbere, öğrencilerin dolduracağı bir "Cami Ziyareti Gözlem Formu" örneği de eklenmişti. Ayrıca öğrencilerin evlerinde yapılan iftar, sahur gibi ramazana ait ritüellerin kayda geçirilmesini içeren hususlar da vardı. Okullarda dini eğitime gitgide daha çok yerilmesine toplum alıştırılmıştı ancak bu sefer durum, cami ziyaretlerini ve ailelerin özel alanlarını da kapsayacak şekilde hayli genişletilmişti.
ÇEDES: Laik Eğitim Siyasal İslâm’a emanet
Bilindiği gibi MEB 2023’de başlattığı ÇEDES projesi kapsamında, (bakanın “sivil toplum” dediği) tarikat ve cemaatlerle çeşitli işbirliği protokolleri yapmıştı. (Bu konuyu o günlerde yazdığım “ÇEDES: Laik Eğitim Siyasal İslâm’a emanet olunca” başlıklı yazımda değerlendirmiştim, okumak için buraya tıklayabilirsiniz) Çocuklarla topluca cami ziyaretleri ÇEDES kapsamında tarikatlar eliyle yürütülüyordu zaten. MEB’in Ramazan genelgesi çerçevesinde bu tür etkinlikler artık (tarikatlara ek olarak) bizzat ve fiilen okul öğretmenleri nezaretinde de yürütülür hale getirilmiş oldu. Dikkatlerden kaçmasın diye bu çok önemli adımın altını çizmek istedim.
Yine son günlerde, (24 Şubat) İmam hatip Okullarında ÇEDES uygulamaları çerçevesindeki etkinliklerde çocuklara selefilik andının okutulduğu ortaya çıktı. Görüntülerde, IŞİD ve Elkaide bağlantılı Halis Bayancuk’un grubu “Tevhid ve Sünnet Cemaati”nin toplantılarında okutulan “Muvahhiddin Andı” okul önünde öğrencilere okutuluyordu. Çocuklara; “Ülküm: Yükselmek, ileri gitmektir” ifadelerinin kullanıldığı Öğrenci Andı yerine, içinde “Gündemimiz vahiy, davetimiz tevhid ve sünnettir. Dileğimiz: Sıddık, şehit ve salihlerden olmaktır. Ve tekbir: Allahuekber!” ifadelerinin geçtiği Selefi andının okutulduğunu gördük.
Çok büyük çoğunluğun seküler modern Cumhuriyeti benimsediği ve anayasası halen laik olan ülkemizde bu tür eylemlerin gitgide yoğunlaşması toplumda elbette bir takım reaksiyonlara sebep olacaktı ve oldu.
STK’lardan “Bu Bir Fişlemedir" Tepkisi
23 Şubat’ta Kocaeli’de çocuğunun okulunda teneffüs zilinin "Kabe’de Hacılar hu der Allah" ilahisi olarak değiştirilmesine tepki gösteren ve okul müdürü ile tartışan bir veli gece vakti göz altına alındı. “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve özel hayatın gizliliğini ihlal” sebepleriyle gelen gözaltının, Cumhurbaşkanı’nın AKP grup toplantısında konuya değinmesinin ardından gelmesi dikkat çekti! İfade sonrasında koşullu salıverilen veli açıklamasında “yanlış anladılar, okulun tarikat ve dergah gibi bir imaja sokulmasından dolayı tepki gösterdim" dedi.
Okullara gönderilen "Maarifin Kalbinde Ramazan" talimatının laiklik ilkesine aykırı olduğunu belirten 19 sivil toplum kuruluşu uygulamayı eleştirdi. TMMOB, TBB, DİSK, KESK ve Eğitim-Sen'in aralarında bulunduğu sivil toplum kuruluşları, dijital ortamda her hafta öğretmenler ve okul idarecileri tarafından doldurulması istenen "Ramazan Etkinlik İzleme Değerlendirme Formunu", "fişleme belgesi" olarak nitelendirdiler.
MEB'in uygulamasına tepki gösteren, aralarında akademisyen, yazar ve Çok büyük çoğunluğunun ülkemizgazetecilerin bulunduğu 168 isim "Laikliği birlikte savunuyoruz" başlıklı bir metin yayınlayarak uygulamaya karşı çıktılar. Yazar ve akademisyenler özetle, "Laik eğitimi, laik hukuk düzenini ve laik kamusal hayatı adım adım ortadan kaldırmaya yönelik hamleler ivme kazanmıştır. Bu hamleler; laik cumhuriyeti savunanların “suçlu” gibi cezalandırılmasına kadar gelmiştir. Laikliği savunmak suç değildir. LAİKLİĞİ birlikte savunuyoruz! Karanlığa teslim olmayacağız! Şeriatçı dayatmaları reddediyoruz" dediler.
Laikliği Savunanlara Erdoğan’dan “Bir Kısım Yobaz!” Tepkisi
Ekonominin iyice sıkıştığı, gündemin lehlerine bir şekilde döndürülmesi zaruretinin elzem olduğu bu dönemde Cumhur İttifakı liderleri bu tartışmaya doğrudan girdiler. 24 Şubat'taki Meclis Grup toplantısında Bahçeli MEB’in genelgesini savundu. "Laikliği birlikte savunuyoruz" başlıklı bildiri ile ilgili "bana sorarsanız bu 168 kişiyi yan yana üst üste koyup toplasanız bir insan bile etmez" dedi.
25 Şubat'ta partisi AKP’nin meclisteki grup toplantısında konuşan Erdoğan da Milli Eğitimin talimatına gösterilen tepkileri (tam da beklendiği gibi) ‘inanç düşmanlığı’ eksenine taşıdı ve laiklik bildirisine imza atanları "nesli tükenmekte olan bir kısım yobaz" olarak tanımlarken gurup salondan "laiklik kalksın" sesleri yükseldi.
Erdoğan konuşmasında çok sert çıktı; " Hayırdır çocuklarımızın namazı, orucu öğrenecek olması sizi neden rahatsız ediyor, ramazan süslemesi yapması, tenefüste cıvıl cıvıl hep bir ağızdan ilahiler söylemesi sizi neden rahatsız ediyor? Bunlar noel süslemeleri yapılınca rahatsız olmazlar, güya Cadılar Bayramı kılıfı altında saçmalıklar sahnelenirken rahatsız olmazlar, çocuklarımızı alkol, uyuşturucu, sigaraya özendiren her türlü sapkınlık şarkılarından rahatsız olmazlar. (…) İthal projeleriyle, ithal ideolojileriyle kirlenmiş zihinleri, çirkin ve çirkef bildirileriyle kimse bize parmak sallayamaz. " dedi.
“Laikliği Savunmak Değil Yıkmaya Çalışmak Suçtur”
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin "Laikliği Birlikte Savunuyoruz" başlıklı bildiriye imza atan isimlere dava açtıklarını söyledi. Tekin; “Bu totalitarizmin entelektüel düzeyde vücut bulmuş hali. Türkiye'de kimsenin anayasayı yorumlama tekeli yok. Davamızı açtık, kimin gerici olduğunu göreceğiz” ifadelerini kullandı.
Bakan bildiriyi “yüzde 99'u Müslüman olan bir toplumun dini inançlarına hakaret” olarak niteledi ve ”hakaret ile muhatap olan herkes yargıya başvurmalı" dedi. Oysa kendisi de (okuyan herkes gibi) bildirinin başından sonuna kadar inanca ve inançlılara yönelik bir cümle taşımadığını biliyordu. Bildiri metnine göre imzacıların hedefinin, anayasa güvencesinde olan laiklik ilkesine rağmen "laik eğitim, laik hukuk ve laik kamusal düzenin adım adım ortadan kaldırmak istenmesi” olduğu çok açıktı.
Öyle bir noktaya getirdiler ki ülkeyi; mevcut anayasal düzeni savunmak suç, (anayasal güvenceye rağmen) bu ilkeler yokmuş gibi ülke yönetmek meşru oldu. Diğer bir ifadeyle; Anayasa’da değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen laikliğin kaldırılması için TBMM’de slogan atmak serbestken, bu anayasal güvencenin savunulması “yobazlık ve totalitarizm” oluyor ve üstelik cezai takibata uğruyor! Suç “meşru” olurken anayasa savunusu “suç ve yobazlık” sayılıyor. Durumu idrak edebilmek için başka izaha hacet kalıyor mu?
Bakan Tekin’in Laiklik Anlayışı Epey Değişik!
Bu ülkenin belki de gelmiş geçmiş en ideolojik bakanı olduğu söylenen Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in idrakindeki “laiklik” anlayışı ile, anayasamızda da yer bulan evrensel laiklik kavramı arasında hiç benzerlik yok. Nitekim bu gerçeği Tekin “kendi icat ettiğin bir laikliği bana dayatıyorsun” diye açıklıyor.
Yusuf TEKİN’in laiklikten ne anladığını, yine onun beyanlarına bakarak anlamaya çalışalım. Kasım 2024’de Batman'da düzenlenen AKP İl Kongresi'nde Tekin; "Sizin laiklikten anladığınız şey ile benim laiklikten anladığım şey aynı değil. Sen laiklikten, Müslümanların inanç özgürlüğünün prangalar altına alınmasını yasaklamasını anlıyorsun. 1940'lı yılları hatırlayın, camilerin kapısına kilit vurmak, camileri ahıra çevirmek, vatandaşın Kur'an-ı Kerim öğrenmesini yasaklamaktır " diyor.
Tüm beyanlarından ve uygulamalarından anlaşılıyor ki, laik anayasamıza rağmen şeriat anlayışının meşrulaştırılması, tüm eğitim gençliğine ve topluma inanç eksenli yaşam dayatılması bakan Tekin’in “laiklik” anlayışına aykırı değilmiş, laikliği biz yanlış anlıyormuşuz!
Özü itibarı ile inançlar konusunda devletin nötr (tarafsız) olması gerekliliğini öngören laiklik ilkesinin, (siyasetinin merkezine inanç eksenli kutuplaştırmayı koyan) AKP’nin hiç işine gelmeyeceği su götürmez bir gerçekliktir. Laiklik ilkesi gereği devletin tüm dinlere eşit mesafede durması gerekliliğini çok iyi bildikleri halde bunu görmezden geliyorlar. Laikliğin esası ve özü siyasetlerine uymadığından bu durumu topluma “dine ve inananlara düşmanlık” gibi sunuyorlar.
Konu içeriği hayli kapsamlı olduğundan yazıyı burada bitiriyorum. Bir sonraki yazımda devamla, laiklik kavramının ve sözcüğünün uzun süreçte nasıl yıpratıldığı ve kriminalize edildiği, siyasal İslam’ın laikliği neden tehlikeli gördüğü, Milli eğitim Temel Kanunundaki laiklik esası gibi konuları açmaya devam edeceğim.