Madenci ailesinin yanında olan avukatlar tutuklandı

Çağdaş Gökbel/Antalya

Popüler figürlerden uzaklaşıp, hayatın gerçek yüzlerine ulaşmak istiyorum. Yaşamı var eden gizli kahramanlarla görüşüp gerçeğin sizlerden saklanan yönlerini ortaya çıkarmak için çabalıyorum. Röportaj dizimizde: Avukat, öğrenci, çevirmen, akademisyen ve genç siyasetçiler yer alacak. Özellikle genç olmalarını tercih ediyorum. Türkiye’de bir yerlere gelmek için yıllarca bekletilen nitelikli tüm gençlere ses olabilmek için. Röportaj dizimizi değerli okurlarımızın takdirine sunarım.

Çağdaş Gökbel’in Toplumsal Haber okurları için hazırladığı ‘Hayatın içinden’ röportaj serimizin ilkini yayınlıyoruz. Röportajın ilk bölümünde genç avukat Emin Arın Atabek ile Soma davasını ve Hukukun geleceğini konuştuk.

Sınıflı toplumlarda Adalet kavramının sorgulanması gerektiğine dikkat çeken Atabek, Soma davasında avukatların tutuklanarak ve çeşitli saldırılara maruz kalarak yıldırılmaya çalışıldığına dikkat çekti.

Soma duruşmalarını takip eden en genç avukatlardan birisiydin. Karar günü de oradaydın ve bu tarihi günün en yakın tanıklarındansın. Salonda yaşananları ve o günkü atmosferi anlatır mısın?

Sorulara geçmeden kısa bir şey söylemem gerektiğini düşünüyorum. Gerçekten medyanın bugünkü hali göz önüne alındığında hala topluma faydalı bir iş yapabilme çabasının çok değerli olduğunu söylemek istiyorum. Bu nedenle senin şahsında kamu yararı adına haber yapma kaygısını içinde taşıyan, mesleğini bu çerçevede icra eden ya da çeşitli sebeplerle bunu gerçekleştiremeyen tüm basın emekçilerine ve bu fırsatı sağlayan Toplumsal Gazetesi’ne teşekkür ediyorum.

“Meslektaşımıza bu davayı neden takip ediyorsun diye soruldu”

İzninle karar günü izlenimlerimi aktarmadan önce önemli gördüğüm birkaç hususa değinmek istiyorum zira söyleyeceklerim aslında karara giden süreci anlamaya da yardımcı olacaktır. Öncelikle röportajı okuyan insanlarda yanlış bir kanı oluşmaması adına belirtmem gerekiyor. Çok büyük bir dava dosyasından söz ediyoruz. Bu dosyanın üstesinden gelmek kolektif bir çalışma olmadan mümkün değildi. O yüzden şahsım adına bu süreçte çoğunlukla öğrenciliğime ve stajyerliğime denk geldiği için bir izleyici, dayanışmacı olarak bulundum. Dolayısıyla dosyanın yükünü çekenin, davanın öznelerinin her birinin adını saymaya yerimizin yetmeyeceği üstat meslektaşlarımız olduğunu vurgulamam gerekiyor. Soruna dönersem dört sene önce bu olay gerçekleştiğinde İzmir’de henüz hukuk fakültesinde öğrenciydim ve genelde dışarıdan takip edebilmiştim. Tabii çok acı bir bilançoydu ve haber duyulur duyulmaz ülkenin dört tarafından insanlar yardıma gitmişti. Bunun yanında gönüllü avukatlar da yardımcı olabilmek adına Soma’ya gitmişti. Tam da bu noktada avukatlar adeta bu dayanışmalarının cezası ödetilircesine polis tarafından işkenceye maruz kaldılar ve bir meslektaşımızın bu sebeple kolu kırıldı. Bu kadar ağır bir bilançonun üzerine bir de dayanışmaya, yardıma gidenlere yapılan bu muamele toplumda da ciddi bir öfke yarattı ve biraz da bu duyarlılık sayesinde şirket patronu ve yöneticileri tutuklandı. Açıkçası dava açıldıktan sonraki süreçte de benzer olumsuzluklar devam etti. Mesela iki senedir davayı yürüten, dosyadaki detaylara hakim olan mahkeme heyeti değiştirildi. Tıpkı diğer arkadaşlarımız gibi davaya büyük emek veren başından beri madenci aileleriyle birlikte bu mücadeleyi yürüten bir meslektaşımız tutuklandı. Hukuki dil kullandığıma bakmayın aslında rehin alındı. Düşünebiliyor musunuz meslektaşımıza “Soma Davası’nı niçin takip ediyorsun?” diye soruldu. Bir avukata “Neden avukatlık faaliyeti yapıyorsun?” diye bir soru sorulabilir mi? Düşününce akıl alır gibi gelmiyor ama yaşadığımız pratik maalesef bu kadar çarpıcı durumda. Biraz uzattığımın farkındayım ama bu noktaları atlamamamız gerekiyordu. Normalde 9 Temmuz’da bu kararın çıkmasını bekliyorduk ama mahkemede bir sürprizle karşılaştık. Gerçi koskoca dava süreci göz önüne geldiğinde sürpriz demek doğru olur muydu bilmiyorum ama heyet salona geldiğinde üye hakimlerden birinin rahatsızlandığı ve bu sebeple kararın 11 Temmuz’a bırakıldığı açıklandı. Önceden haber verme ihtiyacı bile duyulmadı yani. Onlarca insan dışarıda, aileler avukatlar içeride karar beklerken böyle bir durumla yüzleştik. Açıkçası karardan önce Mart ayında yaklaşık bir senedir beklediğimiz savcının esas hakkında mütalaasını dinledikten sonra bu heyetten adaletli bir karar çıkabileceğini düşünmüyorduk maalesef düşündüğümüz gibi de oldu. Nitekim Türkiye’deki yargı pratiği aslında bu tarz toplumsal davalardaki klasik refleksini tekrarlamış oldu. Bu sebeple karara şaşırdığımızı söyleyemeyeceğim. Sonuç olarak ortada 301 insanın ölümü söz konusuyken sorumlular hak ettikleri cezaları almadıkları gibi adeta ödüllendirildiler. Karar açıklandıktan sonra ailelerin adaletsizliğe öfkesine tanık oldum. Gözlerindeki acıyla karışık öfkenin içinde bir yandan da adalet için sonuna kadar mücadele edeceklerine dair kararlılığı da gördüm. Böylesine kapsamlı büyük bir davada patronlar aleyhine çıkabilecek büyük cezalar daha sonra benzer davalar için emsal teşkil edebilirdi. Bu nedenle de mahkeme heyetinin amiyane tabirle bu işten sıyrılmak adına sorumluluk almaktan kaçındığını düşünüyorum.

Türkiye’deki siyasi gelişmeleri dikkate aldığında hukuk düzeninin geleceğini nasıl görüyorsun?

Bu soruya teknik bir cevap vermek benim açımdan zor sanıyorum. Ama şunu diyebilirim ki kesinlikle yeniyi inşa etmeye ihtiyacımız var. Klişe diyenler olacaktır ama hukuk dediğimiz mekanizma sınıflı bir toplumda adaleti sağlamaktan kesinlikle uzak bir araç. Hukuk ve adalet tamamen birbirinden farklı kavramlar. Hukuk sisteminin kendisinin ileri bir tarihte düzeleceğine dair iyimser düşüncelerden kendimizi arındırmamız gerektiğini düşünüyorum. Önce kendimize dürüst olalım. Kırılan bir vazoyu yapıştırmaya onu eskisi gibi yapmaya çalışmamızın boşa kürek çekmekten farkı yok. Türkiye’de adaletsizlik yakın bir dönemde örneğin son 15-20 senelik bir kesite denk gelen bir alıkanlık değil. Önceden de bu durum vardı ama zannediyorum bu kadar çıplak bir şekilde kötü ve çarpıcı değildi. Şimdilerde daha geniş bir toplumsal kesim adalete ve onun ‘sağlayıcısı’ yargıya güvenmediğini ifade ediyor. Ben bunu önemsiyorum zira sorunun başında bahsettiğim ‘yeniden inşa’ meselesi tam da buraya denk düşüyor. Örneğin yeni adliye binaları yaparak, –zaten inşaattan da anlamam- daha ‘nitelikli’ hakim-savcılar yetiştirerek ya da hukuk fakültelerinin sayısını artırarak adaletin tesis edilebileceğini düşünmüyorum. Ha bunları yaparsak birtakım iyileşmeler birtakım düzelmeler görülebilir mi? Elbette bu mümkün. Lakin hastalık belliyken ve bana göre ölüm gerçekleşmişken durumu kurtarmak adına biraz makyajlama yapmanın sorunu kökünden çözmeyeceği de aşikâr. Bu sebeple toplumdaki adalet talebini toplumla birlikte düşünerek, onlarla birlikte üreterek kısacası Yeni’yi onlarla kurarak sağlayabileceğimizi düşünüyorum. Dolayısıyla hukuk düzeninin geleceğiyle ilgili tasavvurumuzu daha da genişletecek olursak bence hayatın bütün alanlarında bir değişim söz konusu olmadan söz konusu hukuk düzeninin de var olan durumun daha olumsuzunu vadetmekten başka bir hüneri olabileceğini düşünmüyorum.

Bu ülkede gençseniz pek çok zorlukla karşı kaşıyasınızdır. Ben bunu genel olarak toplumdaki yaşlılar oligarşisinin işgali olarak görüyorum. Gençler maalesef kendi üretim alanlarında en verimli oldukları çağlarda, layığıyla kendilerine yer bulamıyorlar. Hukuk fakültesinden yeni mezun olmuş, gerçekten kabiliyetli ve liyakat sahibi bir genç ne gibi zorluklarla karşılaşıyor?

Aslında bir önceki soruya verdiğim cevaptakine benzer şeyler söylemiş olacağım ama şöyle özetleyebilirim.

Türkiye’de bir zamanlar hakkaniyeti oldukça tartışmalı olan ‘liyakat’ meselesinin tamamen ortadan kalktığını düşünüyorum. Bence buna mutlu olabiliriz zira artık ‘liyakat’ konusu bir tartışma alanı değil. İşin ironik tarafını kenara koyacak olursak sadece hukuk alanında değil bütün alanlarda inanılmaz bir çürüme söz konusu. Bir insanın kendi alanında üretim yapabilmesinin koşulu örneğin bir yerde tanıdığının olması ya da belli bir yaşa gelmiş ‘tecrübeli’ olması kolaycılığıyla açıklanabilir şeyler değil. Mesela bizim alanımızda dört sene okuyup mezun oluyorsunuz bir sene boyunca zorunlu staj görüyorsunuz avukatlık yapabilme hakkına sahip olabilmek adına. Bu arada bu bir senelik süreçte de sigortasızsınız. Yani hiçbir güvenceniz yok esasen. Stajı bitirince de dertleriniz bitmiyor açıkçası. Bu kez de artık şirketleşmiş büyük hukuk büroları arasında kendinizi var etmeye çalışıyorsunuz. Bir tercih yapmanız gerekiyor. Özellikle büyük şehirlerde kendiniz bir büro açmak isteseniz önemli bir sermayeyi gözden çıkarmanız lazımken bunu yapacak olanağınız yoksa da piyasa koşullarında düşük ücretlere razı olmak ‘esnek’ çalışma dedikleri uzun süreli bir şekilde çalışmaya katlanmak zorundasınız. İşin doğrusu bu durumda adlı adınca işçi avukat oluyorsunuz. Bu durum da hem mesleğin kalitesini etkilemekle kalmıyor yukarıda bahsettiğimiz adalet mekanizmasına da ciddi zararlar veriyor. En başta avukatın bağımsız olabilmesi halini ortadan kaldırıyor. Bu yüzden İnsanlar haklı olarak geleceklerini teminat altına alabilmeye odaklandığı için toplumun adalet talebi de ortada kalıyor ve birtakım gönüllü avukat grupları, dernekleri vs. dışında bu yükü sırtlamaya niyetli kimse olmuyor. Tabii bunun yanında bir kısım baroyu tenzih ediyorum ama barolar da üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiyor. Meslektaşların özlük hakları, mesleğin geleceği vb. konularda kayda değer bir yol haritası, program göremiyoruz. Üstelik çoğu zaman barolar bir statü aracı gibi kullanılıyor. Dolayısıyla meslek örgütünden ziyade adeta bir sosyal kulüpten hallice bir durumda oluyorlar. Keza üniversitede akademisyen olmak istediğiniz takdirde de oraya özgü zorluklarla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bir akademisyenin belki de en önemli niteliği diyebileceğimiz üretkenlik meselesi için özgür bir ortamı yok. Her şeye rağmen bunu yapmaya çalışsanız önünüz kesiliyor. Ezkaza daha önceki yıllarda girmişseniz ve asgari etik değerlere sahip biriyseniz bile bu süreçte tırpanlanabiliyorsunuz. Kısacası egemen paradigmanın dışında bir alanda kendinizi var edebilmenize izin verilmediği gibi bulunduğunuz alanda kalabilme şartı olarak da belirlenen kurallara boyun eğmeniz isteniyor. Dolayısıyla böyle bir ortamdan da bilimsel, kamu yararına bir işin çıkma ihtimali olmuyor.

Üniversitelerin hukuk fakültelerini tercih edecek olan gençlere neler tavsiye edersin?

Kendim de genç kategorisine girdiğim için açıkçası gençlere tavsiye verebilecek bir pozisyonda olduğumu düşünmüyorum. Fakat şunu söyleyebilirim; her geçen gün yapılması daha da zorlaşan, üzerindeki baskı sürekli kılınmaya çalışılan bir meslek grubundan söz ediyoruz. Bilhassa avukatlık için söylüyorum bunu. Tabii fakülteden mezun olanlar sadece avukat olmuyor malum. Kimisi hakim-savcı olabilmek için sınavlara giriyor, kimisi akademisyenlik için kendini zorluyor. Az önce çokça bahsettik tekrara düşmemek adına detayına girmiyorum. Bu sebeple söz konusu sürecin de zorluğu göz önüne alınırsa belki de bu konuda söyleyebileceğim tek şey insanların böylesine önemli bir alanda yer almaya karar verdiklerinde vicdanlarıyla hareket etmeleri yönünde olabilir. Tek başına bunun yetmeyeceğinin farkındayım. Ama diğer meseleleri çözebilme hususunda bu adımın belki küçük ama önemli olacağını düşünüyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.