Anayasa’da Cumhuriyetin Niteliklerinin sayıldığı 2’nci maddesinde Laiklik ilkesine de yer verilmiştir. Öyle ki bu ilke; devletin değiştirilmeyen ve değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen temel niteliklerindendir.

Ancak bu ülkede hiçbir zaman gerçek anlamda bir Laiklik uygulanmadı.

Çünkü bütçe yasalarıyla 1927’den bu yana merkez teşkilatı içinde yer verilen bir Diyanet İşleri Başkanlığı’nın olduğu bir ülke laik olabilir mi?

Olamaz...

Bu teşkilat, 1950’den itibaren de giderek bütçe ve kadro anlamında genişleyerek, günümüzde ise 144 bin 250 kişilik kadrosu ve 8,3 milyarlık bütçesi ile yatırımcı bakanlıkların bütçesini bile dörde katlamış durumdadır.

Bu devasa büyüme AKP iktidarları döneminde oluşturuldu.

Yani Cumhuriyet’ten bu yana tüm kurum ve kurallarıyla hiçbir zaman tam uygulanmayan Laikliğin eksik gedik uygulanışına bile tahammül edemiyordu AKP’giller...

İktidara gelir gelmez, Laikliğe öldürücü darbeler vurmaya başladılar.

İlk saldırı, türbanlı eşleriyle resmi törenlere katılmakla başladı.

Ardından Y-CHP’nin Sorosçu lideri Kılıçdaroğlu’nun da ön açmasıyla Üniversitelerde Türbanın serbest bırakılması geldi.

Daha o günlerde bunun Ortaçağcı bir din devletine gidişin ilk adımları olduğunu, türbanın özgürlük değil kadını esareti olduğunu söyledik. Yine türbanın masum bir talep değil, siyasal İslam’ın, (şeriatın) bir simgesi olduğunu vurguladık.

Fakat bazı ajan-provokatör Sevrci sahte sollarla, bir kısmı da bilim ve bilinçten yoksun zavallılar, “inanç özgürlüğü” zırvalamalarıyla bu ortaçağcı gidişe çanak tuttular, destek oldular.

Sakallı yüzlerine bez bağlayarak Türban eylemi yapanları desteklediler, açlık grevi yapanları ziyaret ettiler, imza topladılar.

Anayasa Mahkemesine başvuru yaptılar.

Anlayacağınız, ortam Ortaçağcılar açısından müsaitti.

Saldırdılar ha saldırdılar...

Kamu’da, yargıda, ilköğretimde bile serbest bıraktılar türbanı.

Bununla da yetinmediler, Milli Savunma Bakanlığınca çıkartılan bir gece yarısı talimatıyla Ordu’da da türbanı serbest bıraktılar.

Bu girişimlerin hepsi yürürlükteki mevzuata, yani başta Anayasa olmak üzere 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa tamamen aykırıydı.

Ama yasa, hak, hukuk dinleyen kim?

Artık adamlar yönetmelik, yasa falan çıkarma gereksinimi duymadan; kararnamelerle, talimatlarla devlet yönetmeye başladılar.

Meclis, hiçbir işlevi olmayan 600 asalağın toplandığı, iktidarı ile muhalefetiyle geyik çevrilen, hukuksuzluklara meşruiyet kazandırılan ahbap çavuşlar ortamına dönmüş durumda.

Dolayısıyla, MSB’nın talimatıyla gerçekleştirilen, Türk Silahlı Kuvvetlerinde “türbanla kamu hizmeti”, “türbanla eğitim hizmeti” verilebileceği uygulamasına karşı yine iş bize düştü.

22 Şubat 2017 günü verilen talimat; Anayasa’nın 2, 4, 5, 24 ve 174’üncü maddelerine açıkça aykırı olması nedeniyle Danıştay’a iptal davası açtık.

Çünkü Anayasanın 2’nci maddesinde; Laiklik ilkesinin devletin temel ilkesi olduğu,

4’üncü maddesinde de bu ilkenin değiştirilemeyeceği,

24’üncü maddesinde; kimsenin Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemeyeceği ve kötüye kullanamayacağı,

174’üncü maddesinde de; Anayasanın hiçbir hükmünün, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden, inkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı öngörülmüştür.

Başka bir anlatımla, Anayasa, Din ve Vicdan Hürriyetini korumaya almıştır.

Dolayısıyla Anayasa’nın 70’inci maddesinde öngörüldüğü gibi; kamu hizmetine alınmada görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayrım gözetilemez. Başka bir anlatımla, kamu hizmetine alımlarda, kişilerin dini inançları veya inançsızlıkları göz önünde bulundurulmaz.

Anayasanın 10’uncu maddesinin son fıkrasına göre de; Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Yine 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 7/1 maddesine göre de; Devlet memurları görevlerini yerine getirirlerken dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep gibi ayırım yapamazlar.

İşte bu kurallara dayanarak HKP adına Danıştay önünde iptal davamızı açtık.

2010 Referandumu ile AKP’nin hukuk bürolarına dönüştürülen yargıdan böylesi hassas bir konuda iptal kararı alabilmek çok kolay değildi elbette. Ama bu açık hukuksuzluklarla mücadele ederek tarihe not düşmek de gerekirdi.

Bir de ne görelim; “İnsani ve mesleki onurunu görevinden alınmaya tercih eden bir yiğit hukuk kadını”, Danıştay Savcısı çıktı karşımıza…

Dava dosyasına, dava konusuyla ilgili olarak koyduğu düşünce yazısında;

Her ne kadar davalı idarece, düzenlemenin dini inanç ve ibadet hürriyetini güvence altına alarak, kadın personele istemesi halinde belirli şekil ve şartlar altında başını kapatma özgürlüğü tanıdığı belirtilmekte ise de; idarenin düzenleme alanının kamu hizmetinin gerekleri ve kamu yararıyla sınırlı bulunması, kamu hizmetinin ana ilkelerinden olan tarafsızlık ilkesinin idarece öncelikle gözetilmesinin gerekmesi nedeniyle, kamu hizmetini yürütmekle yükümlü bulunan ve bu statüye girerken belirli ilkelere uymayı kabul eden kamu görevlilerinin, din ve vicdan hürriyetinden bahisle dinsel mensubiyetlerini öne çıkarmalarına olanak sağlayacak şekilde kural getirilmesi, Anayasanın 2. maddesinde yer alan 'laiklik ilkesi' varlığını korudukça, hukuken kabul edilemez.

Din ve vicdan özgürlüğü bağlamında kamu personelinin dinsel aidiyetini göstermesine imkan tanınmasının; kamu görevini yerine getirirken ne kadar tarafsız davranırsa davransın, hizmetten yararlanan kişilerde şüpheye yol açabileceği ve bundan da kamu hizmetinin zarar göreceği açıktır.

Belirtilen nedenlerle, dava konusu düzenlemenin iptali gerekeceği düşünülmüştür.” diyerek; laik Cumhuriyet ilkelerine ve evrensel hukukun insancıl kaidelerine bağlı hukuk insanlarının tek tük de olsa var olduğunu bize gösterdi.

Danıştay Savcısının bu görüşü Danıştay heyetini bağlamaz ve kararın bu yönde çıkacağının garantisi yok, elbette.

Ama bu bile her türden gericiyi ve hatta bazı Sevrci sahte solcuyu saldırıya geçirmeye yetti.

Neymiş; “başörtüsünü dokunulmaz bir hak olduğu Anayasaya yazılmalı”ymış (sanki Anayasa bakkal defteri de...), “Atanmışlar iktidarı yeniden ele geçiriyor”muş, (sanki devlette atama kalkmış ya da tüm seçimler eşit, adil ve dürüst yapılıyor da...), “Devleti Danıştay mı yönetiyor”muş, 28 Şubat zihniyeti başörtüsü yasağını geri getiriyor”muş...

Ne diyelim; AKP’gillerin deyimiyle, “uzaya dört şeritli yol yaptık” deseler çılgınca alkışlayacak bu adamların, gerçek inanç özgürlüğü, bilimsel düşünme gibi bir derdi yok ki...

Onların Laiklik olmayınca aklın, bilimin, tekniğin, demokrasinin ve özgürlüğün olamayacağını kavraması da mümkün değil.

Oysa her yurttaş; yer, içerken olduğu gibi, dinî ve manevî ihtiyaçlarını giderirken devlet ya da şahıs karışmasına uğramamalı. Din, insanlarımızın özel hayatı içinde kalan bir konu olmalı. Kamu düzeni, aklın, bilimin ve insanî değerlerin kaynaklık ettiği kurallarla sağlanmalı.

Yani gerçek laiklik böyle uygulanmalı.

İşte bu nedenle de laikliği kazanmalı ve gerçek anlamda uygulanmasını sağlamalıyız.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.