* "AKP, Ankara ve İstanbul'u kaybederse Erdoğan gider" gibi söylemler seçmeni korkutmaktan başka bir işe yaramaz. Korkan seçmen gider yine AKP'ye oy verir."

* 24 Haziran öncesi Muharrem İnce'nin Ankara, İzmir ve İstanbul'da yaptığı dev mitingler AKP seçmeninin gözünü korkuttu. Onlar da gidip AKP'ye ve Erdoğan'a oy verdi."

* Muhalefet halkı ekonomik krizle korkutmamalı. Korkan halk gider AKP'ye oy verir.

Yukarıdaki cümlelerin ilk ikisi çok başarılı iki gazeteci dostlarımın 31 Mart 2019'da yapılacak yerel seçim ile 24 Haziran'da yapılan genel seçime dair değerlendirmeleri.

Sonuncusu ise nerede duyduğumu/okuduğumu hatırlamasam da defalarca duyup okuduğum bir tespit. Gerçekten her 3 cümlenin de doğruluk payı var. Ancak bunun bir de ötesi var.

Gelin biraz bunun ötesine geçmeye çalışalım.

Aslında ilk iki tespit biraz, muhalefetin ancak 'AKP seçmeninin rehavete düşmesi halinde kazanabileceği' anlamını da içinde taşıyor.

Yani, AKP seçmeni 'bizimkiler zaten kazanır' ya da 'bizimkiler kazanır zaten,, ama oyları biraz düşsün de burunları da az sürtülsün' duygusu ile hareket ederse muhalefet anca seçimi kazanabilir. Aksi durumda mobilize olmuş bir AKP seçmeni karşısında seçim kazanmak pek mümkün değil.

Üçüncü tespit ise, muhalefet partilerinin mevcut iktidar (AKP) kadar ülkeyi yönetemeyeceği, en azından ekonomiyi yönetemeyeceği ön kabulüne dayanır.

Oysa gerçekten siyaset tam da bu noktada başlıyor. Aslında siyasetin toplumu ikna konusunda elinde iki önemli enstrüman var. Buna daha önce başka yazılarda da değinmiştik.

Birincisi; beklenti yaratmak,

İkincisi ise; Korku salmak.

Yukarıda değindiğimiz 3 tespitte aslında 'korku ile ikna' metodunun sonuçlarına dair tespitler. Ve her 3 durumda da AKP kazanıyor!

Öyleyse yapılacak şey çok basit: Beklentiyi yaratabilmek. Yani, umut olabilmekte.

İnsan korktuğu zaman 'en güçlünün' yanına yaklaşır. Toplumlar da öyle.

Ortada korku iklimi varsa, bu durumdan AKP'nin kazançlı çıkması çok doğal. Korkuya sebep olan tehdit algısı dışarıdan geliyorsa, 'en güçlü' olanın yanına yaklaşarak kendini korumaya almak istiyor toplum. AKP'nin de sık sık 'dış güçler', 'şer odakları', 'karanlık mahfiller' diyerek dışarıdan gelen bir tehdit algısı yaratması tam da bu nedenle.

Peki korkunun kaynağı 'güçlü olanın' yani, iktidarın kendisiyse toplum bu durumda ne yapar?

Eğer o korkuyu yenmesine neden olacak bir umut ışığı varsa oraya doğru yürür. Eğer o ışık yoksa kerhen de olsa yine korktuğuna biat eder.

Cebir kullanma tekelini elinde bulunduran devlet, eğer parti devleti haline gelmişse, o parti korkutma konusunda herkesten ve her şeyden daha güçlü konumdadır.

Peki muhalefet bu durumda ne yapacak?

Sürekli korku ve tehdit algısı altında yaşayan bir toplum bir süre gücün etrafında kenetlenerek bu korkularını yenmeye çalışsa da aslında korkunun kaynağının ortadan kalmasının en doğru yöntem olduğunu da içten içe bilir.

Peki AKP toplumu hangi korkularla teslim alıyor?

Örneğin muhafazakar seçmeni, "Biz gidersek tüm kazanımlarınız ellerinizden alınır. Yeniden başörtülü kızlarınız okul kapılarından geri döner" diyerek. Ya da, "Biz gidersek minarelerde ezan susar" diyerek.

Örneğin 16 yıldır borçlandırarak refah düzeyini 'görece' yükselttiği kesimleri; "Biz gidersek kriz çıkar, faiz fırlar. Krediyle aldığın ipotekli evini, arabanı kaybedersin" diyerek.

Örneğin milliyetçi seçmeni, "Biz gidersek bu ülke bölünür. Türkün son devleti yıkılır" diyerek.

Bu konuda aslında AKP'nin yardımcıları da yok değil. Toplumun marjinallerinin, mutedilleri teslim alması en çok da AKP'nin işine yarıyor.

Laiklik kaygısını aşan ve muhafazakarların kimi kazanımlarını hedef alan açıklamalar, mevcut ekonomik durum hakkında var olandan daha karamsar ve gerçek dışı tablolar çizenler ve Kürt milliyetçi çizgisinin zaman zaman yaptığı anlamsız çıkışlar AKP'nin bu korkuları sürekli diri tutmasına yardımcı oluyor.

Bu durum belki biraz da, medyanın artık tamamen iktidarın tekelinde olmasından kaynaklanıyor.

Mutedil bir muhalif sese ekranlar ve gazete sayfaları kapatılınca, en marjinal, en radikal söylemlere sahip olanlara ekranlar ve sayfalar açılıyor. AKP'nin de tam istediği şey bu aslında.

Yoksa siz zannediyor musunuz ki, tüm Kemalistler Atatürk için 'Benim ilahım' diyor, ya da tüm muhafazakarlar ülkedeki bütün okulların imam hatip yapılıp kız çocuklarının da 9 yaşında evlendirilmesini istiyor!

Böyle bir toplum yapısı yok.

Bunca dayatmaya rağmen ülkenin muhafazakar mahallelerinde bile Kadir Mısıroğlu ve türevleri hala marjinal figürler.

Öte yandan bu ülkenin laik Kemalist kesimlerinin büyükçe bir çoğunluğu da, yapılan bütün tahriklere rağmen Atatürk üzerinden dindarların 'pataklanmasına' asla onay vermiyor. Tıpkı 28 Şubat dönemindeki kimi uygulamaların toplumun sadece muhafazakar kesimlerinde değil geniş halk yığınları arasında da karşılık bulmaması gibi.

Bu durumda muhalefetin yapacağı şey bellidir. Korku üzerinden yapılan siyaset zeminini terk etmek. Muhalefette korku salarak başarılı olma şansınız yok.. Sizin korkuttuğunuz seçmen sizin karşınıza geçiyorsa, demek ki yapılacak şey beklentiyi yaratabilmek.

Yani, mahallesindeki okulu zorla imam hatip yapıldığı için "Ben imam hatip okuluna gitmek istemiyorum. Okulumu geri istiyorum" diye ağlayan 13-14 yaşındaki başörtülü kız çocuğunun arkasında duran annesini, o çocuğun Anadolu ya da Fen lisesinde kıyafetine kimsenin karışmadan okuyabileceğine inandırmaktan geçiyor.

Kimse kendisinin ödediği bedelleri çocuklarının da ödemesini istemez. Çocuklarımıza, gençlerimize daha güzel yarınlar, daha yaşanabilir bir Türkiye yaratacağınıza toplumu ikna etmeniz, o umudu yeşertmeniz gerekiyor.

Yoksa korkuların esiri olmuş ve bu korkularla hareket eden toplum, önüne gelen her sandıkta sizi şaşırtmaya devam edecektir.

AKP'nin iktidar olduğu 3 Kasım seçimlerinin ardından sokaklarda 'AKP'ye oy verdim' diyen seçmen bulmak zordu. Ancak, ideolojik olarak kendilerini o safta görmeyenler bile ekonomik kurtuluş reçetesi olarak gördükleri AKP'ye oy verdiler.

Demek ki, önümüzdeki seçimlerde hangi parti, kendisine oy verdiğini saklayan en fazla seçmenden oy alırsa iktidarı o devralacaktır.

Fanatiklerin esaretinden kurtulacak cesareti gösteren parti bunu başarabilir.

AKP'nin korkuyla iktidarını sürdürdüğünün AKP'ye oy veren seçmenin bile büyük bir bölümü farkında. O zaman bu toplumu bu esaretten kurtarmak gerekiyor. AKP'nin değil, 'korkularının esaretinden' kurtarılmalı toplum. Ondan sonra gerçek özgür irade ortaya çıkacak ancak.

Bir siyasi parti, kendi tabanı için sağladığı hakların artık vazgeçilemez ve geri dönülemez haklar olduğunu söylemek istemez mi? Ama AKP bunu yapmıyor. Tam tersine, kendilerinin iktidardan gitmesi halinde bu 'kazanımların' da geri alınacağı ile korkutuyor kendi tabanını.

Oysa ne bir siyasi parti ne de bir siyasi lider hiç bir hakkın güvencesi olamaz. Hakların güvencesi hukuk ve yasalardır.

Bir hukuk devletinde haklar, iktidarların keyfiyetine bırakılamaz ve anayasal güvence altındadır. Anayasal kurumlar da bu hakların koruyucusudur. AKP'nin ısrarla hukuk devleti çizgisine gelmek istememesi tesadüf değil. Çünkü bir hukuk devletinde kendi seçmenini bile korkutamaz hale gelecektir. Hukuk devletinde yaşayan seçmen şunu bilecektir ki, sahip olduğu haklar bir iktidarın ya da bir liderin iki dudağının arasında değildir. Özgürlüğü bir asliye hakiminin keyfiyetle sona erdireceği kadar değersiz değildir.

Toplumun böyle bir güven içinde yaşaması şu anda Erdoğan'ın ve partisinin işine gelmiyor. O nedenle en büyük hukuk dışı keyfi işlemlere kendileri imza atıyorlar.

Mahkeme kararlarını uygulamayan, Anayasanın amir hükümlerini bile dikkate almaya bu keyfi yönetim biçimi sadece rahat biçimde siyaset yapmak için değil, Türkiye'nin hukuk devleti olmadığına toplumu ikna etmek ve hukukun koruyamayacağı hakların da 'güçlü lider' ile korunacağı algısını pekiştirmek.

Oyun bu kadar açık. Gerek ekonomide, gerekse demokrasi talepleri konusunda AKP'nin bu topluma vereceği bir şey kalmadığı çok açık.

Günümüz vahşi kapitalizmi karşısında çaresiz ve yalnız kalan yurttaşlara güvence olacak yeni bir ekonomi modelinin inşası için bugünden işe başlamalı muhalefet. Mevcut rejim içinde modeller üreterek değil, daha radikal adımlar ve söylemlerden korkmadan. Yeri geldiğinde 'Başka bir dünya mümkün' diyecek inanç ve kararlılıkla toplumun karşısına çıkabilmeli. Bunu kim başarabilirse yarının iktidarıdır.

Belki bugüne kadar iktidar alternatifi olarak anılan partilerden biri başaracak bunu. Kim bilir belki de, hiç hesapta olmayan oy oranı bindelerle telaffuz edilen bir parti bile olabilir. Belki de o parti yakın zamanda kuruldu, ya da kurulmak üzere.

Halkı korkuların değil, umudun etrafında toplayacak her adım, başarılı olmakla kalmayacak bu ülkeye ve bu halka en büyük iyiliği yapmış olacak.

Aksi durumda, korkudan geçen her yol sonunda korkutanın kapısına çıkacaktır.

Korkmadan, korkutmadan, insanca, hakça bir düzen mevcut. Ne mutlu o düzeni kurabilene!

Not: Yazının başlığına gelince. Bu ülkede Kürt veya muhalif olmak doğal olarak 'korku' nedenidir. Oysa AKP tabanının ana  omurgasını oluşturansa ülkenin 'makbul vatandaş' tanımına giren Türk ve Sünni ağırlıklı. O yüzden buna rağmen devletin makbul vatandaşlarının yapay korkularla rehin alınması aslında daha da trajik. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.