Yusuf Fidan yazdı | Köhne Demokrasimizin Son Kalesi; Seçimler

T.C. Anayasa 2. Maddesi; “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir” diyor. Bu maddede zikredilen, “Başlangıç” bölümünde ise “(…) millet adına egemenlik kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı; laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, (…) Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı, (…) Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;” hususlarını hükme bağlamış. Anayasamızın hala temel hukuk ve demokrasi kriterlerini koruduğu görülmektedir.

Anayasasına göre “demokratik” olan bir ülkede, sistemin işleyebilmesi için çeşitli mekanizmaların varlığı ve güvenilirliği oldukça önemli. Sistem, oluşan krizleri yine bu demokratik mekanizma içerisinde çözüme kavuşturmak üzere dizayn edilmiştir. Şu unsurların işlevlerini doğru bir şekilde yerine getirmesi, demokrasinin işlemesinin ön koşuludur;

Demokrasinin Temel İlkeleri;

  1. Milli Egemenlik ve Parlamento: Bugün Cumhurbaşkanı tarafından neredeyse muhatap alınmıyor. İktidarı denetleme ve gerektiğinde gensoru ile hükümeti düşürme olanağı ortadan kaldırıldı.
  2. Hukuk Devleti: YSK, AYM, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, HSK gibi üst ve diğer yerel yargı organlarının tümüyle iktidar kontrolüne girdiği, “İktidarın Hukuk Bürosu” haline getirildiği konusunda kamuoyu hemfikir.
  3. Kuvvetler Ayrılığı: Yasama, Yürütme ve Yargı’nın tek kişinin kontrolüne girdiğini, hiçbir denge-denetleme mekanizmasının olmadığını tüm dünya biliyor.
  4. Siyasal Katılım ve Bağımsız Medya: İktidar yanlısı olmayan Sivil Toplum Kuruluşları ve medya “vatan haini” ilan edildiler, ağır baskılarla susturuldular. Yargı sopası tepelerinde çalışan birkaç gazete, TV ve internet haberciliği hariç, geniş kitlelere ulaşabilecek muhalif medya bitirildi.
  5. Özgürlük ve Eşitlik: Bu kavramların ne olduğunu iyice unuttuk. İstanbul Valiliği en son olarak “Her şey çok güzel olacak” pankartlarını ve sloganını yasakladığı açıklandı.
  6. Çoğulculuk: Bu kavram yerini tamamen “çoğunlukçuluk”a bıraktı. Yüzde elli oyun bir fazlasını alan iktidarın ülkenin diğer yarısını yok gördüğü, aşağıladığı bir dönem yaşanıyor.
  7. Hoşgörü: Demokrasi hoşgörü ve uzlaşmayı gerektirir. Şaka mı yapıyoruz, geçelim.
  8. Serbest seçimler: Ülkemizde eşit koşullarda yürütülen, adil ve güvenilir bir seçim sistemi olmadığını eser miktarda aklı ve vicdanı olan herkes bilir. Tüm demokratik mekanizmaların bitirildiği bu sistemde, çok sorunlu da olsa hala iyi-kötü çalıştığı görülen ve iktidarın zayıf karnını oluşturan bu seçimler meselesini biraz açmak gerekiyor;

İktidarın Zayıf Karnı; Seçimler

Devletin tüm kudretiyle abandığı, akla gelen-gelmeyen tüm hileli ve tehlikeli yöntemleri kullanarak sandıktan kendi iktidarını onaylatma kararını çıkartmak için üzerine çullandığı bir seçim sistemi var ülkemizde. Aşırı eşitsiz ve güvensiz olmasına rağmen muhalefetin siyasal mücadelesinin hala tek ve en önemli aracı olarak sandık kalmış durumda.

Yukarıda bahsettiğimiz demokrasinin sekiz temel ilkesinden, kullanılmaya çok az da olsa elverişli tek araç olarak “sandık” kalmış durumdadır. İktidarın arzu ettiği gibi tam egemenliğini kuramadığı tek demokratik mekanizma olarak kalan sandığı asla küçümsememek, gözden çıkarmamak gerekiyor. Çünkü ülkedeki 57 milyon seçmenin tek tek tepesine vurarak sadece kendilerine mührü basmalarını sağlamanın bir yöntemini henüz bulamadılar, bunu iyi değerlendirmek gerekiyor.

Kendi ceberut iktidarlarını kurarken ve hiç gitmemecesine kazığı çakarken “sandık ve milli irade” kavramını o kadar fetişleştirildiler ki, henüz “kaldırdım bu sandık-mandık işlerini, oturun oturduğunuz yerde” diyemiyorlar. Oy farkının fazla olduğu yerlerde muhalif adayların kazanmasına henüz bir şey diyemiyor, sineye çeker görünüyorlar. Az farkla kaybettikleri ve tekrarında kazanacaklarını umdukları yerlerde (İstanbul örneğinde olduğu gibi), YSK’ya baskı uygulayarak seçimi iptal ettirip yeniletebiliyorlar. Normalde “yok canım, o kadar da olmaz!” denilen birçok şeyi yapabiliyor ve daha fazlasını da yapabileceklerini gösteriyorlar. Ama henüz sandığı toptan yok edemiyorlar.

Kışkırtmalar; Muhalefete Kitlesel Eylem Tuzağı;

Muhalefetin sokağa dökülmesi, kitle eylemlerine yeltenmesi en çok istedikleri, dört gözle bekledikleri ve bunun için zaman zaman kışkırttıkları bir beklenti. Kılıçdaroğlu’na Çubuk’ta yapılan linç girişiminin, (cenaze töreninin ertelenerek) İstanbul’da İmamoğlu’nun mitingine denk getirilmesi rastlantı değildi. CHP’lilere, muhalif gazetecilere yapılan linç girişimlerinin failleri yargı tarafından derhal serbest bırakılıyor, İmamoğlu’na destek açıklayan, “Erdoğan’ın manevi kızı” denilen kanserli kız bıçaklı saldırıya uğruyor. Muhaliflere yönelik şiddet eylemlerinin cezasızlığı algısı yaygınlaştırılıyor ve saldırganlar cesaretlendiriliyor.

Olası bir demokratik muhalif kitle hareketine sadece taş ve sopalarla değil, ateşli silahlarla dahi saldıracak sivil kıtaların hazır kuvvet bekletildiğini öngörmek abartı sayılamaz. Bunun yasal altyapısı da daha önce oluşturulmuştu. Erdoğan’ın 20 Aralık 2017 yayınladığı; Kamuoyunda “İç savaş Kararnamesi” diye anılan, 696 sayılı KHK’yı anımsamakta fayda var. Bu düzenlemenin 121. maddesi: “15 Temmuz darbe girişimi ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemler kapsamına sokulacak girişimlerin bastırılması kapsamında hareket edecek sivillerin hiçbir sorumluluğu olmayacağı hususu düzenlenmişti. Bu maddeye neden gerek duyduklarını o günlerde de yazmıştım.

Muhalif olmanın terörle ilintili olmak anlamına geldiğini sürekli söylemiyorlar mı? Her tür muhalif kitlesel eylemin bu kapsamda değerlendirilebileceğini, (umarız olmaz) yaşanabilecek bir iç karmaşa sonrası “girişimleri bastıracak” faillerin de bu kapsamda soruşturmaya dahi tutulmayacağını düşünmek asla aşırı karamsarlık değildir.

Ayrıca bu tür kitlesel olayların “seçimlerin belirsiz bir tarihe kadar ertelenmesi” için fırsata dönüştürüleceğini söyleyebiliriz. Böylece sandıksız ve seçimsiz, tam arzuladıkları bir döneme geçme fırsatını elde edeceklerini öngörmek, abartılı bir yaklaşım olmayacaktır.

Neyse ki “Henüz” Çok Geç Değil;

Bu yazıda “henüz” kelimesini yedi yerde kullanmışım; bu kelime hem durumun fecaatini hem de hala kalmış olan umutları ifade ediyor. Ülkenin demokrasisinin baştan sona bitik olduğunu, uluslar arası değerlendirmelerde “yarı özgür ülkeler” kategorisinden “özgür olmayan ülkeler” ligine düştüğümüzü, demokrasimizin iyice köhnemiş olduğunu hepimiz biliyoruz.

Ancak tüm adaletsiz ve eşitsiz işleyişine rağmen sandıktan başka umudumuzu bağlayabileceğimiz henüz başka bir seçeneğimizin de olmadığını ve onu her zamandakinden çok daha fazla kollamamız gerektiğini görüyoruz. Moral üstünlük ve umut iyi düzeyde, ancak ne çok sevinçli ne de karamsar olmak gerekir. Evet, her şey çok güzel olacak, ama işimiz de hiç kolay değil.

İbni Haldun ve mukkadime-2

Yazımızın ikinci bölümünde  ibni Haldun’un Mukkadime’de özellikle üzerine vurgulayarak  ifadelendirdiği kavramlar üzerinde durmak istiyorum. Bedv-bedavet: Zahir olmak, ortaya çıkmak, bir nesnenin ilk önce peyda olan...

Öğrenci başkenti Aydın

ÜNİAR... Şimdi diyeceksiniz ki, “Nedir bu ÜNİAR?” Temel amacı, üniversite öğrencilerinin öğrenim gördükleri şehirden tatmin olma düzeylerini belirlemek ve bu kapsamda şehirleri sıralamak olan Üniversite Araştırmaları Laboratuvarı… ÜNİAR,...

Araplaştıramadıklarımızdan mısınız?

Bu yazımızda güncel siyaset dışında bir konudan bahsedeceğiz. Konu siyaset dışı görünmekle beraber aslında günlük hayatımızın içinde olan din ve milliyet ilişkisine ilişkin kısa...

İmamoğlu din istismarı mı yapıyor?

Yerel seçimler bitmiş olsa da İmamoğlu’nun dindarlığı, göreve Kur’an okutarak başlaması üzerinden konuşulmaya devam ediyor. Konu sadece bir CHP’li belediye başkanının görünen dindarlığından öte...

İbni Haldun ve Mukkaddime – 1

Sosyalizmin teorik kurucularından olan Engels Karl Marks’ın Şarkiyat üzerine fazla kafa yormamaları doğu da yaşayan düşünürlerin fikirlerinden faydalanmayı beraberinde getirmiştir. Bu Makalemde 14.yüzyıl düşünürlerinden...