Bir önceki yazımda korkmak ve korkmanın sonuçlarından bahsetmiştim. On altı yıldır devletin başında olan siyasi iktidar, ilk yıllarda Türkiye’yi refah ve gelişmiş ülkeler düzeyine getirmek, bozulan ekonomiyi düzeltmek vaadiyle ülkeyi yönetmeye başlamıştı. Zamanla dile getirilen ifadeler ve siyasi iktidarın tavrıyla birlikte uygulamaya konulan yasalar, sağ görüşlü bir iktidar partisi olan AKP’nin sanıldığı gibi sadece muhafazakar bir yapıda olmadığını ve bu görünümün bir vitrin olduğunu ortaya çıkardı. Bugünün Türkiye’sinde ise bu durum apaçık ortada! İlk büyük ve kayda değer tepki, 2006 yılında Cumhuriyet Mitingleri ile başladı. Ne olmuştu da, yüz binlerce kişi ellerine bayrak alıp sokaklara dökülmüştü? O zamanlar yaşam tarzımıza yönelik bu siyasi kaygıların yersiz olduğunu düşünen büyük bir çoğunluk vardı. İktidar sahiplerinin dışında hem vatandaş hem gazeteci olarak… Bize göre meydanlara çıkan insanlar, toplumun bilinçsizliğinin farkına vararak hem o toplum kesimini yaklaşan bir tehlikeye karşı uyarmak amacıyla hem de iktidarın uygulamalarına karşı tepki gösteriyordu. Onlara göreyse hayali korkular sonucu insanlar galeyana geliyor ve bu korkularının da görünür bir dayanağı bulunmuyordu.

Ancak o korkuların dayanağının var olduğu günler, aylar ve yıllar geçtikçe daha çok gün yüzüne çıktı. Keşke bizler o korkularımızda haklı olmasaydık ve keşke siyasi görüşlerini benimsemek de bu iktidarın çatısı altında kardeş kardeşe ve barış içinde yaşayabilseydik. Genel bir savaş halinden değil, toplum içinde barışı yaşayamamaktan söz ediyorum. Böylesine ayrıştırılmış ve karpuz gibi ikiye bölünmüş bir toplum birlik duyguları içinde olabilir mi? Yaklaşık on yıl öncesinden başlayan bu tepkilerden sonra Ergenekon kumpası ve Gezi Olayları patlak vermişti. Buna yönelik tepkilerse, özellikle Gezi Parkı’nda demokrasiyi koruma adına adım atan birçok gencin hayatına kastedilmek suretiyle anti-demokratik yollarla engellenmeye çalışılmıştı. Böylelikle zamanında saçılmış olan korku tohumları büyümeye ve korkunun korkuyu doğurmaya başladığı bir döneme adım atılmış oldu.

Yandaş basının korku yüzünden ortaya çıktığını biliyoruz. Mevcut iktidarla çevresindekilerin birbirlerine korku aşılayarak birbirinden beslendikleri gerçeğinden yola çıkarak kurulmuş olan ve ayakta durmaya çalışan tarafsız bir medya gücü de var Türkiye’de. Daha doğrusu Atatürkçülükten, laik ve demokratik Türkiye’den taraf olan bir medya gücüdür bu. Atatürkçülükten taviz vermeden mücadele edebilmek için kurulmuş olan ve olması gerektiği gibi yayıncılık yapması beklenen... Ancak CHP gibi, partinin ilkelerini savunmak için yayın yapan bazı basın-yayın organlarının da bazı hataları olabiliyor ne yazık ki! Ve öyle bir dönemdeyiz ki, bu hatalar parlamenter rejimi ve demokrasiyi savunan biz vatanseverler için çok büyük bir lüks olarak göze çarpıyor. Oysaki böyle bir lükse sahip değiliz! Bu küçük gibi görünen ama aslında çok lüks olan bu hatalar bize çok pahalıya patlayabilir ve bir bakmışız ki, 2019 seçimlerinde virajı alamayacağımız bir uçuruma sürüklenmişiz. (Zaten benzin zammında rekor kırmış bir ülke olarak şu an için bile ekonomik olarak da dibe vurmuş durumdayız.)

Buradan yola çıkarak baştan beri gözlemlediğim (halkın da düşüncelerini göz önüne aldığımda) durum, CHP’nin muhalefette yetersiz kaldığıdır. Bu artık bilinçli vatandaşlar tarafından bilinen bir gerçektir. Muhalefetteki yetersizliğin nedenlerinin arasında belki de en önemlisi, kendi içlerindeki birlik ve bütünlüğün sağlanamamış olmasıdır bana göre. Bu durum, CHP’nin kuruluşundaki altı ilkeye de ters düşmekte ve bir çelişki yaratmaktadır. Parti içindeki milletvekili ve siyasi görevde bulunanların bireysel mücadele gücü ve çalışması da, birlik olmada ve örgütlenmedeki sıkıntıları aşmaya yetmemektedir. O zaman mantıken çıkarılması gereken sonuç şu olmalıdır: Herkes aynı doğrultuda ve aynı amaç için çalışmalı ama bu çalışmalar aynı zamanda belli bir yaptırım gücüne de sahip olmalıdır. Özellikle son zamanlarda takip ettiğim kadarıyla gözlemlediklerim bunlardır. Ancak bu ülkedeki mevcut iktidara alternatif olabilecek bir ana muhalefet partisi olan CHP, artık sözden icraata geçebilmelidir. Bunun için kullanılabilecek en büyük güç ise, sosyal medyayla beraber görsel medya olduğu gerçeğidir. Örnek vermek gerekirse, bazılarına göre CHP’yi temsil eden bazılarına göreyse tarafsız yayıncılık yapan Halk TV, altyapısı, teknik imkanları ve yayıncılık politikası açısından muhalif kitle tarafından en çok izlenen televizyon kanalı durumundadır. Fakat geçenlerde birçok izleyicisinin de tepkisine neden olan gazeteci-yazar Can Ataklı’nın işine son verilmesi, Atatürkçü ve başarılı bir gazeteciye sahip çıkılmadığı sonucuna varılmıyor mu? Parti içinde ve tarafsız medyada Atatürk’ten yana olanların birbirine sırt çevirmesi yerine sarılması gerekmez mi? Ak Parti birbirini tutarak ve partilerini tutanların da elinden tutup destekleyerek bu noktaya gelmedi mi?

Eğer bu toplum bölündüyse ve bu da mevcut iktidar tarafından yapıldıysa, çağdaş Türkiye safındaki bizlerin görevi birbirimizi desteklemek ve güçlendirmek olmalıdır, kösteklemek değil! Muhalif televizyon kanallarından ve henüz bir yılını doldurmuş olup zor şartlarda ayakta durmaya çalışan Tele1 TV, Halk TV tarafından rakip olarak görülmemelidir mesela. Bu hem sosyal demokratlığa uymayan bir tavır hem de mevcut şartlarda eleştirilen siyasi iktidar yönetiminin ekmeğine yağ sürmektir. Çünkü aynı safta yer alanlar için rekabet söz konusu değildir ve olmamalıdır da! Ve öyle bir dönemdeyiz ki, tam da Ulu Önder Atatürk’ün söylediği gibi, söz konusu vatansa gerisi teferruattır dostlar. Uzun sözün kısası, birbirimize destek olmadan kazanamayız. Asıl problem budur. Kazanmak için birbirimize sarılmalıyız.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.