Toplumsal eşitsizliklerin yüksek seviyede olduğu coğrafyalar; bireysel çıldırma hallerinin, kolektif çıldırma hallerine evrildiği bölgelerdir. Bu şiddet eğilimini bir anomali olarak değerlendirmekte fayda var. Evet, bir hastalıktan söz ediyoruz; ancak hastalığın kendisi bireysel tıbbi fedakârlıklarla düzelmeyecek bir semptomdur. Kapitalizmin iç doğasına ilişkin çelişkiler ve yabancılaşmanın etkisi bireyleri uygarlığın uzağında bir noktaya sürükler. Fakirlik kutsallaştırılan bir fetiş durumu halini alırken, fakirliğin kendisi soysuzlaşmanın temel sebeplerinden birisidir. Şimdi, Jean Baudrillard’ın şiddet ve Anomi tanımına bakalım:

“Tüketim toplumu, aynı anda hem bir ilgi toplumu ve bir baskı toplumu hem de barışçıl bir toplum ve bir şiddet toplumudur. ‘Barışçıllaştırılmış’ gündelikliğin sürekli olarak tüketilen şiddetle, ‘imalı’ şiddetle beslendiğini gördük: Günlük haberler, cinayetler, devrimler, nükleer ya da bakteriyolojik tehlike: Kitle iletişiminin tüm mahşeri özü. Şiddetin güvenlik ve huzur saplantısıyla yakınlığının rastlantısal olmadığını gördük: Birinin diğeri kadar soyut olmasından ve her ikisinin de söylem ve göstergelerle beslenmesinden ötürü ‘gösterisel’ şiddet ve gündelik yaşamın barışçıllığı kendi aralarında türdeştir. Bu barışçıllaşmış yaşamın gerçek kırılganlığı heyulasından kurtulmak amacıyla günümüzün şiddetinin gündelik yaşama küçük dozlar halinde aşılandığı da- kaçınılmaz olana karşı bir aşı- söylenebilir. Çünkü bundan böyle bolluk medeniyetinin yakasını bırakmayan kıtlık heyulası değil, KIRILGANLIK heyulasıdır. Ayrıca bireysel ve toplumsal yapıların dengesine ilişkin olduğundan çok daha tehlikeli olan bu heyulayı ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırmak gerekir, bu da tüketilen, koşullandırılan, türdeşleştirilen şiddet dolayımıyla yapılır. Bu şiddet tehlikeli değildir: Birinci sayfadan verilen kan ve cinsellik toplumsal ve ahlaki düzeni tehdit etmez (bu konuda hem kendilerini hem de bizi ikna etmeye çalışan sansürcülere rağmen). Kan, şiddet, cinsellik yalnızca bu dengenin geçici olduğuna ve bu düzenin çelişkilerden oluştuğuna tanıklık eder”*

“Bazı ülkelerde hala tek tük olan, ama gelişmiş ya da aşırı gelişmiş ülkelerin tamamında yerleşiklik kazanan bu ‘amaçsız’ şiddet sorunun da içine dahil olduğu daha genel sorun, bolluğun temel çelişkilerinin (artık sadece bolluğun sosyolojik ayrılıklarının değil) sorunudur. Bu sorun, toplumsal kaçış davranışlarından (uyuşturucu, hipiler, karşı- şiddet) geçerek yıkıcılıktan (şiddet, suça eğilim) bulaşıcı depresifliğe (yorgunluk, intiharlar, sinir hastalıkları) kadar uzanan kurumların rasyonelliğine ya da mevcut normallik gerçeğine gönderme yapmalarına bağlı olarak, çeşitli ANOMİ (Durkheim’ın terimini kullanırsak) ya da ANOMALİ biçimleri sorunudur. “Affluent society” (zengin ‘REFAH’ toplum) ya da “Permissive society” (izin veren toplum) nin bu karakteristik özelliklerinin tümü, her biri kendi tarzında bir dengesizlik sorununa yol açar”*

Şiddet gösterinin bir parçası ve bir orji’ye dönüşür. Ünlü Fransız seri katil Marcel Petiot bu şiddet patlamasının bireysel bir örneği olarak gösterilebilir. Bu bireysel suç eylemleri popüler figürler örnek verilerek çoğaltılabilir (Pablo Escobar vb). Petiot’un psikopatlıklarının temellerini çocukluğunda buluruz. Kuşların gözlerine raptiye geçiren, savunmasız canlıların bedenlerine iğneler batıran ve işkence eden bir çocuktan bahsediyoruz. Küçük bir kasabaya doktor olarak giden ‘Petiot’ belediye başkanı dahi olabilmiştir. Diyalektik düşünce biçimini kavrayamamış bireyler belediye başkanlığı macerasını mantıksız bulabilirler. Oysa insanlık tarihi bizlere işlenen suçların hiçbir zaman münferit olmadığını öğretmiştir. Marcel Petiot’un vahşi cinayetlerinin, korkunç olduğunu söyleyenlerin savaşların ve diğer çekişmelerin yarattığı vahşeti göremiyor olması derin bir ironidir. Japonya’ya atom bombasını layık gören ABD başkanı Truman’ın Petiot’tan kalır yanı yoktur. Geçmişin bu uzak örneklerinden kendi ülkemize dönelim. Hayvanlara yönelik şiddet, kolektif bir cinnet halini almıştır. Sokakların kedilerden ya da köpeklerden geçilmediğinden şikâyetçi betondan kalelerin kökten inançlı işgalcilerinin vahşetlerine tanık oluyoruz. Ayakları kesilen yavru köpekler ve tecavüze uğrayan kediler; ciddi bir patlamanın eşiğinde olduğumuzu bize gösteriyor. Ekonomik kriz, çöken eğitim sistemi ve bürokrasi kadrolarında kaldırılan liyakat derin bir çukura yuvarlandığımızın sarsıcı işaretleri. Nazi iktidarının temelleri de benzer sorunlara dayanmaktaydı. Sonuç olarak: anomali büyümekte ve hastalık yayılmaktadır. Hayvanlara yönelik şiddet dalgasının insanlara doğru yöneldiğini biliyoruz. Çocuklara, kadınlara, yaşlılara karşı işlenen suçlar artmaya devam edecektir. 1946’da Marcel Petiot’un başına inen giyotinin dünyadaki vahşeti sonlandırmadığını görüyoruz. Sınıflı toplumların yarattığı derin uçurum ve adaletsizlik barbarlığı üretmeye devam edecektir. Yoksul Türkiye toplumunun gerçek katilleri milyarlarca liralık maliyetiyle cep yakan özel okullar ya da sokakta pervasızca gazı kökleyen spor arabalardır. 1873 ve 1876 küresel durgunluğunun dünyayı sürüklediği yer barbarlığın cesetten dağlarıdır. 2008 küresel krizi de insanlığı aynı sona doğru yuvarlamaktadır. Türkiye, bu sona en önce koşan ülkelerden biri olarak görülebilir. Bireysel şiddet patlamalarının, kolektif cinayetlere (savaşlara) dönüşmesi artık an meselesidir. Vahşetin bu çağrısından kaçabilenler kendini kurtaracak ya da sokaktaki seri katillerin kurbanı olacaktır.

* BAUDRILLARD, JEAN. 2017. TÜKETİM TOPLUMU. AYRINTI, İSTANBUL. (S:225- 226- 227)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.