Uzun zamandır Türkiye’de kar yağmadı. Çeşitli sorunlar ortaya çıktı.

Örneğin; Hava temizlenmedi, mikroplar kırılmadı.

Uzun süre yerde kalmadı, erimesi de uzun süre almadı. Bu da yeraltı sularının çekilmesine, barajların boşalmasına neden oldu.

Anadolu insanı, geçmişteki uzun kış ve yoğun kara, yaşadığı darlıklara rağmen; “kar berekettir” derdi.

Ya şimdi?

Eskiye göre artık kış ve kar da uygarlaşmıştı. Özellikle Türkiye’nin batı ve güney bölgelerinde neredeyse kar görmüyor.

3 Şubat’ta tüm Türkiye’de olduğu gibi; İstanbul’da da kar yağdı. “Dünya’da birinci” olarak ilan edilen İstanbul Hava alanı çalışamaz oldu. Yolcular 24 saat boyunca mahsur kaldılar. Yiyecek bulamadılar. Kartonlar üzerinde yatmak zorunda kaldılar. “Süper havaalanı” kargo binasının çatısı çöktü. Ulaştırma Bakanı, övündüğü duble yolardan havaalanına ulaşamadı.

Yandaş basın ve hükümet ilgilileri; “beyaz bela” diye niteledi karı. Çünkü hükümet sütten çıkma ak kaşık idi. Kusurlu ise; aynı periyotta seçimi iki defa kazanmış olan ve Ulaştırma Bakanı’nın tersine; Eminönü’nden Rumeli Kavağı’na gidecek kadar kent içi yolları açık tutan İBB Başkanı İmamoğlu idi.

Ziraatçılık yapan insanlar için “bereket” olan kar; Anadolu’daki köy yollarını –her zamanki gibi- kapamıştı. Onlar alışıktı. Açılmayı bekleyecek kadar sabırlıydı.

Fakat 500 bin nüfuslu olan “Barajlar kralı Çoban Sülü”nün Isparta’sında 4 gün elektrikler de kesildi. Kentin dünyayla ilişiği kesildi. Gaz da kesilince, kar suyu ısıtılıp buharıyla ısınmaya çalışıldı. Kimileri donarak ölmekten kurtulmadı.

Bu dram; 10 Şubat günü duayen gazeteci Uğur Dündar’ın köşesinde yayınladığı bir yurttaş (G. Hakkı Gökmenoğlu) mektubuyla daha anlaşıldı:

“… Daha sonra anlaşıldı ki; (Isparta) Belediye Başkanı kar yağışı bitene kadar müdahaleye geçilmemesi talimatını vermiş (…) 30-40 santimlik karayolları ve tüm sahayı kapladı. Birkaç gün sonra ise, sertleşen karın temizlenmesi neredeyse olanaksız hale geldi. Ulaşımım durması, toplu ulaşımın sekteye uğraması bir yana, elektrik kesintileri de olmaya başladı. Elektrik kesintisi ile birlikte su pompalarının çalışmaması nedeniyle su sıkıntısı ve ısınma problemleri yaşanır oldu…

(…) Tüp de tükenmişti. Üzerine takılacak lüks lambaları da bulunamıyordu (…) Çaresizlik içinde umutla belediyenin bir şeyler yapmasını bekledik. Ama belediye ortada yoktu. Araçları ortada görünmüyordu ve yetkili bulmak imkansızdı…”

Beceriksiz yöneticilerin yüzünü ağartmak için kalemşörler; “beyaz esaret” diyerek “mazaret” yaratır!

*** ***

Rahmetli Süleyman Demirel’in (9. Cumhurbaşkanı) Isparta’sı, İstanbul Havaalanı ile Türkiye’nin ne denli tedbirli ve öngörülü olduğunu ortaya koydu.

“Barajla Kralı” ile övünen Isparta; elektriksizlik nedeniyle dondu. Susuz kaldı.

Oysa baraj, enerji demekti. Elektrik ve su demekti.

Zaten Türkiye; 2022 yılına el yakan elektrik faturaları ve yüksek enflasyon ile girmişti. Kar ile de belediyeleri 25, Türkiye’yi 20 yıldan beri kesintisiz yönetenlerin başarısı test edildi.

Yeni Osmanlıcı yönetim; “bizden önce mum vardı” diyor.

Elhak, doğrudur.

Gerçekten de Osmanlı atalarından Türkiye’ye sadece “mum” değil, çıra da intikal etmişti. 600 yıllık bir imparatorluğun yok oluş sürecinde; Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde küllerinden Türkiye’yi var eden Kuvayi Milliye kadroları; aynı ideal ve özveri ile mum ve çıra yerine önce lamba, sonra da elektrik koydular.

Kendisini “Cumhuriyet’in eseri” olarak ifade eden 9. Cumhurbaşkanı; Türkiye’yi barajlarla hem elektrik enerjisine, hem de sulama olanağına kavuşturdu.

Özelleştirmeciler de varlık içinde yokluğa ulaştırdılar!

Çünkü hazırı tüketmek kolaylarına geldi.

Hem köşe döndüler. Hem övündüler.

Atalarımız boşuna “Allah’ın sopası yok ya” dememiş!

*** ***

Enerji, yaşamsal var oluşun ve sürdürmenin tek kaynağıdır.

Pratikteki en yaygın şekli ise; elektriktir.

600 yıllık imparatorluk, ancak 1875’ten itibaren elektrik kavramıyla tanışmaya başlamıştır. Payıtaht (başkent) İstanbul bile, ancak 1910’da ve bir yerel yönetimden sonra tanışır. İlk ulaşan kent ise, 1902’de Tarsus yerel yönetimi olur.

Osmanlı Devleti’nin Nafıa (Bayındırlık) Nezareti’ne başvuran Mösyö Şarl Tokas; 50 yıllık imtiyaz ve 5 yıllık deneme süresi verilmesi halinde İstanbul’u aydınlatacağını önerir. Devletin memnun kalmaması halinde tazminatız olarak fesh edilmek üzere 6 maddelik anlaşma gerçekleştirir.

Ne var ki bu proje ve anlaşma; 93 Harbi nedeniyle gerçekleşmez.

Havagazı lobisi de vesveseci biri olan Sultan Abdülhamit’i “yangın” kokusuna düşürür. O kadar ki, Osmanlı ordusunu eğitmek ve yönetmekte olan Almanya’nın kralı II.Wilhelm bile vaz geçiremez.

Tarsus yerel yönetimi (belediye) de çalışanlarından Avusturyalı Dörfler ile aydınlığa ulaşır. Zira Döfler, “Nehr-i Bentbaşı” denilen yerde bir hidroelktrik santralı kurar; Tarsus elektriğini üretmeye başlar.

İstanbul ise; II. Abdülhamit sonrası ve yine 1910 yılında Avusturya-Macaristan şirketi olan “Ganz Electric Company” anlaşma yapar. Ardından da Belçika’nın “Sofina” şirketi ile. Bunların Silahtarağa’da kurdukları elektrik santralı ile ilk kez enerjiye kavuşur.

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde; bütün ekonomik tesisler yabancıların elindeydi. Demiryolllar ve Limanlar gibi, elektrik imtiyazı da GANZ (Macar), SOFİNA (Belçika), MAN ve AEG (Alman), MARELLİ (İtalya) şirketlerine ait idi.

Dünya ekonomik buhranının zirve yaptığı 1929 yılında millileşme programı hayata geçirildi: Yabancı sermayeli ve imtiyazlı ortaklıklar kamulaştırıldı. Belediyelere elektrik üretme, tesisi kurma ve dağıtma yetkisi verildi. 1935’te de MTA, ETİBANK, EİEİ(elektrik işleri etüt idaresi) ve META kuruldu.

1922’de Bandırma Mütarekesi ile savaşı bitiren, 1923’de Lozan ile devleti dünyaya ilan eden, 1020’da küresel ekonomik krizi geçiştirip kamulaştırmayı gerçekleştiren Türkiye; hızla “muasır medeniyet seviyesine” yükseldi.

Öylesine bir idealizm vardı ki; milletvekilleri bile 1920-1923 arasında maaş almamıştı. 1923-1931 döneminde zamsız aynı maaşı aldılar. 1931’de o maaştan da indirim yaptılar ve 1935 yılına kadar aynı indirimli maaşı sürdürdüler.

Gerçek bir ekonomik kalkınma ve gelişme yaşandı.

Ne var ki dünya, ekonomik burhanı aşma sendromu içindeyken II. Dünya Savaşı’na koşmaya başlamıştı! Emek, özveri ve umuttan başka sermayesi olmayan Türkiye; küresel sorunlarla karşı karşıya geliyordu. Ancak her şeye rağmen savaş dışında kalarak çok partili döneme ulaştı.

Cumhuriyeti, 1946’dan itibaren başlayan ABD etkisiyle 1950’den itibaren “küçük Amerika” hayalciliğine evrildi! Süleyman Demirel’i “Barajlar Kralı” olmaya götüren süreç de bu aşamada başladı. 1952 yılında Kuzeybatı Anadolu Elektriklendirme, 1955’te Ege Elektrik, 1953’de ÇEAŞÇukurova Elektrik, 1956’de Kepez Elektrik kuruldu.

Demokratik özgürlükler adına feodalite güçlendirilirken köylüye mavi boncuk dağıtılarak kentlerin köyleştirilmesi süreci yaşanmaya başladı.

*** ***

1960’dan sonra “planlı ekonomi” süreci başlamasıyla “imtiyazlı-özel elektrik ortaklığı” politikası terk edildi. 1963 yılında “Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı” kuruldu. 1970 yılında TEK (Türkiye elektrik Kurumu) kuruldu. Böylece elektrik üretimi, dağıtımı ve iletimi kamu kurumuyla halka ulaştırıldı.

DP hükümetleriyle feodal odaklar ile burjuva işbirliği aşama kaydetmeye başlamıştı. Devlet, halkçı ekonomik anlayıştan uzaklaştırılmaya başlandı. Verimlilik gerekçesiyle kamunun üretim ve istihdam yaratan kurumlarının özel sektöre devri özendirildi. 1979’da Turgut Özal’ın İTO’nun (İstanbul Ticaret Odası’nın) düzenlediği “enerji ve petrol sorunu adlı ” sempozymunda sunduğu tebliğle enerjide (petrol ve elektrik) sektöründe özel sektöre, yabancı sermayeye, gaz ithalatına ve özel girişime kapıların açılması gereğini savundu. TEK tekelinin kaldırılmasını istedi.

“24 Ocak Kararları” mucidi Başbakanlık Müsteşarı Özal; 12 Mart darbe hükümetinin Başbakan Yardımcısı ve 1984’ün Başbakanı olarak kamunun özelleştirilmesini başlattı.

Elektrik üretim, iletim ve dağıtım alanında özelleştirmenin başlatılmasına start verdi. Yap İşlet Devret (YİD), İşletme Hakkı Devret (İHD) uygulaması 1984’te başladı. Sonra 1993-1994 yıllarında; TEAŞ /Türkiye elektrik Üretim, İletim Anonim Şirketi) ile TEDAŞ (Türkiye elektrik Dağıtım Anonim Şirketi) kuruldu; TEK bölündü.

(TEAŞ; 2001 yılında yeni şirketler doğurdu: TEİAŞTürkiye Elektrik İletim AŞ,T EÜAŞElektrik Üretim AŞ, TETAŞTürkiye ElektrikTicaret ve Taahhüt aş olarak bölündü. TEDAŞ da 2013 yılında 21 bölgeye bölünerek doğum yaptı: 3 bölgeli EnerjiSA, Alarko-Cengiz, Kiler Holding, 2 bölgeli Aksa Enerji, İC Holding, Yıldızlar SSS, Çalık Holding, 4 bölgeli Limak-Cengiz-Kolin, Elmas Tümay Karaçay, AKEDAŞ, Aydem elektrik-Bereket Enerji, İşkaya Doğu OGG, Türkerler İnşaat ile bölündü.)

Her yeni bölünüş; yeni şirketin kar marjı yükü ile maliyeti artırdı).

Danıştay ile Anayasa Mahkemelerinin kararlarına rağmen 1990’ların hükümetleri, elektrikte özelleştirme çalışmalarına hız verdiler. Anayasa’nın üç maddesi değiştirilerek yabancı sermaye önündeki engeller de kaldırıldı. Böylece yabancı sermaye ile bizim özel sektir işbirliğiyle vatandaşı aydınlatma yerine soyma dönemi başladı.

Bu şirketler; eski yatırımları-tesisleri yenileme, rekabetle birim fiyatı azaltma yerine neo-liberal iştahla kar marjlarını arttırmaktan başka bir yarar sağlamıyor! Son örneği de EPİAŞ (Isparta Elektrik Dağıtım AŞ) oldu.

(Elektrik, tek hatla Tek tarafından verilir. 21 ayrı şirtket, kilovatını 31.86 kuruştan satın alır. 47 milyon aboneye, 330 ve 546 kuruşa satıyor. Bununla da yetinmeyerek zam üstüne zam yapıyor. “Serbest piyasanın rekabet” kuralları gereğince –Elektrik Mühendisler Odası Başkanı Cemil Kocatepe ifadesiyle- 31.86 kuruştan daha ucuza satma anlayışı ile hareket etmesi gerekir. Ama işbirliği yaparak kartel anlayışıyla birim fiyatını on ve yirmi kat arttırıyor. Buna çanak tutan hükümet, “zammı biz yapmıyoruz” diyerek halkı aldatmaya devam ediyor! Tıpkı doları 8’den 18’e çıkardıktan sonra 14’e dönmesine övünme aldatmacası gibi. Ya da faize karşı görünüp “kur farkı” ödemesi gibi…)

*** ***

20 yıllık iktidarıyla AKP mi ne yaptı?

İlk üretici olan TEK’den tüketiciye ulaşmakta aracı ne kadar çoğaltıldıysa; maliyet de onca arttı.

Dünya Bankası ile İMF istekleri ve “AB Müktesebatı” gibi gerekçelerle yapması gerekenin fazlasını yaptı. Kamu sektörü, elektrik piyasasının dışına çıkarıldı. Kara doymayan özel şirketlere; yeni başlıklar altında faturalara yeni tahsilat kapıları açtılar. Örneğin sattığı ürünü poşete koymakta olan marketçilere “poşet” ihsan edilmesi gibi; elektrik şirketlerine de “sayaç okuma, kaçak enerji karşılama” vb yeni tahsilat olanakları verdi!

Asgari ücreti ve emekli maaşlarını arttıracağını Kasım’dan söylemeye başlanarak piyasa fiyat şaha kaldırdı. O yüzden, üç ay sonra uygulama başladığında, ücret ve maaşlar yüzde 65 oranında değer yitirdi.

Yıllanmış milletvekilliği ile yıllanmış hükümetle çevresi; halktan kopmuş; aristokrat veya elit olmuş. O nedenle elektrik gaz faturalarından, enflasyondan, ilaç fiyatlarıyla harçlardan habersiz ve ucuzluk cennetinde yaşamaları olağanlaştı artık!

(Cumhurbaşkanı maaşı, 83 binlerinin yüzde 34’ü oranında arttı. Türk Parlamenterler Birliği’nin talebi üzerine emekli-aktif milletvekili maaşları da “Cumhurbaşkanı oranında” attırıldı. Ayrıca milletvekilleri hem emekli hem milletvekili maaşlarını almaya devam ediyor. Üstüne yılda altı aylık ikramiye, fazla çalışma ücreti, aile yardımı, bütün aile mensuplarının TBMM tarafından tedavi edilmesi olanağını almaya devem ediyor. Ödenek ve yolluklar da sınırsızdır. İki yılda milletvekili maaşıyla emekli hakkı elde ediyor. TBMM lokantasında ucuza yiyor. Ucuz seyahat ediyor. Danışman adı altında üç kişiye TBBM bütçesinden maaş ödüyor. Milletvekili özlük haklarının arttırılmasında parti farkı görmeden uzlaşıyor. “Yağma Hasan Böreği” paylaşımında seçmen olan kimselere ancak asgari ücret lütfunda bulunuluyor!).