İzmir’de İzban işçilerinin grevi bir kez daha yasaklandı.

Bu grevle ilgili, “önüne gelen konuştu”…

İşveren konuştu. Sendika konuştu. Belediye başkan adayları konuştu. Gazeteciler konuştu. Sarı sendikacılıktan milletvekilliğine zıplayanlar konuştu. Daha doğrusu sadece İBB Başkanı Kocaoğlu konuştu.

“Bu grev, siyasi amaçlarla seçim öncesi CHP’yi yıpratmak için yapılıyor” dediler.

Sendikanın Türk-İş’e bağlı olması, Genel Başkanı ve genel merkez düzeyinde AKP’ye yakınlığı kolayca bu yorumların yapılmasına neden oldu.

Sendika ise hep kendisini savunmakla meşgul oldu.

Aradan bir ay geçti ve grev, T. Erdoğan tarafından; “şehir içi toplu taşıma hizmetlerini bozucu nitelikte görüldüğü” gerekçesiyle ertelendi. Daha doğrusu yasaklandı.

Öncelikle belirtelim ki; 6356 sayılı yasanın 63’üncü maddesine göre; bir grevin ertelenmesi ancak grevin “genel sağlığı veya millî güvenliği bozucu nitelikte” olması hallerinde mümkündür.

Bunun dışında başka bir gerekçeyle grev ertelenemez.

Kaldı ki, önceden “şehiriçi toplu taşıma işleri” grev yasağı kapsamındaydı. Daha sonra bu işler, yasak kapsamından çıkartıldı. Şimdi ise yasadaki açık hükme rağmen, CB kararnamesiyle fiilen yasak kapsamına alınmış oldu. Bu, açıkça kanunsuzluktur.

Kendisini Anayasa ve yasalarla bağlı görmeyen, T. Erdoğan’ın, grevi erteleme adı altında yasaklamasıyla birlikte; (yeni DİSK’in eski başkanı ikensarı sendikacılıktan milletvekilliğine sıçrayan K. Beko’nun ya da “laikçi teyzelerin”deyimiyle); “İzmir ulaşımı felç olmaktan kurtarıldı, CHP’nin beceriksizlikle suçlanmasının önüne geçil”miş oldu…

Şimdi biz de; grevAKP-CHP dayanışması sonucuertelendi midiyelim?

İşçilerin grev hakkına “Aristo Mantığı” ile yaklaşıp haksız eleştiri getirenlerin, bu çelişkili duruma verecekleri bir cevap olmalı…

İZBAN işçileri ne istiyordu?

Bilindiği gibi İzban; İzmir Büyükşehir Belediyesi ile TCDD’nin yüzde 50’şer paya sahipoldukları bir şirkettir. Yani İzban’da; bir değil iki işveren/patron vardır.

Peki, grev süresince niye TCDD konuşmadı da sadece Kocaoğlu konuştu? Hem de saldırgan bir üslupla…

Kocaoğlu; geçtiğimiz Toplu İş Sözleşmesi (TİS) döneminde de bu dönemde de aynı tarzını devam ettirdi.

Kocaoğlu; bilinen işveren mantığıyla brüt konuşarak ve işçilere verilen tüm sosyal yardımları birbirine ekleyerek, yani “giydirilmiş ücret” mantığıyla ortaya çıkan rakamları sanki işçinin çıplak ücretiymiş gibi halka yansıttı. Bir de “en yüksek tavan ücret” gibi bir tanımlamayla işçiler arasında birkaç kişinin ancak alabileceği rakamları yüksek ücret gibi halka sunarak, duygu sömürüsü yaptı.

Oysa gerçeklik hiç de öyle değildi.

Somut bir hesaplama yapacağız.

İşyerinde dokuz yıldır çalışan ve geçmişte benim de müvekkilim olan bir makinist arkadaştan doğrudan aldığımız bilgilere göre yazıyorum.

Bu arkadaş; brüt 2.574 lira maaş alıyormuş. Bu sözleşmeyle maaşının % 26 artırılmasını ve brüt 3.250 lira olmasını istiyor. Bu brüt maaştan 926,55 TL.(SGK Primi+GelirVergisi+İşsizlik Sigortası Primi+Damga Vergisi) kesintisi yapılınca bu makinist arkadaşın eline; 2.323,45 lira kalmakta.

Bu rakam, yılbaşından itibaren uygulamaya konulan asgari ücretten sadece (2.323,45 - 2.020)=303,45 lira fazla. Kılıçdaroğlu’nun “yönetimde olduğumuz belediyelerde tüm işçilerimize en az 2.200 lira ücret vereceğiz” sözüyle bu rakamı karşılaştırırsak,arkadaşın talebi, sadece 123,45 lira fazla oluyor.

Öyle ki, sendika başkanının açıklamasına göre; 2019 yılı Asgari Ücretinin yürürlüğe girmesiyle birlikte şirkette çalışan 343 işçiden 247’sinin ücreti, asgari ücretin altında kalmakta.

Dikkatinizi çekerim; bu şirkette 2011 yılından bu yana dört dönem TİS süreci yaşanıyor. Yani sekiz yıldır sendikalı olan kalifiye bir işçinin işe yeni giren vasıfsız bir işçiden hiçbir farkı kalmıyor.

Oysa bu ülkede Aralık ayı açlık sınırı 1.941 lira, yoksulluk sınırı ise 6.328 lira civarında.

İşte İzban işçisi, haksız yere yasaklanan grevi ile yoksulluk sınırının fersah fersah altında, açlık sınırının da yakınında bir ücrete kavuşmayı amaçlamıştı.

Öte yandan, Belediyenin tüm şirketlerinde işçiler 112 gün ikramiye alırken, İZBAN işçileri ancak 85 gün alıyorlar.

Niçin bu eşitsizlik?

Bunun yanında; İzbanişçileri kalifiye bir iş yapıyorlar ve sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar hizmet veriyorlar. Dolayısıyla iş riski tazminatı, vardiya tazminatı gibi taleplerinin olması pek tabi hakları.

İzbanişçilerinin işte bu taleplerini çok gördü “aslan sosyal demokratlar”.

Greve haktır, grev kırıcılığı suç…

Hal böyle olunca, grev öncesi sürdürülen görüşmelerde anlaşma zemininden çok uzakta duran işveren karşısında işçilerin; Uluslararası sözleşmelerden, Anayasadan ve yasalardan kaynaklanan Grev Hakkına başvurmaktan başka yolları yoktu veİzbanişçisi de bu hakkını kullanmıştır.

İşveren ise; yolcuların can güvenliklerini hiçe sayıp, işçilere eğitim vermekle görevli emekli TCDD çalışanlarıyla trenleri işleterekgrev kırıcılığı yaptı. Zaten bu suçu mahkeme de gördü ve grev kırıcılığına dur dedi.

Bir de Kocaoğlu’nun icazeti ile Belediye’de örgütlenen; adı “devrimci” ama kendileri sapsarı olan sendikacıların grev kırıcılıkları var. Yani sendikaların, işverenlere karşı işçi sınıfının hak ve çıkarlarının korunup geliştirilmesi noktasında birbirleriyle dayanışma içinde olmaları gerekirken, bu sarılar artırılan ESHOT seferlerinde hafta tatili bile yapmadan üyelerini çalıştırdılar. Yaptıkları bu grev kırıcılığınıutanmadan bir de basına deklere ettiler.

http://www.egepostasi.com/haber/IZBAN-krizinde-devreye-sokulan-ESHOT-icin-sok-iddia-Bazi-soforlerin-izni-yok/203085

Ülkemizdeki sendikalar faciasının geldiği nokta işte bu ihanet çizgisi.

Maalesef bunların birçoğunu Real Market Direnişinde, Nakliyat-İş Sendikasının örgütlenme ve direnişlerindeçokça görüyoruz.

Tabii, İBB’de örgütlü Genel-İş’çiler böyle davranmak zorunda. Çünkü belediyenin tüm birimlerinde işverenin icazetiyle örgütlendiler. Eş ve çocuklarını, yakın akrabalarını belediyelerin çeşitli birimlerine yerleştirdiler. İşverene diyet borçları var. Bu nedenle işçilerin yanında tavır alamazlar. Yoksa biterler. Geçmişte bunlar, yine Kocaoğlu’nun bastırmasıyla işe yeni giren işçilere, TİS’nin %40 eksiğinin uygulanmasını kabul etmiş adamlar. Yani sürekli ihanet halindeler…

Mevcut DİSK Yönetimi ise bu hak mücadelesi karşısında da(hep yaptığı gibi), susuş suikasti uyguladı. Daha doğrusu, yeni CHP’li başkanlarının açıklamasına sessiz kalmakla onlar da aynı ihanet yolunun yolcusu olduklarını gösterdiler.

İzban işçilerinin bağlı olduğu Demiryol-İş Sendikası’na da eleştirilerimiz var elbette. Ama bu eleştiriler başka, grev kırıcılığı başkadır. Nasıl ki, burjuva yasalarıyla işverenlere tanınmış olan Lokavt bir hak değil suç ise, hangi biçimde olursa olsun grev kırıcılığı da suçtur. Bu grev kırıcılığının sendikacılar tarafından yapılmasıise ağırlaştırılmış bir suçtur.

Dolayısıyla, T. Erdoğan’ın erteleme adı altında grevi yasaklaması ile sarı sendikacıların ve işveren “aslan sosyal demokratların” grev kırıcılıkları arasında hiçbir fark yoktur. Yani elbirliğiyle, İzban işçisinin hak mücadelesini boğmuş oldular. İzban işçisini bir kez daha Yüksek Hakem Kurulu (YHK)’nun insafına terkettiler.

Zira 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi yasasının 63’üncü maddesine göre; altmış günlük erteleme süresince taraflar anlaşmaya varmak zorundadırlar. Eğer anlaşma olmaz ve TİS’nin bağıtlanması için YHK’ya başvurulmazsa sendikanın yetkisi düşecektir.

Burada bir çift söz de olaya objektif bakmayan, bakamayan ve hatta CHP ve İBB yönlendirmesiyle yaklaşarak, işçilere haksız saldırıda bulunan insanlarımıza söylemek istiyoruz.

Herkesin aklını özgürce kullanması gerekir. Hüloğculuk yapmanın alemi yoktur.

Varsayalım ki, grev siyasi ve AKP belediyeyi yıpratmak istiyor. O zaman, Kocaoğlu da greve fırsat vermeden işçilerle anlaşıp sözleşmeyi imzalasaydı ve bu oyunu bozsaydı. Çok mu zordu bunu yapmak? Grevin devam ettiği süre içindeki İzban’ın zararı, işçilere verilecek ücret zammını kat kat aşmış durumda. İzmir halkına çektirilen zulüm de ortada. Otobüslerle, minibüslerle grevi etkisizleştiririm mantığı tamamen antika bir yaklaşımdır. İşçi düşmanı bir uygulamadır. Yukarıda belirttik, işçilerin istediği rakamlar öyle fahiş miktarlar da değildi.

Evet, grevin yürütüldüğü işyerinin amacına bağlı olarak üretim ya da hizmette aksamalar olacak ki, işçilerin üretimden gelen güçlerini kullandıkları hissedilsin. Ya da işveren, grev nedeniyle zarar görecek ki, işçilerin taleplerini kabul edebilsin. Bunun tersini savunmanın, yani işçilerin sefalet ücretine talim etmelerini istemenin ilericilikle, demokratlıklabir ilgisi olabilir mi?

Sizlere önerimiz; “Grev olmayan bir toplumda yaşamaktansa, çöp yığınlarıyla demokrasi içinde, sendikası, toplu iş sözleşmesi, grevi olan bir düzende yaşamayı yeğlerim” diyen İstanbul Belediyesi eski Başkanı (o da bir sosyal demokrat) Nurettin Sözen’in veciz sözlerini hiç unutmayın.

Sonuç olarak; T. Erdoğan’ın grevi yasaklamasıyla birlikte, dört gözle beklediğiniz “amaç”ınız hasıl olmuştur. Böylece kimin siyasi davrandığı da ortaya çıkmıştır.

Bundan böyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin AKP-CHP koalisyonu ile yönetirsiniz artık!!!

Çünkü, yok aslında birbirinizden farkınız.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.