1947'de IMF'ye üye olan Türkiye, 1 Ocak 1961'de Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel döneminde ise IMF ile ilk stand-by anlaşmasını imzaladı. IMF'nin Türkiye'ye yararı ve zararı ne olmuştur? Bu uzun bir incelemenin konusu olabilir. Ancak 'AKP'ye ne kazandırdı?' sorusunu sorarsak, bunu yanıtı "3 genel seçim, 2 yerel seçim ve 3 referandum" olur.

Erdoğan, 2008 yılında IMF borcunun son taksidinin ödenmesini ardından, her seçim döneminde bu konuyu gündeme getirmiş ve "IMF'den borç alan bir ülkeyken biz bu borcu ödedik ve IMF'ye borç verecek konuma geldik" şeklindeki propagandayı seçim meydanlarında ve katıldığı pel çok progamda defalarca dile getirmiştir.

Türkiye'nin IMF'ye 5 milyar dolar borç vereceği şeklindeki tevziratı son bir yıla kadar sık sık dile getirne Erdoğan, son bir yılda ise bu söylemi "Baktılar ki biz ciddiyız, IMF bizen borç almakrtan vazgeçti" şeklinde revize etmişti.

İşin aslı ise; 2009 krizi sonrasında ihtiyat için bir kaynak oluşturma kararı alındı ve ülkeler IMF'ye fon taahhüdünde bulundular. Türkiye de buna 5 milyar dolarla katıldı. Ancak bu parayı hiç bir zaman ödemedi.

***

Gel gelelim bugün "Türkiye yeniden IMF ile stand-by anlaşması imzalayacak mı?" sorusu yeniden gündemde.

Merkez Bankası'nın Nisan 2018 verilerine göre açıkladığı "Kısa Vadeli Dış Borç İstatistikleri" raporunda yer alan şu veriler dikkat çekici:

Nisan sonu itibarıyla, kısa vadeli dış borç stoku, 2017 yıl sonuna göre % 6,5 oranında artışla 125,5 milyar ABD doları olarak gerçekleşmiştir. Bu dönemde, bankalar kaynaklı kısa vadeli dış borç stoku % 5,7 oranında artarak 70,7 milyar ABD doları olurken, diğer sektörlerin kısa vadeli dış borç stoku % 7,6 oranında artarak 54,8 milyar ABD doları düzeyinde gerçekleşmiştir.


Bankaların yurtdışından kullandıkları kısa vadeli krediler, 2017 yıl sonuna göre % 1,4 oranında azalarak 17 milyar ABD doları seviyesinde gerçekleşmiştir. Banka hariç yurtdışı yerleşiklerin döviz tevdiat hesabı % 4,8 oranında artarak 20,5 milyar ABD doları, yurtdışı yerleşik bankaların mevduatı da % 8,6 oranında artışla 18,4 milyar ABD doları olarak gerçekleşmiştir.
Diğer sektörler altında yer alan ithalat borçları, 2017 yıl sonuna göre % 5,4 oranında artışla 42,8 milyar ABD doları seviyesinde gerçekleşmiştir.

2018 Nisan sonu itibarıyla, kısa vadeli dış borç stokunun döviz kompozisyonu % 49,9’u ABD doları, % 31,7’si Euro, % 15,6’sı TL ve % 2,8’i diğer döviz cinslerinden oluşmuştur.


2018 Nisan sonu itibarıyla, orijinal vadesine bakılmaksızın vadesine 1 yıl veya daha az kalmış dış borç verisi kullanılarak hesaplanan kalan vadeye göre kısa vadeli dış borç stoku, 183,3 milyar ABD doları düzeyinde gerçekleşmiştir.

Türkiye'nin borçlanarak büyüdüğü bir gerçek. Bu borçlanmanın yaklaşık yüzde 85'inin ise döviz cinsinden olduğu MB verilerinden açıkça görülüyor. Bu durumda döviz kurundaki her artış, Türkiye'nin dış borç ödemesindeki yükünün katlanması anlamına geliyor.

Öte yandan, ülkedeki siyasi güvensizlik ortamı ve makro dengelerdeki bozulmaların etkisiyle uluslararası derecelendirme kuruluşlarının ülke notundaki yaptıkları her olumsuz puanlama da yurt dışı borçlanma faizini artırıyor. Bugün Türk şirketlerinin ve bankalarının yurt dışından borçlanma faizleri yüzde 16 seviyesinin üzerine çıkmıştır.

Merkez Bankası'nın 20 Mayıs 2010'da yüzde 7 olan "1 haftalık Repo Fazi Oranı" 8 Haziran 2018 tarihinde yüzde 17.75'e çıkmış görünüyor.

Şimdi 'Türkiye yeniden IMF'nin kapısına gider mi?' sorusu siyaseten 'imkansız' görünse de, borçlanarak büyüyen ve Binali Yıldırım'ın ifadesiyle "bir süre daha da bu şekilde büyümeye devam edecek olan" Türkiye, bu borçlanma faizleri ile büyümeyi sürdürebilecek mi? Yoksa bu maliyeti düşürmek için, Hükümet siyasi risklerini göze alarak yeniden IMF'nin kapısını çalacak mı?

Dış politikayı da ekonomiyi de siyasetin aparatı haline getiren AKP için bu çok büyük bir risk. Ancak, neo-liberal ekonomi modelinden vazgeçmeden, bu modelin enstrümanlarına sırt çevirmek siyaseten getirisi olsa da, ülke ekonomisine büyük bir fatura ödettiği ortada. IMF'den grçek kurtuluşun reçetesi ise sıcak paraya ve ranta dayalı neo-liberal ekonomi modelinden tamamen vazgeçerek üretime ve adil bölüşüme dayalıhalkçı bir ekonomi modeli ile mümkün olabilir. AKP'nin ajandasında ise böyle b ir maddenin olmadığı çok açık.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.