Oyuncu Hülya Koçyiğit, Posta gazetesine verdiği mülakatta siyasi konularla ilgili görüşlerini de paylaşmış. Koçyiğit “Şu an Türkiye’yi nasıl buluyorsunuz?” sorusuna, “Bir kere böylesine bir iletişim çağında yaşarken, sosyal medya hayatımızın bu kadar içindeyken kim kendini baskı altında hissedebilir ki? Kimse baskı altında değil, bilakis herkes fazla özgür. Çok fazla atıp tutuyorlar” diye yanıt vermiş ve devamında;  “Defalarca çok net biçimde açıkladım; Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı ben çok başarılı buluyorum”diyen Koçyiğit Erdoğan’la ilgili “Sevmekten öte takdir ediyorum, çok da destekliyorum…” demiş.

Hülya Koçyiğit’e sorulacak bir sürü soru aklınızdan geçiyordur eminim. Ama bu yaklaşımda ki bir kişinin demokrasi, ifade özgürlüğü, hukuk-adalet vb. temalı her sorunuza (sizce tatmin edici olmasa da) vereceği pratik yanıtları her zaman olacaktır. Mesela savaş karşıtı içerikte tweet paylaşanların göz altına alınmaları, tutuklanmaları, Meslek Odalarının kapatılması konularında görüşü sorulsa, “ama milli mesele…!” gibi kestirip atacağını öngörebiliriz.

Bu bakış açısına sahip kişilerin temel evrensel insan haklarına ilişkin kaygılı olanları anlayamadıkları kolayca görülür; “Ne var ki, onlar da yazmasın, söylemesin, karşı olmasılanlar…!” derken son derece içtendirler.

KOÇYİĞİT GİBİ DÜŞÜNMEK…

Hülya Koçyiğit’in paylaştığı bu fikirleri ülkede yaşayan önemli bir kesim paylaşıyor. Bu düşünceleri paylaşmayan muhalif  kesim ise sosyal medyada ve çevresinde iktidarı her durumda destekleyenlere hayretle bakıyor, “ülkenin hızla demokrasiden uzaklaştığını, katı bir despotizme hızla gittiğinizi nasıl görmüyorsunuz?” diye soruyor ve kahroluyor.

Yukarıda bahsettiğimiz her iki kesim de kendi gibi düşünenlerin haklılığından, diğer kesimin aldatılmış, beyninin yıkanmış olduğundan oldukça emin. Peki bu nasıl oluyor, nasıl her iki kesim de “acaba yanılıyor olabilir miyim?” diye düşünmüyor, düşünemiyor.

Baştan şunu belirteyim, Nasrettin Hoca gibi her bir tarafa “sen de haklısın” diyerek aradan sıyrılma şark kurnazlığına pirim veren bir yaklaşıma sahip değilim. Hülya Koçyiğit’e tabi ki katılmıyorum. Ama Koçyiğit ve onun gibi düşünenlerin düşünsel ve algısal paradigmalarının dayanaklarının tahlil edilmesinin gerekliliğine inanıyorum. Yani, aynı ülkede aynı sorunları yaşayan insanlar neden bu kadar  taban tabana zıt algılara sahip olabiliyorlar, bunun ciddi olarak  irdelenmesinin gerektiğini  düşünüyorum.

PARADİGMALAR ALGILARIMIZI BELİRLER

Genel anlamda “dünyaya ve olgulara bakış” anlamına geliyor paradigma kavramı. Değerler bütünümüz ne ise, algı ve kararlarımız da buna uygun oluyor kaçınılmaz olarak. Yaşama, dünyaya, ülkeye, inanca, yaşam biçimlerine, demokrasiye, özgürlüklere, laikliğe, eşitliğe… ve bunlar gibi bir çok kavrama nasıl bakıyorsak, kanaat ve davranışlarımız da tabi ki buna uygun oluyor.

İnsanlık tarihi bir çok önemli aşamalardan geçti. Kısaca hatırlayacak olursak; avcı-toplayıcı toplumlardan tarım toplumuna, oradan sanayi toplumuna ve daha sonra günümüzdeki modern bilgi çağına ulaşıldı. Bu gelişmelere paralel olarak toplumların değerleri, yönetim anlayışları, inanç sistemleri ve devlet yapıları sürekli gelişti ve değişti. Mutlak güce sahip mutlak monarşik iktidarlara karşı Avrupa’da çeşitli isyanlar ile gücün paylaşımı sağlandı. Kilisenin devlet ve toplum üzerindeki hakimiyeti, sarayın-kralların mutlak gücü sınırlandırıldı, parlamentolar oluşturuldu. Egemenlik kiliseden ve krallıklardan halk iradesine geçti ve buna “demokrasi” dendi. Yasama, yürütme ve yargı erkleri birbirinden ayrılarak, bu güçlerin tek elde toplanmasının sakıncaları giderildi.

Osmanlı devleti döneminde de benzer süreçler gecikmeli de olsa kısmen yaşandı, 1. ve 2. Meşrutiyet denemeleri oldu. Sonrasında Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde ilk meclis ve cumhuriyetin ilanı ve devamında bildiğimiz batılılaşma yönünde devrimler. Çok özet olarak geçiyorum bu bilgileri.

DEMOKRATİK HAKLAR VE  KAZANIMLAR  KOLAY OLMADI

İnsanlık tarihinde bu süreçler öyle kolay geçilmedi. Bin türlü sorunlar, savaşlar, mücadeleler sonucunda “evrensel temel insan hakları” kavramlarına ulaşıldı. Bireyin özgürlüklerini garanti altına alan ve yönetenlerin mutlak yetkilerini sınırlayan bu değerler tüm gelişmiş ve uygar dünya tarafından kabul edilmiş durumdadır.

Bu dönüşümlerin en önemlisi ve temel dayanağı, mutlak gücün inançlardan, tanrıdan ve gücünü çoğunlukla tanrıya dayandıran hükümdarlardan alınması ve halka devredilmesi olan sekülerizm ve laikliktir. Hükümdarlar ve kilise bu mutlak güçlerini devrederken tabi ki çok istekli ve gönüllü değillerdi (ve fırsatını bulduklarında geri almak isterler). Ancak toplumsal ve siyasal gelişmeler sonucu, halklar mücadeleleri ile bu hakları söke söke aldılar.

Bu mücadelelerin yaşandığı ve evrensel demokratik ilkelerin benimsendiği ülkelerde sanat, bilim, kent hayatı, sanayi, teknoloj gelişti, üretim ve zenginlik görece arttı. Her türlü sorunlara karşın sanayileşmiş ve gelişmiş batı ülkelerinde yaşayan halkın demokratik olmayan ülkelerde yaşayan dünyanın diğer yarısına göre çok daha refah içinde yaşadığı gayet açık ortadadır.

ÜLKEMİZDE YAŞANAN AYDINLANMA VE ATATÜRK

95 sene önce yoksul, yorgun ve tükenmiş bir imparatorluktan yönü bilime, aydınlığa, özgürlüğe dönük taze bir Cumhuriyet çıkartan, bu hedefe dönük kısa zamanda çok ciddi atılımlar yapan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları da bizlere böyle bir ülke bırakma çabası gösterdiler.

Dünyadaki 1,5 milyar civarında müslümanın yaşadığı, nüfusunun büyük bölümü Müslüman olan ya da resmi dini İslamiyet olan 63 ülke içinde yönünü batı tipi demokrasi ve temel insani değerlere dönük bir ülke bıraktı bize Atatürk ve cumhuriyeti kuranlar. Bu sekülerleşme, aydınlanma ve uygarlaşma yönündeki çabalar (bir çok aksaklıklara rağmen) büyük ölçüde başarılı olmuştu ülkemizde. Ancak son yıllarda hızla geriye gidiş olduğu ortadadır. Batı tipi aydınlanma, gelişme, laiklik, demokrasi ve özgürlükler konusunda yönetenlerle birlikte toplumun belirli bir kesiminde de ciddi bir gerileme ve kavrayış farkı olmuştur. 

İşte ele aldığımız konunun yanıtı tam burada yatmaktadır. Bu ülkede yaşayan insanlar demokrasiye, özgürlüklere, laikliğe, ifade özgürlüğüne, hukuka, “yasama-yürütme-yargı” erklerinin paylaşımına, insanca ve özgürce yaşamaya nasıl bakıyor? Daha doğrusu, bu kavramlar bu bir kesim insanlar için bir anlam ve değer ifade ediyor mu? 

ÖZGÜRLÜKLER TALEBİ KİMLERİN UMURUNDA

Bu saydığımız evrensel kavramlar ile ilgili hiçbir bilgisi, fikri ve “hassasiyeti” olmayan insanlar bu değerleri talep ederler mi? Görece gelişmiş ve özgürleşmiş olmayan zihinler ve algılar, bu değerlerin varlığı ve yokluğu arasında tabi ki bir fark görmezler.

Bu tür üst bilinç gerektiren kavramlara ve değerlere sahip bireylerin (tam tamına olmasa da) sosyal, kültürel ve nispeten ekonomik yönden daha gelişmiş kesimlerden olduğu gözlemlenmektedir. Bu yüzden yönetenler tarafından “cahilin feraseti” kutsanıyor olmasın.

Dünya tarihi bize göstermiştir ki, diktatörlükler iktidarlarını uzun dönemler sürdürebimek için halkların millet ve inanç duyarlılıklarını çok iyi kullanmışlardır. Zaten bu sebeple yönetenler halklarının olabildiğince milliyetçi ve dindar olmalarına çaba sarfetmişlerdir. Çünkü böylece bu çok değerli iki kavram, son derece elverişli yönetim argumanları olmuştur hep.

Sosyal, kültürel ve ekonomik olarak gelişmemiş, inanç istismarına açık toplumları, yönetenlerin amaçları etrafında toplamak bu sebeplerle oldukça kolaydır. Siz yöneten olsanız,  mutlak gücü elinizden hiç bırakmak istemeseniz, böyle herşeyi onaylayan bir toplum oluşturmaya çaba göstermez misiniz? Günümüzde türk toplumunun önemli bir kesminin durumu bu bakış açısından daha iyi anlaşılmıyor mu?

HALİ PÜR MELALİMİZ!

Özetle; gitgide demokrasiden, temel özgürlüklerden, laik devlet yapısından uzaklaşan bu ülkede tüm olumsuz gelişmeleri görmeyen, algılamayan, kendi dünyalarında böyle bir problem yaşamayan insanların paradigmaları maalesef çağımızın ulaştığı temel insani değerlerden uzaktır. Bu yüzden iktidarın apaçık yanlış olan ve ülkeyi karanlığa götüren birçok  uygulaması bu insanlara çok olağan görünmektedir.

Lidere koşulsuz inanç tüm insani ve vicdani değerlerin üstüne çıkmıştır, çıkartılmıştır. Halk (12 eylül dönemi dahil) hiçbir dönemde bu kadar tehlikeli şekilde kutuplaşmamıştır. 16 yıllık iktidar amaçladığı vatandaş modelini yaratmada (maalesef) oldukça başarılı olmuştur ve iktidarının kalıcılığı için bu kavrayışı ve bakışı sürekli aktif tutması gerekmektedir. Bunun için ayrışma, kutuplaşma ve savaşlar dahil ne gerekiyorsa yapılmasının zaruri olduğunu düşünmektedirler ne yazık ki.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner72