'Gazetecilik suç değildir' dedi, tutuklandı!

Gazetecilik bölümü öğrencisi Berivan Bila, 'Gazetecilik Bölümü Ders 1: Gazetecilik Suç Değildir' yazısı gerekçe gösterilerek 'Cumhurbaşkanına hakaret' gerekçesiyle ve terör örgütü propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklandı.

'Gazetecilik suç değildir' dedi, tutuklandı!

Gazetecilik bölümü öğrencisi Berivan Bila, 'Gazetecilik Bölümü Ders 1: Gazetecilik Suç Değildir' yazısı gerekçe gösterilerek 'Cumhurbaşkanına hakaret' gerekçesiyle ve terör örgütü propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklandı.

08 Aralık 2018 Cumartesi 13:53
'Gazetecilik suç değildir' dedi, tutuklandı!

Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Gazetecilik Bölümü öğrencisi Berivan Bila hakkında, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlarda 'Cumhurbaşkanına hakaret' ve 'terör örgütü propagandası' yaptığı iddiasıyla soruşturma başlatıldı.

İl Emniyet Müdürlüğü ekipleri, Berivan Bila'yı dün gözaltına alarak evinde arama yaptı. Emniyetteki işlemleri tamamlanan Berivan, sevk edildiği adliyede tutuklandı.

Yer aldığı tiyatro topluluğuyla ücretsiz tiyatro gösterimlerinde sahneye çıkan Berivan, tutuklama kararı verildiği gün de Artvin'e tiyatro turnesine gidecekti.

Berivan'ın Cumhurbaşkanına hakaret sayılan makalesi:

Erdoğan diktatörlüğüne ses çıkartan meşru olmayan iktidarını teşhir eden herkes bu FETÖ geyiğinden alakası olsun olmasın nasibini aldı, almaya da devam ediyor. Üstelik bizzat zat-ı şahanelerinin “Onlar gazeteci değil, FETÖ’cü teröristler” sözleriyle. Nedenide bariz ağzını açıp, kırılgan düzenime benim bile yenemeyeceğim bir güç olan kalemin ile çomak soktun.

80 darbesinin korkunç hikayeleri ile büyümüş, ama daha beterini yaşayan, önce AKP-Cemaat ittifakına sonra ise çatışmasına şahitlik etmiş ve bu çatışmanın meyvesi olan OHAL ve adeta padişah fermanlarını aratmayan KHK’lara maruz kalmış buna rağmen gelecek güzel günlere umut ile bakan üniversiteli sıra arkadaşlarım merhaba! Baskıların ve diktatörlüğün gölgesi nezaretin de umarım tatiliniz iyi geçiyordur. Adı lazım değil (çünkü yazınca feci şekilde alınıyor) bir kişi düşünün, kendi çıkarları uğruna cinayet işlemekten çekinmeyen, çalan, kendisine -doğrudan veya dolaylı- karşı çıkan, kanlı iktidarına tehdit olma potansiyeli taşıyan herkesten kurtulmaya çalışsın. Gazetecileri içeriye atsın, birikimli ve nitelikli akademisyenleri egosu nezaretinde çıkardığı fermanlarla işlerinden ihraç etsin. Korkunç değil mi? Evet ne yazık ki bu aralar böyle bir korku filminin içerisindeyiz. Zulmü ve mücadeleyi beraberinde barındıran bir filmdir bu. Bu filmin belki de en büyük cesaret öğeleri barındıran bölümüne yakın zamanda şahit olduk ve olmaya devam ediyoruz. Yargılanan Cumhuriyet gazetesi basın emekçileri ve adeta yüzümüze çarpılan soğuk su etkisindeki savunmaları... Pardon düzeltiyorum savunmaları değil, o kirli kanlı iktidarın foyaları.

Ama ifade veren isimlerden biri var ki, zulmedenler safına karşı onurlu duruşu ve kılıç gibi kalemi ile biz genç gazetecilere ilham olan Ahmet Şık. Tayyip Erdoğan ve onun çok sevdiği evladı (hatta Bilal’den bile çok) AKP’nin, Fetullah Gülen ve tayfasıyla henüz bozuşmamışken kardeşlikleri daimken aralarındaki kirli ilişkileri ortaya çıkartan, bunu yazan ve yayınlayan cesur bir gazeteciden söz ediyoruz. Tabi o dönem AKP ve Gülen cemaatinin can ciğer olması münasebeti ile yayınlanan

''İmamın Ordusu'' isimli kitabı yasaklanmıştı ve Ahmet Şık o dönem muhterem hoca efendiye ve pürü pak AKP'ye iftiradan yargılandı. Şimdi ise gün geldi devran döndü. Eski arkadaşların arası açıldı. Tabi değişmeyen şeyler de oldu. O dönem çekinmeden Gülen Cemaati'nin ilişkilerini açıklayan Ahmet Şık, değişen süreçlerde bazı satılık kalemciler gibi saf değiştirmek, zulüm edenlere yaranmaya çalışmak yerine mücadele edenlerin saflarında kalmayı tercih etti. AKP-Cemaat hepsi üç kağıt diyenler bugün FETÖ üyesi olma şüphesi ile ironik bir şekilde yargılanır oldular. O da bu FETÖ modasından tabi ki payını aldı. Her türlü gerici hamleye -buna dini cemaat yapılanmaları da doğal olarak dahil- karşı mücadele verenler ve Tayyip Erdoğan diktatörlüğüne ses çıkartan meşru olmayan iktidarını teşhir eden herkes, bu FETÖ geyiğinden alakası olsun olmasın nasibini aldı almaya da devam ediyor. Üstelik bizzat zat-ı şahanelerinin “Onlar gazeteci değil, FETÖ’cü teröristler” sözleriyle. Nedeni de: Bariz ağzını açıp, kırılgan düzenime benim bile yenemeyeceğim bir güç olan kalemin ile çomak soktun.

Dün gerçekleşen mahkemede sözleri ile bize bir kez daha hem umut oluyor hem de ders veriyor Ahmet Şık. Gülen cemaati-AKP ilişkisi ile ilgili araştırmaları ortaya koymakla yetinmiyor kalemini para uğruna satmayan, cesur bir gazetecinin nasıl olması gerektiğini de uygulamalı olarak gösteriyor bizlere.

Medyanın tekelleştiği, tek adamlaştığı ve meşru olmayan AKP iktidarına hizmet ettiği şu süreçte, böyle cesur gerçek gazetecilerin varlığını hissetmek hem biz iletişimci üniversiteliler için ilham kaynağı oluyor, hem de gazeteciliğin gerçekleri silah edinen bir mücadele pratiği olduğunu gösteriyor.

Hala halkın haber alma hakkını para karşılığı satan, kalemleri kiralık, kendilerine gazeteci diyen Tayyip Erdoğanın ağzından beslenen uşaklar dışında, Metin Göktepe’lerin mirasını sahiplenen gazetecilerin olduğunu görmek, umut aşılıyor bizlere. Aynı zamanda Ahmet Şık şu sözleri ile de süreci kısaca ve anlaşılır bir şekilde özetliyor,” Hapiste olmadıkları halde tutuklu bulunan, yani sansür ve oto sansür kıskacındaki gazetecileri de listeye eklediğimizde tablo daha karamsar bir hal alıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan uykusunda konuşsa canlı yayın yapmak zorunda olan TV kanallarında, iktidar komiserleri olmadan siyasal program yapmak da yasak.”.

Mahkeme sürecinde AKP iktidarını taşeronluğunu yayın ilkesi edinmiş TRT ve A Haber kanallarının gerçek ile tanıştırılması eylemi de bize gösteriyor ki, içeride yargılanan gazeteciler boşuna mücadele etmiyorlar, yalnız değiller ve en önemlisi de birilerinin aksine sonuna kadar meşrular. Tabi bu taşma hissinden önceki süreçlere de bakmamız gerekli.

OHAL sürecinin başlaması ile beraber sansürün elle tutulur hale gelmesi., sistematik bir şekilde çeşitli yaptırımlar ile gazete ve muhalif yayınların kapatılması veya kontrol altında tutulmaya çalışması, Cumhuriyet gazetesi nöbeti süreci ve bu nöbetin kazanımı olarak gazetenin hala(!) açık olması veya sendika.org gibi sürekli BTK’nın zulmüne mazhar olan yayınların inatla yayına devam etmeleri gibi önümüzde çeşitli  direniş pratikleri mevcut.

Bu pratiklere baktığımızda, bize geçici nefes alma alanlarının da bu irili ufaklı ama dirayetli direniş modelleri sayesinde görmüş oluyoruz. Aynı zamanda şunu da görüyoruz ki diktatörlüğün inşasında mevcut iktidar her ne kadar stratejik mekanizmalarda hâkimiyet kurmuş gibi görünse de, hiç olmadığı kadar kırılgan ve küçücük bir kıvılcımla bile güçlü bir gedik açmaya müsait görünüyor. Bir yandan kendi safından taviz vermemeye çalışırken diğer yandan da baskısı nedeni ile büyük bir yangına dönüşecek kıvılcımlarla baş etmek zorunda. Diyor ya gözlerinde görebileceğiniz korkuyla “2. Gezi olmasın” diye durumun özeti tam da bu: Kaldıramayacağı her alanda iradeli ve sağlam bir çizgi tuturmak. Bu direniş bazen bir gazetecinin deklanşöründe veya sözlerinde, bazen de işini geri isteyen iki akademisyen olan Nuriye Gülmen ve Semih Özakaça’nın aç kaldığı günlerde gösteriyor kendini.

Belki de en kritik noktalardan biri de bu: Her koşulda sızan, baskı arttıkça patlak veren özgürlük fısıltıları. Bu fısıltı bazen bir kantinde elimize geçen bir fanzindeki bir yazı, bazen TRT; A Haber gibi yandaş tv kanallarının canlı yayınlarında tutulan birkaç döviz veya söylenen birkaç sözcük, bazen de bir mahkeme salonunda çekinmeden sarf edilen sözler...

İçerisinde umudun, güzel günlerin ve özgürlüğün tohumlarını saklayan o fısıltılar bir gün toprağa düşecek ve meyve verecek. Her şey işte o meyvede, çığ gibi yükselen bizlerin sesini sözünü taşıyan o güçlü fısıltıda gizli. Tabi unutmayalım eğer ürün istiyorsak zor koşullara rağmen emek verip, inatla o ekini ekmeliyiz.

Ülkemiz adeta 2 alana bölünmüş durumda. Bir alan olarak daha büyük olan -fakat küçüğünden çok da farksız olmayan- açık ceza evine dönmüş dışarısı, bir de zindanları içerisinde barındıran 4 duvarlı cezaevleri. Bu büyük açık hapishaneden biraz da küçüğüne hapsedilmiş, işini yapmaktan başka bir suçları olmayan, yürekli gazetecilerden ortak bir ses yükseliyor. “Gazetecilik Suç Değildir.”

Sesinizi duyduk. Sizler birilerinin sözlerine kulağınızı tıkamadığınız için cezalandırılmak istiyorsunuz, biliyoruz. Biz genç gazeteci adayları da aynı cesaretle aynı suçu işlemeye talibiz. Sansüre karşı yaşamları pahasına mücadele veren gazetecilerin mirasının getirdiği bir sorumluluk var üzerimizde biliyoruz. O sorumluluğu en iyi şekilde taşıyan üniversiteliler olacağız. Bugün amfide kantinde, yarın sokak da elimizde kalem, dilimizde birilerinin saltanatının altına dinamit olacak sözler ile yanı başınızdayız. Onur ve cesaret kazanacak, biz kazanacağız!

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.