Devlet Alevi şehidin cenazesine gitmiyor, Aleviler ise hala şehit olmaya gidiyor

28 Kasım 1988 günüydü. Sarıkamış’ta askerlik yapmakta olan Şahin Şenol; bir cenazesi arabası ile bir astsubay tarafından getirilip gecekondunun kap

27 Ekim 2019 Pazar 00:24
Devlet Alevi şehidin cenazesine gitmiyor, Aleviler ise hala şehit olmaya gidiyor

28 Kasım 1988 günüydü. Sarıkamış’ta askerlik yapmakta olan Şahin Şenol; bir cenazesi arabası ile bir astsubay tarafından getirilip gecekondunun kapısına bırakıldı. Bir daha ne uğrayan, ne soran oldu.

Devlet, cemevilerinde kaldırılacak şehit cenazelerine gitmezmiş.
Alevi şehidin evine gitmez, taziyede bulunamazmış!
Şahin, Zöhre ile Mehmet’in tek çocuğuydu.
Zöhre ile Mehmet’in dünyası karardı.
Konu komşunun duaları ve gözyaşları içinde toprağın kucağına verildi. Zöhre de kendini gömmeye çalıştı. Cemaat güçlükle engel oldu!
Biricik oğluyla birlikte gömülmedi ama, sonraki ömrünü ölmeden ölmüş gibi yaşadılar.

Terhisine iki ay kalmıştı Şahin’in. Sarıkamış’ın amansız kışında gece nöbet yerlerini denetlemeye çıkmıştı. Terör tedirginliğinin yaşandığı gergin günlerde, tipide paniğe kapılan Eskişehirli nöbetçi, çavuşunu tanımamış; kurşunu basmıştı!

O günden bugüne kadar nice Alevi genç, yurtseverliğinin bedelini canıyla ödedi, ödüyor. Ama her birinin cemevinde kılınana cenaze namazına devlet katılmadı.
“Helallık” vermedi, almadı.

En son Barış Pınarı Harekatı sürecinde şehit olan Tokatlı yiğidin cenazesi oldu. Cemevinde kaldırıldı.
Devlet yine yoktu.
Diyanet yoktu!
Onlar sünni, şehit Alevi idi.

Laik devleti yönetenler şahsında devlet de Sünni idi. Diyanet ise; tamamıyla dinci Sunni kimselerin yönetiminde bir mezhep kurumu olmuştu.
Dokuz yaşındaki bir kızın evlenmesi için yasa taslağı hazırlayan Mısır’ın Mursi’si için gıyabı cenaze namazı kılan Diyanet ile yas ilan eden Devlet, uğruna şehit olanın cenazesine gidemezdi!

Muaviye’nin Ehlibeyt mensupları adını girişine yazıp çiğnettiği ve Kerbela’dan mızrağa takılarak getirilen Hz. Hüseyin başının sergilendiği camii İslam ibadeti yeri sayıyor. Fakat “Hak, Muhammet, Ali” diyerek secde edilen cem evleri ibadethane sayılmıyordu!

Devletin mezhebi vardı.
Alevi şehitler aynı mezhepten değildi.
Aleviler, Sünni devlete vergi vermek, uğruna şehit olmak zorundaydı. Ama o devlet, kendi mezhebinden olmayanın cenaze namazında bile bulunamazdı!
Diyanet İşleri Başkanlığı; Alevilerin verdiği vergilerden maaş alır, cami yapar. Fakat o vergi sahiplerinin şehitlerine, mescitlerine gitmez!
Şehitler arasında bile fark gözeten devlet, “bölünmez bütünlükten” söz edebilirdi, Ama bölünürlüğün taşlarını döşemekten sakınca görmezdi!
Laikliğe düşman olan Diyanet ve Devlet yöneticileri, Alevileri ve şehitlerini bunca ötelediği halde; Aleviler hala vergi veriyor, hala askere koşuyor.
Ve hala en yurtseverliğinden ödün vermiyor.

KENDİ DİLİYLE DİNİNİ YAŞAMAYAN, İHALE DE ALAMAZ

İslam Dini kitabının ilk ayeti; “ikra-oku” diyor.
Okumadan anlamak olanaksızdır.
Dinin peygamberinin ana dili, Arapça idi. O nedenle Allah (cc), peygamberin dilini değiştirmeyip onun diliyle Cebrail meleği konuşturmuş. Peygamber de Arapça yazıya geçirmiş.

Hz. Muhammed dini tebliğ ettiğinde, Arapça bilmeyenlere tercüman aracılığıyla muhatapların diliyle hitap etmiştir.
Zalim müşrikler, o dini araç ederek hanedanlıklarını kurdular. Üstelik öğretisini saptırdıkları o peygamberin halifesi olduklarını ilan ederek kral oldular.
Osmanlı kralları da II. Selim ile halifeliği ele geçirdiler.

Kuran’ın okunabilmesi için, kitap olarak çoğaltılması, okumak isteyenlerin dillerine tercüme edilmesi gerekirdi. Ama Sultan Halife, Kuran’ı basmamak koşuluyla matbaanın kurulmasına izin verdi, Günümüz Diyaneti de, “çocukları okutmayın, dini duyguları zayıflıyor” diye fetva yayınlıyor! Aslında kendi din adamlıklarına güven azaldığını itiraf ediyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi parasıyla “Türkçe Kuran Meali” gerçekleştirmesine kadar Türk halkı, ancak yetkin olan olmayan din adamlarının ifadeleriyle dinini öğrenebiliyordu.

Üstelik Kuran, özenle dikilen torbalara konarak duvara asılıp durmalıydı.
Meallerin yaygınlaşmasıyla, İslam’a inanan Türkler, kendi dilleriyle Kuran okuyabildi.
……….
Her zaman ve her toplumda en yüksek heyecan, kendi diliyle ifade edilendir. Acısı da, sevinci de kendi dili coşkusuyla anlatılırdı. Nitekim Türkülerimiz, müziğimiz, hikaye ve romanlarımız, dilimizle ifadede yoğun duygusu yaşanır. “İstiklal Marşı”nda görüldüğü gibi.

İslam dinini Arapça dili ve kültürü şeklinde anlayan veya anlatanlar; Türkçe Kuran okumasına da, Türkçe ibadet edilmesine de karşı çıkagelmişlerdir. Nitekim Anadolu’nun Müslüman Türk yurdu olmasını sağlayan Türkler; diliyle ibadet etmeleri nedeniyle kırıma tabi tutuldular. Anadolu Selçuklu Devleti, Konya’da saray ve hanedan devleti olmaya başlayınca; asli unsurlarına yabancılaşmaya başladı. Devlet yazışmalarında Farsça, dinsel uygulamalarda Arapça esas alındı.

1240’da, Türkçe ibadet etmekte ısrar edenler, halife Sultan güçleri tarafından kırıldılar.

Osmanlı Devleti Sultan-Halifeleri, daha da ileri gittiler. Türkçe ibadet edenleri imha etmenin yanısıra; Türkçe konuşup yazmayı resmileştiren Karamaoğulları Beyliği ile diğerlerini de yok ettiler.

Osmanlı Devleti hanedan ve saltanatı malı; Müslümanlık diye dayattığı inanç da Arapça dili ve kültürü idi. İmparatorluğa başlı bütün gayrimüslim tebaa, kendi diliyle kendi diliyle dinini yaşadığı halde; Türkçe konuşanlara bu hak tanınmamıştı.

Cumhuriyet döneminde halk, kendi diliyle kutsal kitabını okuyup anlama olanağına kavuşabildi. Fakat bu olanağı sağlayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, batan düzendeki çıkarlarını kaybeden dinci kesimin iftiralarından kurtulmadı. O kadar ki; şehitler anılırlen bile Kurtuluş Savaşı döneminin şehitleri anılmaz noktaya vardı.


Türkiye’nin günümüzde vardığı nokta; laik Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığının alenileştiği noktadır. Cumhurbaşkanı ve Diyanet İşleri Başkanı başta olmak üzere; Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı liderine alenen hakaret eden fesli bir meczubu yüceltmekten sakınca görmez oldular. “Keşke Yunan kazansaydı” diyen millete saygısızları kutsuyorlar. “Osmanlıca” diyerek Arapça’yı resmileştirilme temeli atılıyor.

Tam da böylesi bir aşamada “Haydarpaşa Garı İhalesi” gündeme geldi. Tarihi bir yapının özel kişi ve kurumlarca kullanılmasını sağlamak için açılan ihaleye, yapının bulunduğu kentin Belediye Başkanlığı da ihaleye teklif verdi. Fakat bakanlık destekli yandaş biri karşısında elendi.

Daha doğrusu, ihaleye sokulmadı.

Gerekçe ise, “ihaleyi ilan eden metindeki aynı kelimeler kullanmadan teklif vermek” olarak belirtilmiş. Haydarpaşa Garı’nı ihaleye çıkaran metindeki “mütesesİlen ve ……..” sözcükleri yerine, “birlikte ve beraberce” denmiştir.

Bu uygulama, Türkçe konuşup anlamanın iktidar tarafından Konya ve Osmanlı Sarayı gibi suç olarak gördüklerini ispat etmektedir.
Oysa devletin adı Türkiye, dili de Türkçe’dir.
Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları Türkçe metinle resmi ihaleye giremiyor. İbadeti gibi ifadesini de Farsça-Arapça yapmak zorundadır!
Babaannemin dediği gibi; “ne günlere kaldık ya Rabbim?”

SURİYE SORUNU NASIL ÇIKTI

M.Ö. 475’de Babil Kralı Nebukdnezar’ın Yahuda krallığını yıkmasıyla Yahudiler dünyaya dağıldılar. Bülbülün çalılık özlemi gibi, günün birinde Kudüs merkezli bir devlet kurma hayali; Diaspora’yı doğurdu.

XII. yüzyılda Avrupa’dan kovulan Yahudiler’e kucak açan Osmanlı topraklarında, Diaspora’nın ütopyası gerçekleşti.
1946’da kurulan İsrail; “Nil’den Fırat’a kadar vad edilen topraklar” egemen hayali ile hareket etmeye başladı. Yeni bir Nebukadnezar’ın çıkartacak kadar emperyalist davranmayı sürdürüyor.

Yakın zamanda alevlenen Ortadoğu sorunu; İsrail’in Suriye ve Lübnan topraklarını işgal etmesi ve geri vermeyi kabul etmemesi nedeniyle ortaya çıktı. Soğuk Savaş döneminde Amerika ve Avrupa İsrail’in, Sovyetler de Suriye’nin yanında yer aldı. Batı Bloku emperyal devletler; aslında Irak petrolleri ile Doğu Akdeniz stratejik bölge egemenliğini ellerinde tutmaya çalışıyordu. Sovyetler ise, Çarlık döneminden beri “sıcak denizlere inme” amacı peşindeydi.

İsrail megalosu, Ortadoğu’nun sürekli kaynayan kazan olması nedenidir.

Berlin duvarı’nın yıkılması ardından, 1991 yılımda ABD, Suriye’nin Washington’da İsrail ile görüşmeye mecbur etti.

Türkiye’de de akademisyen İsmail Beşikçi; “Kürtlerin en büyük müttefiki İsrail’dir” tezini ortaya attı.

ABD, 1993’e kadar süregelen Suriye-İsrail görüşmelerinden sonuç almayınca; görüşmeleri askıya aldı. Suriye Devlet Başkanı Hafız Esat, yola gelmiyor, direniyordu.
İsrail’de ise, İşçi Parti Genel Başkanı İzak Rabin; Haziran 1992’de Başbakan olduktan sonra, Eylül ayında; “Barış karşılığında Golan Tepelerinin bir kısmını Suriye’ye bırakma” teklifinde bulundu. Hafız Esat; barışın ancak İsrail’in bölgeden tamamen çekilmesiyle gerçekleşeceği açıklamasıyla yanıt verdi. Buna rağmen ABD, Suriye-İsrail görüşmelerinin 1994’e kadar gizli yürütülmesini sağladı. Ancak bir sonuca ulaşılmasını sağlayamadı.

Artık başka aktörler devreye girmeliydi. A BD Başkanı Clinton Şam’a gitti. Bu ziyaret, Suriye-İsrail görüşmelerini Ocak 1995’te başlattı. Bakanlar, Büyükelçiler ve Genelkurmay Başkanları düzeyinde süren görüşmelerde, İsrail’in Golan Tepelerinden vaz geçme olasılığı belirdi. Tam da bu sırada İzak Rabin, suikaste kurban gitti!
İş, silahlı çözüme kalmıştı.

Suriye’nin kuzey komşusu ve ABD’nin stratejik ortağı Türkiye’de de, İran’ın rejim ihracı tehlikesine karşı, “Türkiye İran olmayacak” sloganı ile 28 Şubat “Tank eylemi” gerçekleşti. Suriye, kendi Kürtlerini kışkırtabileceği olasılığına karşı, A. Öcalan’ı Şam’da denetim altında tutuyordu. Türkiye’nin tepkisi üzerine ülkesinden kovdu. 1998 yılında Türkiye ile “Adana Mutabakatı” gerçekleşti.

2000 yılında Hafız Esat yerine Avrupa’da eğitim görmüş oğul Beşar Esat iktidarı ele aldı. Suriye’nin bu bunalımlı döneminde İngiltere Başbakanı T. Blair devreye sokuldu. 31 Ekim 2001’de B. Esat’ı ziyaret etti. Fikri yakınlık duyduğu Esat’a, “Filistin’e destek vermekten vazgeçilmesi ve İsrail ile barış yapması” öğüdünü verdi. Sonra, ABD’nin havadan vuracağı tehdidi B. Eşat’a ulaştırıldı.

Türkiye Başbakanı Recep T. Erdoğan, BOP Eşbaşkanı , “kardeş” Esat’ı “katil” olarak ilan etti.

Bunlarla da Suriye direnci kırılmayınca, Mart 2004 tarihinde Kamışlı’da Kürtler ile Araplar arasında yapılan futbol maçında çatışma çıktı. Kürtler, ABD ve İsrail bayrakları açarak ABD ve İsrail lehine slogan attılar.

Gelişmelerden kaygı duyan Türkiye, Cumhurbaşkanı Ahmet Sezer’in Şam’ı ziyaretiyle Adana “Mutabakatı”na uyma güvencesi vermiş oldu.
Bu aşamada dünyanın dört bir yanından gönderilen teröristler, Suriye’yi tatbikat sahası yapmaya başladı. Suriye fiilen “Irak gibi” parçalanma sürecine sokuldu. Türkiye, IŞİD’cilerin sınırlarından geçmesine göz yumarken, Suriye’den kaçan kimi hainlerle ÖSO adlı bir silahlı muhali gücü organize etti (IŞİD, 10 Ekim 2015’de Ankara Garı önünde gerçekleştirdiği eylemle 100 yurttaşımızın öldürdü, yüzlercesini yaraladı. PKK ise, 13 Mart 2016 ve 17 Şubat 2016 tarihlerinde Kızılay’da gerçekleştirdiği bombalı eylemlerle 38 ile 29 yurttaşımızın ölümüne neden oldu)!

ABD’nin kumpasları karşısında Suriye Hükümeti, daha çok Putin Rusya’sına sarıldı.

Suriye’nin parçalanması ile Türkiye’nin istikrarsız döneme gireceği kaygısıyla Türkiye; İran ve Rusya ile ASTANA sürecine gönüllü oldu. Her üç devlet de, terör grupları ile bölünme sorunu içine düşen Suriye’nin “toprak bütünlüğü” için garantör olacaklarını ilan ettiler.

Türkiye; 1980’lerden beri başına bela olan PKK’nın Suriye’de PYD|YPG adlarıyla başarılı olmasını kendi bütünlüğü için tehlikeli görüyordu. ABD’nin müsamahasında Irak’a yaptığı “sınır ötesi operasyonlar” benzeri harekatları Suriye’de de tekrarlamak zorunda kaldı. Ancak Irak’taki nokta hedeflere hava akınlarına yerine, Suriye’de “kara gücü” ile kalıcı harekatlara girişti.

Komşu ülkenin sınırları ötesine geçerek kendi teröristini kovalarken, o devletin hükümetinden rızalık alma gereği bile duymadı. Öözellikle mezhep farklılığı gütmesi ve Suriye devletin başkanını “düşman” ilan etmesi; iyi niyetli kabul edilemezdi. Üstelik sınır ötesi harekat zorunda kalan Türkiye’nin devlet başkanı; Suriye devlet Başkanı ile görüşmekten ısrarla kaçındı.

Ama bugün?

Soçi’de hem “Barış Pınarı Harekatı”na gerekçe olan PYDYPG’yı “terörist” yerine “unsur” kabul olarak kabul etme, hem de Suriye ile dolaylı olarak dialog kurmak zorunda kaldı!

Son SOÇİ görüşmelerinde Türkiye; Suriye toprak bütünlüğüne saygı ve Adana Mutabakatı gereği Türkiye ile Suriye’nin, birbiri külüne muhtaç iki komşu olduğu gerçeğini kabul ettiğinin ilan etti.

Son Güncelleme: 27.10.2019 00:24
Anahtar Kelimeler:
İsmail Saygılı
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.