Eğitim-İş’ten yardımcı doçentliğin kaldırılması açıklaması

Eğitim-İş’ten yapılan açıklamada, yardımcı doçentliğin kaldırılması hakkındaki yasa tasarısına ilişkin, “Kanun Teklifinin Gerekçesinde belirtilen amaçlara, getirilmek istenilen düzenlemeyle ulaşılması mümkün değildir” denildi.

Eğitim-İş’ten yardımcı doçentliğin kaldırılması açıklaması

Eğitim-İş’ten yapılan açıklamada, yardımcı doçentliğin kaldırılması hakkındaki yasa tasarısına ilişkin, “Kanun Teklifinin Gerekçesinde belirtilen amaçlara, getirilmek istenilen düzenlemeyle ulaşılması mümkün değildir” denildi.

13 Şubat 2018 Salı 11:05
Eğitim-İş’ten yardımcı doçentliğin kaldırılması açıklaması

Eğitim ve Bilim İşgörenleri Sendikası(Eğitim-İş) İzmir 4 Nolu(Yüksek Öğretim) Şubesi, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla hazırlanan yardımcı doçentliğin kaldırılmasına ilişkin yasa tasarısı hakkında açıklama yayınladı. Açıklamada, “Kanun Teklifinin Gerekçesinde belirtilen amaçlara, getirilmek istenilen düzenlemeyle ulaşılması mümkün değildir” denildi.

İşte o açıklama:

EĞİTİM-İŞ’İN, YARDIMCI DOÇENTLİĞİ KALDIRAN, YÜKSEKÖĞRETİMDE, ÖZELLİKLE DE DOÇENTLİK SÜRECİYLE İLGİLİ DEĞİŞİKLİK ÖNGÖREN “BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA KANUN TEKLİFİ VE GEREKÇESİ” İLE İLGİLİ GÖRÜŞÜ

Yükseköğretimde diğer başka değişiklikler yanında, özellikle yardımcı doçentliği kaldıran ve doçentlik sürecinde değişiklik yapılmasını öngören, 16.01.2018 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na (TBMM) sunulan, 17.01.2018 tarihinde TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’na havale edilen, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş imzalı Kanun Teklifinin başlığı ve esaslı bir şekilde içeriği değiştirilerek, “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnalerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi” başlığıyla 31.01.2018 tarihinde tekrar TBMM Başkanlığı’na sunulmuş, 01.02.2018 tarihinde de TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’na havale edilmiştir. Komisyona havale edilmesinden sadece 6 gün sonra Kanun Teklifi Komisyonda görüşülmüş ve aynı gün -basına yansıdığı kadarıyla- sadece bir hükümdeki değişiklik yapılarak kabul edilmiştir.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız süreçte, akademiyi ilgilendiren böylesine önemli konularda köklü değişiklikler getirmeyi amaçlayan bir Kanun Teklifinin, kamuoyunu yeterince bilgilendirmeden ve konunun tüm ilgilileri tarafından yeterli bir şekilde tartışılmasına imkân vermeksizin Komisyondan geçirilmesi, Kanun Teklifiyle ilgili varolan şüphelerimizi artırmaktadır.

Bu iki Kanun Teklifi metninin TBMM Başkanlığı’na sunulması tarihleri arasındaki fark sadece 15 gündür. Akademiyle ilgili çok önemli konuları düzenleyen, mevcut düzende önemli değişiklikler getirmeyi amaçlayan bir Kanun Teklifinin TBMM Başkanlığına sunulduğu ilk halinde, 15 gün gibi kısa bir süre içinde, sanki yeni bir Kanun Teklifi verilmişcesine değişiklikler yapılması kaygı vericidir. 15 günde neler olmuştur ki, akademide önemli değişiklikler yapma amaçlı, bazı esaslı noktalarda farklı içerikte, aynı milletvekilinin imzasıyla, iki ayrı Kanun Teklifi metni TBMM Başkanlığı’na sunulmuştur? Üstelik her iki Kanun Teklifinin gerekçesi aynıdır (İkinci Kanun Teklifinin Gerekçesine, sadece, uzman, çevirici, okutman ve eğitim-öğretim planlamacıları kadrolarının öğretim görevlisi kadrosuna dönüştürüleceğine dair bir cümle eklenmiştir). İki kanun teklifinin metninde, esaslı noktalarda önemli farklar bulunmaktadır. Aynı milletvekilinin imzasını taşıyan “aynı gerekçeyle ve bazı esaslı noktalarda farklı içerikte” iki kanun teklifinin, 15 gün arayla TBMM Başkanlığı’na sunulup, TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’na havale edilmesi, dikkat çekicidir; pek çok soru işaretine neden olmuştur.

31.01.2018 Tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulan Kanun Teklifiyle ilgili olarak, Eğitim İş Sendikası İzmir 4 No.lu Şube (Yükseköğretim Şubesi)’nin görüşü aşağıdaki gibidir:

KANUN TEKLİFİNİN GEREKÇESİ HAKKINDA GÖRÜŞÜMÜZ

Söz konusu Kanun Teklifinin Gerekçesinde,

“Bu bağlamda ülkemizin 2023 yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisi içinde olma hedefine ulaşabilmesi nitelikli insan kaynağı ile mümkün olacaktır.

Yükseköğretim sisteminin sorunlarına güvenilir ve ileriye dönük çözümler getirilmesi, yükseköğretim kurumlarının yüklendikleri sorumlulukları yerine getirebilmelerinde büyük önem taşımaktadır. Öğretim elemanlarının hizmet gücünden verimli bir şekilde faydalanabilmesi için yeni düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır[1]”

denilmiştir.

Kanun Teklifinin Gerekçesinde yer verilen bu amacın, üniversitelere ayrılan kaynağı artırmadan, her yıl üniversitelere alınan öğrenci sayısını artırmayı durdurup, öğrenci kontenjanlarının belirlenmesinde öğrenci alacak bölümlerin öğretim elemanı sayısını, dersliklerin kapasitesini ve diğer imkânları dikkate alarak oluşturulacak objektif kriterler belirlemeden, öğretim elemanlarının çalışma koşullarını iyileştirmeden, onların kendilerini akademik bakımdan geliştirmeleri bağlamında olanaklarda iyileştirme yapmadan, sadece unvan/isim değişikliğiyle, doktor araştırma görevlilerine ders verdirerek gerçekleşmesi mümkün değildir.

Kanun Teklifi Gerekçesinde,

“…Teklif ile “doktoradan sonra doçentlikten önce zorunlu bir kademe olarak kabul edilmekte olan” yardımcı doçentlik kaldırılmakta, doktor öğretim üyeliği getirilmekte ve doktorasını bitirenlerin doçentliğe geçişi kolaylaştırılmaktadır. Yapılacak düzenlemeyle doktora sonrasında öğretim üyeliğine geçiş sürecinin daha hızlı bir şekilde gerçekleşmesi mümkün olacaktır[2]”

denilmektedir.

Doçentlik koşulları/kriterleri yeniden değerlendirilerek makul bir şekilde belirlenmeden, yardımcı doçentlik kaldırılıp, “doktor öğretim üyeliği”nin getirilmesiyle, Gerekçedeki bu amaca ulaşmak mümkün değildir. Kanun Teklifinde getirilmek istenilen düzenlemeyle, Gerekçede açıklanan bu amaca ulaşılması arasında hiçbir bağlantı yoktur[3].

Yine Gerekçedeki, akademik yükseltmelerde daha şeffaf, sorunları giderici Yükseköğretim Kurulu (YÖK) yönetiminin oluşması, üniversitelerin karar alma süreçlerinde daha öne çıkması amacına, bu Kanun Teklifiyle ulaşılması mümkün değildir.

Sonuç olarak, Kanun Teklifinin Gerekçesinde belirtilen amaçlara, getirilmek istenilen düzenlemeyle ulaşılması mümkün değildir.

KANUN TEKLİFİYLE YARDIMCI DOÇENTLİĞİN KALDIRILMASI HAKKINDA GÖRÜŞÜMÜZ

Bir isim değişikliği: “Yardımcı Doçent Doktor” yerine “Doktor Öğretim Üyesi” denilirse Ne Değişir?

İlgili Kanun Teklifiyle “yardımcı doçentlik” kaldırılarak yerine “doktor öğretim üyeliği” getirilmek istenmektedir.

İlgili 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu Hükümleri

2547 sayılı Yükseköğretim Kanununda “öğretim üyeleri”, yükseköğretim kurumlarında görevli profesör, doçent ve yardımcı doçentler olarak sayılmıştır. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununa göre,

profesör, en yüksek düzeydeki akademik unvana sahip kişi,

doçent, doçentlik sınavını başarmış akademik unvana sahip kişi,

yardımcı doçent, doktora çalışmalarını başarı ile tamamlamış, tıpta uzmanlık veya belli sanat dallarında yeterlik belge ve yetkisini kazanmış, ilk kademedeki akademik unvana sahip kişidir.

Öğretim üyeleri, yükseköğretim kurumlarında görevli profesör, doçent ve yardımcı doçentlerdir.

Öğretim elemanları, yükseköğretim kurumlarında görevli öğretim üyeleri, öğretim görevlileri, okutmanlar ile öğretim yardımcılarıdır.

Öğretim görevlisi, ders vermek ve uygulama yaptırmakla yükümlü bir öğretim elemanı olup, öğretim üyeleri arasında sayılmamıştır.

Öğretim Yardımcıları, yükseköğretim kurumlarında, belirli süreler için görevlendirilen, araştırma görevlileri, uzmanlar, çeviriciler ve eğitim-öğretim planlamacılarıdır.

Kanun Teklifine göre “Doktor Öğretim Üyesi”nin Tanımı ve Atanması Usulü

“Doktora çalışmalarını başarı ile tamamlamış, tıpta, diş hekimliğinde, eczacılıkta ve veteriner hekimlikte uzmanlık unvanını veya Üniversitelerarası Kurulun önerisi üzerine Yükseköğretim Kurulunca tespit edilen belli sanat dallarının birinde yeterlik kazanmış olan, akademik unvana sahip kişidir”.

16.01.2018 Tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulan önceki Kanun Teklifinde bu tanımın karşılığı, “doktor öğretim görevlisi”ydi. Bu unvan ismi, Sendikamızın bu Kanun Teklifiyle ilgili resmi internet adresinden kamuoyuyla paylaştığı görüşünde sert bir şekilde eleştirilmiş ve mevcut yardımcı doçentlerin TENZİL-İ RÜTBE saydıkları bu unvan ismini kabulün mümkün olmadığı ifade edilmiştir.

31.01.2018 Tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulan yeni Kanun Teklifinde, önceki Kanun Teklifindeki tanım korunarak, bu tanımın karşılığı olarak, “doktor öğretim görevlisi” yerine “doktor öğretim üyesi” tercih edilmiştir.

“Yardımcı doçentlik”in kaldırılarak yerine “doktor öğretim üyeliği”nin getirilmesi, yükseköğretimde yaşanan sorunların çözümünde, eğitimde, bilimsel yayın ve araştırmalarda kalitenin artırılmasında belirleyici hiçbir bir etkiye sahip değildir.

“Yardımcı doçentlik” yerleşmiş bir isimdir; bu unvana sahip olan kişilerin unvanın isminin değiştirilmesi yönünde bir talepleri bulunmamaktadır. Yardımcı doçentliğin kaldırılarak “doktor öğretim üyeliği”nin getirilmesi halinde, bu durum, mevcut yardımcı doçentlerde ve kamuoyu nezdinde “UNVANIN GERİ ALINDIĞI/DÜŞÜRÜLDÜĞÜ” hissi/algısı yaratacaktır. Bu da mevcut yardımcı doçentlerde, mağduriyet hissine ve onlar bakımından kamuoyu nezdinde itibar kaybına yol açacaktır.

Yükseköğretimin temel sorunları çözüm beklerken, bu sorunların çözümüne yönelik esaslı çareler üretilmeden, sadece unvanın isim değişikliğinin akademiye bir yararı olmayacağı ortadadır.

Kaldı ki, “doktor öğretim üyesi” kabul edildiğinde, sanki doktor olmayan öğretim üyesi de varmış gibi yanlış bir algı ortaya çıkacaktır. Halbuki öğretim üyeliğinin temel şartı zaten doktora öğrenimini tamamlamış ve doktor unvanını kazanmış olmaktır.

Yukarıda açıklanan nedenlerle, yardımcı doçent unvanının isminin değiştirilmesi zorunluluğu/gerekliliği bulunmamaktadır.

Kanun Teklifiyle Getirilmek İstenen, “Doktor Öğretim Üyesi” Olarak Atama Süreci Hakkında Görüşümüz

Bu konudaki 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu Hükmü (m. 23) ile Kanun Teklifi Hükmünün (m. 4) Karşılaştırılması

2547 sayılı Kanuna göre, “Bir üniversite biriminde açık bulunan yardımcı doçentlik, isteklilerin başvurması için rektörlükçe ilan edilir”.

Önceki Kanun Teklifinde, doktor öğretim görevlisi kadrolarının ilanının YÖK Başkanlığı’nca yapılması hükme bağlanmıştı.

Komisyona sunulan Kanun Teklifinde bu husus, “bir yükseköğretim kurumunda açık bulunan doktor öğretim üyesi kadroları rektörlükçe ilan edilir” şeklinde düzenlenmiştir.

Mevcut durumda, “Fakültelerde ve fakültelere bağlı kuruluşlarda dekan, rektörlüğe bağlı enstitü ve yüksekokullarda müdürler; biri o birimin yöneticisi, biri de o üniversite dışından olmak üzere üç profesör veya doçent tespit ederek bunlardan adayların her biri hakkında yazılı mütalaa isterler. Dekan veya ilgili müdür kendi yönetim kurullarının görüşünü de aldıktan sonra önerilerini rektöre sunar. Atama, rektör tarafından yapılır”.

Kanun Teklifinde “doktor öğretim üyesi”nin, “İlan edilen bu kadrolara yükseköğretim kurumlarında ilgili birimlerin yönetim kurullarının görüşleri alınarak rektör tarafından…” atanacağı hükmüne yer verilmişti.

Söz konusu Kanun Teklifinin Komisyondaki görüşmeleri sırasında, bu hükümde değişiklik gerçekleşmiştir. Buna göre,

İlan edilen bu kadrolara fakültelerde dekan diğer birimlerde müdürler; biri o birimin yöneticisi biri de o yükseköğretim kurumunun dışından olmak üzere üç profesör veya doçent tespit ederek, adayların her biri hakkında yazılı mütalaa isteyeceklerdir. Dekan veya ilgili müdür, yönetim kurullarının görüşünü aldıktan sonra önerilerini rektöre sunacaktır.

Kanun Teklifinin Komisyondaki görüşmeleri sırasındaki bu değişiklikle, mevcut durumda, yardımcı doçentliğe ilk atamada söz konusu olan aday hakkında yazılı mütalaa isteme usulü, yerinde olarak, Kanun Teklifinde de yer almıştır.

Kanun Teklifinin Getirmek İstediği Değişikliğin Değerlendirilmesi

Komisyondaki görüşmeler sırasında, yapılan değişiklikle, doktor öğretim üyesinin atanmasında yazılı mütalaa istenmesi usulünün getirilmesiyle, Kanun Teklifini eleştirdiğimiz şu hususlar da ortadan kalkmıştır:

Kanun Teklifinin Komisyona sunulduğu halinde, adaylar, herhangi bir jüri tarafından inceleme yapılmaksızın sadece ilgili birimin yönetim kurulunun önerisi alınarak –Dekan veya ilgili müdürün öneriyi sunması da aranmaksızın- rektör tarafından atanabilecekti.

Mevcut durumdaki, aday hakkında, ilgili birim tarafından oluşturulacak jüri üyelerinden mütalaa istenmesi aşaması, Kanun Teklifinin Komisyona sunulduğu andaki metninde öngörülmemiş olduğundan, rektörün atama işlemi keyfi uygulamalara, ilgili birimin görüşü hilafına atamalara, dolayısıyla kadrolaşmaya yol açabilecekti.

Komisyonda değişiklik gerçekleşmeseydi, bir doktor öğretim üyesi kadrosu için birden fazla aday başvurduğunda –jüri incelemesi de olmadığına göre- ilgili birim yönetim kurulu veya rektör tarafından bu adaylar arasında neye göre tercih yapılabileceği belirsizdi.

Diğer taraftan “doktor öğretim üyesi” kadrosu tıpkı yardımcı doçent kadrosu gibi unvana bağlı olarak verilen bir kadro olmadığından, mevcut durumda da yabancı dil dışında herhangi bir ortak kriter de bulunmadığından, adayın dosyasının değerlendirilme süreci kaldırıldığından, rektörün ya da müdürün atamayı neye göre yapacağı belirsizdi. Maddenin bu haliyle kanunlaşması halinde büyük bir kaos doğacağından ve kadrolaşma yaşanacağından endişe etmekteydik.

Bu nedenle, Komisyondaki görüşmeler sırasında, söz konusu hükümde değişiklik yapılarak aday hakkında mütalaa alınmasıyla ilgili sürece Kanun Teklifindeki ilgili maddede yer verilmesi yerinde olmuştur.

Mevcut durumda, bir üniversite biriminde açık bulunan yardımcı doçentlik, isteklilerin başvurması için rektörlükçe ilan edilmektedir (2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu m. 23).

Komisyona sunulan Kanun Teklifinde, yükseköğretim kurumlarında açık bulunan “doktor öğretim üyesi kadrosu”nun rektörlükçe ilan edileceği hükme bağlanmıştır.

Önceki Kanun Teklifinde ise, yükseköğretim kurumlarında açık bulunan “doktor öğretim görevlisi kadrosu”nun YÖK Başkanlığı’nca ilan edileceği hükme bağlanmıştı.

Önceki Kanun Teklifindeki bu hüküm, Sendikamızın ilgili Kanun Teklifiyle ilgili resmi internet adresinden paylaştığı görüşünde, doktor öğretim üyesi kadrosu ilan yetkisinin rektörlüklerden alınarak YÖK Başkanlığı’na devredilmesinin yerinde olmadığı, üniversitelerin ihtiyaçlarına göre doktor öğretim üyesi kadro ilanı yapabilmesi gerektiği, aksi durumun, üniversitelerin kadro ilanında YÖK Başkanlığı’na bağımlı olmasına ve kadrolaşmaya yol açabileceğinden sakıncalı olduğu belirtilerek eleştirilmişti.

Açıklanan nedenle, Komisyonda görüşülen Kanun Teklifinde “doktor öğretim üyesi” kadrosu ilan yetkisinin, rektörlüklere tanınması yerinde olmuştur.

Mevcut durumda, yardımcı doçent olarak atanmak için, adayın yabancı dil sınavında başarılı olması aranmaktayken, Kanun Teklifinde “doktor öğretim üyesi’ atanmak için böyle bir koşul aranmamaktadır.

Önceki Kanun Teklifinde de, doktor öğretim görevlisi atanabilmek için, YÖK tarafından kabul edilen bir merkezi yabancı dil sınavından asgari 55 puan almış olmak zorunlu kabul edilmişti.

Önceki Kanun Teklifinden 15 gün sonra TBMM Başkanlığı’na sunulan bu Kanun Teklifinde, doktor öğretim üyesi için asgari yabancı dil puanı aranmamıştır. 15 günde ne değişmiştir de, atamanın yapılabilmesi için asgari yabancı dil puanı şartından vazgeçilmiştir. Bilim evrensel olduğu için, genel olarak bir yabancı dilin bilinmesinin, uluslararası düzeyde nitelikli bilimsel çalışma ve yayınların yapılmasında önemli/zorunlu olduğu dikkate alınarak; “doktor öğretim üyesi” atanmak için de, doçentlik başvurusunda aranan asgari yabancı dil puanı şartı aranmalıdır.

İlan edilen “doktor öğretim üyesi” kadrosuna, en çok 4 yıl süre ile atama yapılabilecektir. Adayın, asgari ne kadar süreyle “doktor öğretim üyesi” olarak atanabileceği şeklinde bir düzenlemeye Kanun Teklifindeki ilgili hükümde yer verilmemiştir. Mevcut durumda ise, yardımcı doçentler her seferinde ikişer veya üçer yıllık sürelerle atanabilmektedir. Bu durumda, Kanun Teklifindeki düzenleme esas alındığında, örneğin 6 ay için doktor öğretim üyesi olarak atanılabilecek iken, aynı şey mevcut durumda bir yardımcı doçent ataması için söz konusu değildir. Bu düzenleme, gerek ilk atamada gerek yeniden atamalarda, atamayı çok kısa sürelerle yaparak “doktor öğretim üyeleri”ne baskı yapılmasına yol açabilecektir.

İlgili yükseköğretim kurumunun belirleyebileceği ek koşulların, “sadece ilk atamada mı aranacağı yoksa atamanın yenilenmesinde de mi aranacağı konusunda da Kanun Teklifinin ilgili maddesinde açıklık bulunmamaktadır.

Kanun Teklifinin ek koşullarla ilgili hükmünde, “yükseköğretim kurumları”, bununla ilgili 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunundaki hükümde ise “üniversiteler” denilmiş olması ne anlama gelmektedir?

2547 sayılı Kanunda ilgili kavramlar aşağıdaki şekilde tanımlanmıştır:

Yükseköğretim, milli eğitim sistemi içinde, ortaöğretime dayalı, en az dört yarı yılı kapsayan her kademedeki eğitim-öğretimin tümüdür.

Yükseköğretim kurumları, üniversite ile yüksek teknoloji enstitüleri ve bunların bünyesinde yer alan fakülteler, enstitüler, yüksekokullar, konservatuvarlar, araştırma ve uygulama merkezleri ile bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne bağlı meslek yüksekokulları ile bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne bağlı olmaksızın ve kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından kurulan meslek yüksekokullarıdır.

Üniversite, bilimsel özerkliğe ve kamu tüzelkişiliğine sahip yüksek düzeyde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapan; fakülte, enstitü, yüksekokul ve benzeri kuruluş ve birimlerden oluşan bir yükseköğretim kurumudur.

Mevcut durumda, üniversitelerin ek koşul belirleyebileceği belirtilirken, Kanun Teklifinde yükseköğretim kurumlarının ek koşul belirleyebileceğinin ifade edilmesi, örneğin fakültelerin üniversiteden ayrı olarak ek koşul belirlemesinin mümkün olup olmayacağı sorusunu akla getirmektedir. Bu durumda bir üniversite içindeki farklı birimler için, doktor öğretim üyesi atanmasında farklı ek koşulların belirlenebilmesi imkânı doğabilecektir.

2547 sayılı Yükseköğretim Kanunundaki maddede “üniversite”, bu maddeyle ilgili Kanun Teklifindeki maddede “yükseköğretim kurumu” kavramının tercih edildiği başka örnekler de vardır. Bunlardan biri Kanun Teklifinin yukarıda yer verdiğimiz, doktor öğretim üyesi kadrosunun ilanıyla ilgili hükmü, bir diğeri de aşağıdaki hükmü değiştirmeyi öngören Kanun Teklifinin ilgili hükmüdür:

2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu m. 36/3 şöyledir:

“Öğretim üyesi, kadrosunun bulunduğu yükseköğretim birimi ile sınırlı olmaksızın ve ihtiyaç bulunması halinde görevli olduğu üniversitede haftada asgari on saat ders vermekle yükümlüdür. Öğretim görevlisi ve okutmanlar ise, haftada asgari on iki saat ders vermekle yükümlüdür”.

Ders verilecek birim, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununda “görevli olduğu üniversite” olarak belirtilmişken, bu hükümle ilgili Kanun Teklifindeki hükümde, “görevli olduğu yükseköğretim kurumu” ifadesi tercih edilmiştir. Bu maddede de, “üniversite” yerine “yükseköğretim kurumu” kavramının tercih edilmesinin etkisi üzerinde düşünülmelidir.

Mevcut yardımcı doçentlerin durumu ayrıca değerlendirilerek, ilgili Kanuna geçici bir hüküm konulması gerekir.

“Yardımcı doçent”liğin kaldırılarak “doktor öğretim üyeliği”nin veya benzer isimle başka bir kadronun ihdası durumunda, mağduriyete yol açmamak için, ilgili Kanuna geçici bir hüküm konularak, bir defaya mahsus olmak üzere, mevcut durumda yardımcı doçent akademik unvanına sahip olan öğretim üyelerine -görev yaptıkları süre ve hizmetleri (akademik ve idari) dikkate alınarak- doçent olmaları olanağı tanınmalıdır. Aksi durum hak kayıplarına ve bu nedenle açılacak davalara konu olabilecektir.

Bu yönde bir geçici madde hazırlanırken, Kanun Teklifinin verilmesinden kısa bir süre önce ilk ataması yapılmış yardımcı doçentler ile birkaç atama dönemi geçirmiş yardımcı doçentler arasındaki kıdem ve tecrübe farkının da dikkate alınması önerisi, birçok akademisyen tarafından dile getirilmektedir.

Yardımcı doçentlik, doktoradan sonra doğrudan doçentliğe başvurma yolunda bir engel değildir.

Kanun Teklifinin Gerekçesinde yardımcı doçentlik, doçentliğe giden yolda bir engel olarak sunulmuş, bu unvanın kaldırılmasıyla, doktorasını bitirenlerin doçentliğe geçişinin kolaylaştırıldığı iddia edilmiştir. Bu iddianın mevcut hukuki durum ve uygulamayla bir ilgisi bulunmamaktadır. Zira mevcut sistemde, doktorasını bitirenlerin -yardımcı doçent olarak atanmadan da- doçentlik başvuru sürecinde aranan doçentlik başvuru koşullarını/kriterlerini yerine getirerek/sağlayarak, doğrudan doçentliğe başvurması ve bu süreçteki ilgili aşamaları başarı ile tamamlamak kaydıyla doçent unvanını alabilmesi zaten mümkündü.

Dolayısıyla iddia edilenin aksine, yardımcı doçentlik unvanının mevcudiyeti, doktoradan sonra, yardımcı doçent kadrosuna atanmadan doçent olunmasına engel değildir.

Kanun Teklifinin Gerekçesindeki Hata: Yardımcı doçentliğin kaldırılması, tek başına, doçentliğe geçişi kolaylaştırmaz.

Kanun Teklifi Gerekçesinde yanıltıcı bir şekilde, yardımcı doçentliğin kaldırılmasıyla, doktoradan doçentliğe geçişin kolaylaşacağı belirtilmiştir.

Doçentliğe geçişin kolaylaşması ancak, mevcut doçentlik başvuru koşullarında/kriterlerinde yapılacak değişiklikle, akademisyenlere kendilerini bilimsel açıdan geliştirebilmeleri için sağlanan olanakların artırılmasıyla mümkün olabilir.

“Doktor öğretim üyeliği” kadrosunun ihdası, üniversitelerde eğitimin kalitesinin yükseltilmesi, nitelikli bilim insanlarının yetiştirilmesi ile bilimsel çalışmaların sayısının, niteliğinin artırılması bağlamında, bir iyileşme ve gelişme sağlamaya yetmez. Yapılmak istenilen bu değişiklik, isim değişikliğinin ötesinde bir anlam taşımamaktadır.

Vurgulamalıyız ki, hiçbir şey, Sendikamızın, yükseköğretimde eğitimin kalitesinin yükseltilmesi, nitelikli bilim insanlarının yetiştirilmesi ve kaliteli bilimsel yayınların/çalışmaların yapılması için gerekli koşulların sağlanması hedefinden vazgeçmek için bir neden olamaz. Bu başlık altında yazılanlar, Sendikamızın, belirtilen hedefinden ödün verecek şekilde, doçentlik başvuru koşullarında/kriterlerinde değişikliği amaçladığı şeklinde yorumlanmamalıdır. Burada amaç, Kanun Teklifinin Gerekçesindeki tutarsızlığa dikkat çekmektir.

Kanun Teklifiyle, getirilmek istenilen değişiklikte, “yardımcı doçentlik” kaldırılmakta ve fakat bu statüdekiler için olumlu yönde esaslı hiçbir düzenleme öngörülmemektedir.

Mevcut durumda yardımcı doçentler, bir öğretim üyesi olarak, kadro ve unvanlarının gerektirdiği görevleri (ders verme, yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin tez konusunun seçiminden tezin savunmasına kadar geçen süre içinde danışmanlık yapma, yüksek lisans ve doktora jürilerinde jüri üyeliği, sınav sorusu hazırlama, sınav kağıdı değerlendirme, üniversite bünyesinde çeşitli akademik ve idari görevleri; dekan yardımcılığı, enstitü müdür yardımcılığı, meslek yüksekokul müdürlüğü veya müdür yardımcılığı, bölüm başkanlığı, bölüm başkan yardımcılığı, anabilim dalı başkanlığı, fakülte bünyesindeki komisyon ve kurullardaki üyelikler (fakülte kurulu ve fakülte yönetim kurulu üyeliği), seminer, konferans, sempozyum vb. bilimsel toplantılarda tebliğ sunma gibi görevler) yerine getirmektedirler.

Bunun karşılığında, yardımcı doçentler, profesör ve doçent unvanlı öğretim üyelerinden daha az ücret almakla birlikte iş güvencesinden de yoksundur. Yardımcı doçentler, her atama döneminde sona eren ve yenilenen belirli sürelerle (iki yıllık veya üç yıllık sürelerle) çalışmakta, her bir atama döneminde eserleri doçent ve profesörlerden oluşan akademik jüriler tarafından değerlendirmeye alınmaktadır:

DEVLET ÜNİVERSİTELERİNDEKİ YARDIMCI DOÇENTLER, PROFESÖR VE DOÇENTLERİN AKSİNE, DEVLET MEMURLUĞU GÜVENCESİNDEN YOKSUNDUR; DAİMİ BİR KADROYA SAHİP DEĞİLDİR.

Üniversitelerde eğitim-öğretim faaliyetlerinin önemli bir kısmını yerine getiren, bir yandan da akademik anlamda gelişimi için çaba harcayan yardımcı doçentlerin, yukarıda belirtilen iş güvencesine-daimi kadroya kavuşturulması, belirli sürelerle yeniden atama/sözleşmesinin yenilenmesi zorunluluğunun ortadan kaldırılması gerekir. Kanun Teklifiyle getirilmek istenilen düzenlemede, bu yönde esaslı bir iyileşme sağlayacak hiçbir hükmün yer almadığı görülmektedir.

Doktor unvanına sahip araştırma görevlileri, bir yandan haftada on iki saate kadar ders verip bir yandan da nasıl kendi akademik gelişimlerini sağlayabileceklerdir?

Kanun Teklifinde; doktora çalışmalarını tamamlamış, tıpta, diş hekimliğinde, eczacılıkta ve veteriner hekimlikte uzmanlık unvanını veya tespit edilen belli sanat dallarında yeterlik kazanmış olan öğretim yardımcılarının, talepleri ve üniversite yönetim kurulunun uygun görmesi halinde azami on iki saat ders verebilecekleri hükme bağlanmıştır. Bu şekilde ders görevi verilen araştırma görevlilerine, haftada on iki saati aşan ders görevleri için, haftada on saate kadar, ek ders ücreti ve sınav ücreti ödenecektir.

Yukarıda belirtilen statüleri yeni edinmiş akademisyenlerden -gereği gibi ders verebilme yeterliliğini sağlayabilmek için, belli bir süre (örneğin iki yıl) daha kendini geliştirebilme adına imkânlar sağlanmadan- hemen ders verme yükümlülüğü altına girmelerini beklemek, Kanun Teklifinin Gerekçesinde dile getirilen amaçla çelişmektedir.

Akademisyenlik mesleğinin henüz başındaki kişilerin haftada on iki saate kadar ders vermesi demek, kendi akademik gelişmesinde (örneğin yayın yapma vs.) yavaşlama anlamına gelebilecektir.

Ders verdirilebilmesi için talepte bulunmaları gereği Kanun Teklifinde yer almışsa da, mesleğin henüz başındaki akademisyenlerin ders vermek istemediklerini söylemeleri ve kendilerinden daha yüksek akademik unvanlı hocalarına bu bağlamda olumsuz yanıt vermeleri çok da muhtemel görünmemektedir.

Böyle bir düzenlemenin yer aldığı Kanun Teklifinin Gerekçesinde dile getirilen, doktoradan doçentliğe geçişin hızlandırıldığı iddiası dayanaktan yoksundur.

Bazen ve bazı birimlerde öğretim üyesine ihtiyaç olmaktadır. Son dönemde YÖK Yürütme Kurulu’nun aldığı bir kararla, bu gibi durumlarda, birimdeki doktoralı araştırma görevlilerinden yararlanılması mümkün hale gelmiştir. Böylece halen doktor araştırma görevlilerinin ders verebilmelerinin önü açılmış olup, bazı üniversitelerde bu yönde ders görevlendirmeleri yapılmıştır. Bunu yasaya koymakla ders verme süreci hemen doktora sonrası evresine çekilmiş olmaktadır. Bu çok yanlış, çok hatalı ve sisteme son derece zarar verebilecek bir değişiklik isteğidir.

Görüldüğü gibi, doktor araştırma görevlilerine ders verdirilmesinin sağlanması, yeni bir durum olmayıp, bunun, üniversitelerde eğitimin kalitesinin yükseltilmesi, genç akademisyenlerin kendilerini akademik anlamda geliştirmeleri ve nitelikli bilimsel yayınların/çalışmaların artırılması bağlamında hiçbir iyileştirici/olumlu etkisi bulunmamaktadır.

Belirtmek gerekir ki, doçentlik başvuru koşulları arasında -yerinde olarak- belli bir süre üniversitede ders verme koşulunun yer aldığı bir durumda, hiç ders vermemiş (veya ders verilmesine olanak tanınmamış), mevcut durumda “yardımcı doçent”/Kanun Teklifinin yasalaşması halinde “doktor öğretim üyesi” kadrosuna atanmamış/atanamamış söz konusu statülerdeki kişiler, doçentlik için başvuru yapabilmek için, doğal olarak ders verme talebinde bulunmak isteyebileceklerdir.

KANUN TEKLİFİNDE YER ALAN DOÇENTLİK SÜRECİYLE İLGİLİ DEĞİŞİKLİK ÖNERİLERİ HAKKINDA GÖRÜŞÜMÜZ

Kanun Teklifinde “doçentlik” şöyle tanımlanmıştır:

“Üniversitelerarası Kurul tarafından verilen doçentlik akademik unvanına sahip kişidir”.

Kanun Teklifine Göre, Doçentlik Kriterlerinin, Yükseköğretim Kurul Kararıyla mı, Yönetmelik Çıkarılarak mı Belirleneceği Konusunda

Mevcut durumda, “Üniversitelerarası Kurulun her bir bilim disiplininin özelliklerini dikkate alarak belirteceği görüş çerçevesinde Yükseköğretim Kurulu tarafından çıkarılacak yönetmelikte belirtilen şartları taşıyan özgün bilimsel yayın ve çalışmalar yapmak” aranmaktayken, Kanun Teklifinde, “Üniversitelerarası Kurulun görüşü üzerine Yükseköğretim Kurulu tarafından her bir bilim veya sanat disiplininin özellikleri dikkate alınarak belirlenecek yeterli sayı ve nitelikte özgün bilimsel yayın ve çalışmalar yapmak” hükmüne yer verilmiştir. Aynı hükmün devamında ise, “Doçentlik başvurularında adayların yayın ve çalışmalarına ilişkin esas ve usuller Yükseköğretim Kurulu tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir” denilmektedir.

Bu durumda, doçent unvanını alabilmek için yapılması gereken yayın ve çalışmaların sayı ve niteliğinin, yönetmelik çıkarma zorunluluğu olmaksızın YÖK kararıyla mı, yoksa sadece YÖK tarafından çıkarılacak yönetmelikle mi belirleneceği hususunun hükümde netleştirilmesi ihtiyacı bulunmaktadır.

Kanun Teklifinde Yer Alan Asgari Dil Puanı Koşulu Hakkında Görüşümüz

Önceki Kanun Teklifinde, doçentlik başvurusunda asgari dil puanı şartı aranmamaktaydı. Bu husus, Sendikamızın önceki Kanun Teklifiyle ilgili kamuoyuyla paylaştığı görüşünde eleştirilmişti. Mevcut Kanun Teklifine göre, doçentlik başvurusunda, asgari bir yabancı dil puanı şartı aranacaktır.

2547 sayılı Yükseköğretim Kanununda ilgili maddesinde, doçent adayının başarması istenen yabancı dil sınavıyla ilgili olarak, “Bu sınavın, adayın bilim dalı ile ilgili olması şartı aranmaz” cümlesi, Kanun Teklifindeki ilgili maddeye alınmamıştır. Bu farklılığın etkisi, yani doçent adayının kendi bilim dalı ile ilgili olmayan bir alanda yabancı dil sınavına girerek, asgari bir puan alması koşulunu yerine getirip getiremeyeceği hususu yoruma açık hale gelmiştir.

Kanun Teklifinde Öngörülen Jüri Değerlendirmesi Hakkında Görüşümüz

Kanun Teklifindeki Hükümde Bir Hatalı İfade: “Doçentlik Sınav Jürisi”

Kanun Teklifinde, doçent adayının yayın ve çalışmalarını değerlendirecek jüriyle ilgili hükümde, “doçentlik sınav jürisi” ifadesi kullanılmıştır. Oysa Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) tarafından oluşturulacak bu jürinin görevi, sınav yapmak değil, sadece adayın yayın ve çalışmalarını değerlendirerek rapor hazırlamaktır. Doçent adayının eserlerinin değerlendirildiği bu aşamada, mevcut durumun aksine bir sözlü sınav yapılmayacağından, bir sınav jürisinden de bahsedilemez. Akademide böylesine önemli değişiklikler yapmayı amaçlayan bir Kanun Teklifindeki bu tür hatalar, metnin hazırlanmasındaki özensizliğin diğer bir kanıtıdır.

Doçent Adayının Eserlerinin Değerlendirilmesi Usulü Hakkında Görüşümüz

Önceki Kanun Teklifinde doçent unvanının, merkezi olarak ÜAK tarafından değil, üniversiteler tarafından verilmesi Sendikamız tarafından hazırlanarak kamuoyuyla paylaşılan Görüş metninde eleştirilmişti. Bu Kanun Teklifinde, doçentlik unvanının üniversiteler tarafından değil, merkezi olarak ÜAK tarafından verilmesi kabul edilmiştir.

Kanun Teklifiyle getirilen düzenlemeye göre,

Doçentlik jürisinde yer alan asıl ve yedek üyeler, adayın yayın ve çalışmalarını değerlendirerek hazırladıkları ayrıntılı ve gerekçeli kişisel raporlarını ÜAK’ye gönderecekler, değerlendirmeye esas alınan bu raporların birer örneği adaya gönderilecek, ÜAK tarafından yeterli yayın ve çalışmaya sahip olduğuna karar verilen adaya doçentlik unvanı verilecektir.

ÜAK’nin doçentlik unvanı verme bağlamındaki bir yetkisini kullanırken, jüri değerlendirmesi ile ne ölçüde bağlı kalacağı hususu Kanun Teklifindeki ilgili madde metninden anlaşılamamaktadır; bu hususun açıklığa kavuşturulması gereklidir.

Mevcut sistemde, doçentlik sözlü sınavında başarılı olmakla doçent unvanı alınmaktaydı; yani doçent unvanı jürinin kararı ile veriliyordu. Kanun Teklifi ile getirilen düzenlemede ise, adayın doçent unvanı alması kararı çok sayıda üyeden oluşan ÜAK tarafından verilecektir.

ÜAK’nin bu kararı verirken izleyeceği usulün ve özellikle adayın bilimsel yayın ve çalışmalarının değerlendirildiği jüri üyelerinin kararıyla bağlı olup olmadığı hususunun açıklığa kavuşturulması gereklidir.

Söz konusu jüri üyeleri eserler üzerinden değerlendirme yapacak, bir araya gelmeleri de söz konusu olmayacaktır. Bu nedenle raporlar, ÜAK’de toplanacak ve değerlendirilerek, doçent unvanı doğal olarak ÜAK tarafından kararlaştırılacaktır. Beş kişilik jüriden her halde en az üçünün olumlu olması gerekir ve böyle bir ifadenin kanun metninde yazılması gerekir. Aksi takdirde uygulamada zaman zaman yaşanan olumsuz örnekler yaşanmaya devam edecektir.

Kanun Teklifinde, jüri üyelerinin adayın yayın ve çalışmalarını değerlendirmesinden söz edilmektedir. Mevcut durumda 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununda ise, jüri üyelerinin, adayın akademik çalışmalarının her birini değerlendirecekleri hükmü bulunmaktadır. Bu iki hüküm arasındaki fark dikkate alındığında, Kanun Teklifindeki hükmün uygulamasında, jüri üyelerinin adayın yayın ve çalışmalarının GENEL bir değerlendirilmesiyle yetinmesi yeterli mi kabul edilecektir? Bu konuda bir açıklık bulunmamaktadır.

Kanun Teklifiyle yapılmak istenilen değişikliğe göre, doçentliğe başvuru sürecinde doçentlik sözlü sınavı kaldırılmaktadır.

Sözlü sınavların, belirlenmiş objektif bir değerlendirme ölçütü bulunmadığından, uygulamada güvenilirliği ve tarafsızlığı tartışma konusu olabilmektedir. Bu bağlamda doçentlik sözlü sınavının kaldırılması yerinde olacaktır.

Dolayısıyla, merkezi olarak kaldırılmış sözlü sınavın yapılması imkânı, Kanun Teklifinde, doçent olarak atama aşamasında, yükseköğretim kurumlarına tanınan ek koşul/kriter belirleme yetkisi çerçevesinde kabul edilmiştir ki, bu da yerinde değildir.

SÖZLÜ SINAVIN YAPILMASI YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARININ DA TAKDİRİNE BIRAKILMAMALIDIR.

Kanun Teklifi bu haliyle yasalaşırsa, uygulamada bazı yükseköğretim kurumları, doçent olarak atama aşamasında sözlü sınav yapacak, bazıları yapmayacak, bu da doçent olarak atanma sürecinde adayların adil olmayan farklı koşullara tabi olmasına yol açabilecektir. Ayrıca iki adayın sözlü sınavı geçtiği ve doçent kadrosuna atanamayanın, daha sonra açılan bir doçentlik kadrosuna atanmak için tekrar başvurduğu durumda, tekrar sözlü sınava girmesi ihtimalinin de göz önünde bulundurulması gerekmektedir.

İlla ki sözlü sınav yapılması gerekli görülecekse, bunun her bir yükseköğretim kurumunun isteğine bırakılmaması, doçent adayları arasında üniversitelere göre farklılık yaratılmaması, tüm doçent adayları için eser incelemesi için oluşturulacak jüri tarafından sözlü sınavın yapılması daha yerinde olacaktır.

Kanun Teklifiyle, Yükseköğretim Kurumlarına, Belirleyebilecekleri Ek Koşullar Yoluyla, Doçentlik Kadrosuna Atama İçin Sözlü Sınav Yapılması Olanağının Tanınıyor Olması Üzerine Değerlendirmemiz

Kanun Teklifiyle, yükseköğretim kurumlarına, doçent unvanına sahip olan ve bir doçent kadrosuna atanmak isteyen kişinin/kişilerin yerine getirmesi için, “objektif ve denetlenebilir nitelikte ek koşullar” belirleme olanağı tanınmıştır. Kanun Teklifinde, belirlenen ek koşullar arasında sözlü sınav yapılmasının da yer alabileceği açıkça belirtilmektedir.

Bu durumda sözlü sınav jürisini ÜAK belirleyecektir. Mevcut durumda, doçentlik sınav jürisinin, adayın başvurduğu bilim veya sanat dalından beş kişilik bir jüri olacağı ve bu jüri için iki yedek üye tespit edileceği, ilgili bilim veya sanat dalında yeterli öğretim üyesinin bulunmaması halinde, jürinin üç üye ile teşkil edilebileceği belirtilmiştir. Buna karşılık, bir yükseköğretim kurumunun ek koşul olarak sözlü sınav yapılmasını istediği durumda, jürinin ne şekilde teşkil edileceği, Kanun Teklifindeki ilgili hükümde belirtilmemiştir.

ÜAK bu durumda, adayın bilimsel yayın ve çalışmalarını değerlendirmek üzere belirlediği jüriyi mi sözlü sınav yapmakla görevlendirecektir; yoksa ayrı bir jüri mi oluşturacaktır? Kanun Teklifiyle getirilmek istenilen değişiklikte, ek koşul olarak öngörülen sözlü sınavın yapılması için ayrı bir jüri oluşturulmasının amaçlandığı yorumu yapılabilir. Ancak bu husus ilgili hükümden net olarak anlaşılamamaktadır; bu hususun açıklığa kavuşturulması gereklidir.

Kanun Teklifiyle, merkezi olarak, ÜAK’den doçent unvanı almak için aranmayan sözlü sınav koşulu, doçent unvanını almış bir kişinin doçentlik kadrosuna atanabilmesi için ilgili yükseköğretim kurumunun belirleyebileceği ek koşul çerçevesinde kabul edilerek getirilebilmektedir. Bu, mevcut durumun daha da karmaşık hal almış şekilde devamı anlamına gelmektedir.

Ayrıca, iki ayrı jürinin (eser incelemesi ve sözlü sınav için) belirlenmesi sürecin daha da uzamasına yol açacaktır. Zira, doçent kadrosuna atamada ek koşul olarak sözlü sınav getiren yükseköğretim kurumları söz konusu olduğunda, doçent adayları artık iki kez jüri tayinini bekleyecektir.

Kanun Teklifine göre, doçentlik unvanına sahip olanlar yükseköğretim kurumları tarafından ilan edilen doçent kadrolarına başvuracaklardır. Doçent kadrosuna başvuran adayların durumlarını incelemek üzere rektör tarafından, varsa biri ilgili birim yöneticisi, en az biri de o üniversite dışından olmak üzere üç profesör tespit edilecektir. Bu profesörlerin her aday için ayrı ayrı olmak üzere birer rapor yazmaları ve kadroya atanacak birden fazla aday varsa tercihlerini bildirmeleri gerekecektir. Atamayı ise, Üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü yönetim kurulunun bu raporları göz önünde tutarak alacağı karar üzerine rektör yapacaktır.

Bu son aşamada da jüri oluşturulduğunda, -ek koşul olarak sözlü sınav getirildiği bir durumda- doçent olmak ve doçent olarak atanabilmek için adayın üç jüri incelemesinden geçmesi gerekecektir.

Doçentlik kadrosuna atama sürecinde oluşturulacak son jürinin kararının, Üniversite Yönetim Kurulunun kararı ile rektörün atama işlemine etkisinin ne olacağı belli değildir.

Bir yükseköğretim kurumunun, ilan ettiği doçentlik kadrosuna atamak için, ek koşul olarak sözlü sınav yaptığı örnekte, bir doçentlik kadrosu için birden fazla adayın başvurduğu durumda, sözlü sınavda her iki adayın da başarılı olması halinde de, kadroya sadece bir kişi atanabilecektir. Verdiğimiz bu örnekte, doçentlik kadrosuna atanamayan kişi, aynı yükseköğretim kurumunda daha sonra tekrar ilan edilen bir doçentlik kadrosuna atanmak için başvurduğunda, bir kez daha sözlü sınava mı girmesi gerekecektir?

Her yükseköğretim kurumu kendi sözlü sınav esasları ve usulünü belirleyebileceği de göz önünde bulundurulduğunda, yükseköğretim kurumları arasında çok farklı uygulamalar ve adil olmayan sonuçlarla karşılaşmak kuvvetle muhtemeldir.

TÜM BU AÇIKLANAN NEDENLERLE, YÜKSEÖĞRETİM KURUMLARINA EK KOŞUL OLARAK SÖZLÜ SINAV GETİREBİLMESİ OLANAĞI TANIYAN HÜKÜM, KANUN TEKLİFİNDEN ÇIKARILMALIDIR.

Akademi Dışından Doçent Olabilme Hakkında Görüşümüz

Akademik çevrede oluşan ağırlıklı görüş, öğretim elemanı olmayan kişilere, doçent olma olanağı tanınmaması gerektiği yolundadır.

Bu görüşün gerekçesi, meslekten olmayan ve akademik geleneğin içinden yetişmeyen kişilerin, doçent olarak akademisyenlik mesleğinin gereklerini yerine getirmelerinin mümkün olmamasıdır. Zira, akademi, kurum olarak bir bütündür ve akademisyenlik bir meslektir. Akademisyenlik sadece yayın yapmaktan ibaret değildir. Bunun yanında, önlisans/lisans/lisansüstü programlarda ders verilmesini, araştırma görevlisi alımında, lisansüstü sınav ve tez jürilerinde jüri üyeliği yapılmasını, uzun aşamalı bir süreci içeren lisansüstü tez yönetimini, usta-çırak ilişkisini gerektiren araştırma görevlisi/bilim insanı yetiştirilmesini, sınav yapılmasını, cevap kâğıtlarının değerlendirilmesini, sınav nöbetlerinin tutulmasını, öğrencilerle ilgilenilmesini, bir kurum olarak akademinin işleyişini sağlayan her türlü akademik ve idari görevin yerine getirilmesini içerir. Tüm bu akademik gereklilikler, bir bütün olarak akademiyi/akademik geleneği oluşturur ve uzun bir mesai harcanmasını gerektirir. Bunlardan sadece yayın koşulunu yerine getirenlerin, sırf bu nedenle akademisyen olmadığı ve olamayacağı açıktır.

Doçentliğe başvuru koşulları/kriterleri yeniden değerlendirilerek, düzenlenmeli; sürekli ders veren ve diğer akademik görevleri yanında görev yaptıkları kurumun idari görevlerini de yerine getiren akademisyenler için kolaylıkla sağlanabilir olmalıdır.

Doçentliğe başvuru koşulları/kriterleri yeniden belirlenirken, sadece yayın odaklı değil, tüm akademik faaliyetleri/idari görevleri dikkate alan bir değerlendirme/düzenleme yapılmalıdır. Akademik yaşam içindeki tüm faaliyetlerin (önlisans/lisans/lisansüstü programlarda ders verme, lisansüstü tez danışmanlıkları, yürütülen idari görevler vb. gibi) yapılacak değerlendirmede/düzenlemede adil bir şekilde dikkate alınması gereklidir ve zorunludur.

Akademik yayınların değerlendirilmesinde, sadece yayın sayısını değil, yayın niteliğini esas alan değerlendirme kriterleri belirlenmelidir.

Akademik çevre ile iş dünyasında sıklıkla dile getirilen “Üniversite-Sanayi İşbirliği” yanında, “Üniversite-Toplum İşbirliği”ni de sağlamak amacıyla, akademisyenlerin toplumu aydınlatma görevini yerine getirdikleri faaliyetleri de yeni doçentlik kriterleri/koşulları belirlenirken dikkate alınmalıdır.

Kanun Teklifi ile Doçentlik Süreci Bakımından Yapılmak İstenilen Değişiklik Hakkında Genel Olarak Görüşümüz

Kanun Teklifi, gerekçesinde belirtildiğinin aksine, doçentlik sürecini uzatmış, karmaşıklaştırmış ve zorlaştırmıştır.

Mevcut durumda, doçent unvanını almak için merkezi olarak yapılmakta olan sözlü sınavı kaldırılmış, ancak yükseköğretim kurumlarına, doçentlik kadrosuna atamada ek koşul olarak sözlü sınav yapma imkânı tanınmıştır. Bu durumda, yükseköğretim kurumlarında doçent olarak atanmak için başvuran öğretim üyelerinin, bazıları sözlü sınava tabi olacak, bazıları olmayacaktır.

Eserleri yeterli görülerek, merkezi olarak ÜAK’den doçent unvanını almış biri, doçentlik kadrosuna atanma aşamasında, eğer ilgili yükseköğretim kurumu ek koşul olarak sözlü sınav getirmişse, kadroya atanabilmek için sözlü sınava tabi olacak, sözlü sınavda “başarısız” olursa da, doçent unvanına rağmen yükseköğretim kurumunda sözlü sınavı geçememiş biri olarak, doktor öğretim üyeliği kadrosunda görevine devam etmek durumunda kalacaktır.

Doçent kadrosuna atanmak üzere birden fazla kişinin başvurması durumunda ise, ilgili yükseköğretim kurumunun ek koşul çerçevesinde yapılmasını isteyebileceği sözlü sınav, sınava girenlerden birisinin doçent olarak yükseköğretim kurumunda görev yapmasını sağlayacak olmasından ötürü, neredeyse doçent unvanının alınmasından bile daha zor bir hale gelebilecektir.

Ayrıca iki adayın da sözlü sınavda başarılı olduğu ve atanamayanın daha sonra tekrar açılan doçent kadrosuna atanmak için başvurduğu bir örnekte, doçent unvanına sahip olan bir kişi için ikinci kez sözlü sınava girme ihtimali doğabilecektir.

İlgili yükseköğretim kurumunun ek koşul olarak sözlü sınav öngörmesi durumunda, bir kişi doçent kadrosuna atanmak için üç jüriye ve bir sözlü sınava tabi olacaktır.

İlla ki sözlü sınav yapılması gerekli görülecekse, bunun her bir yükseköğretim kurumunun isteğine bırakılmaması, doçent adayları arasında yükseköğretim kurumlarına göre farklılık yaratılmaması, tüm doçent adayları için eser incelemesi için oluşturulacak jüri tarafından sözlü sınavın yapılması daha yerinde olacaktır.

Kanun Teklifindeki, Mevcut Yardımcı Doçentlerle İlgili M. 31 Hakkında Görüşümüz

Kanun Teklifinin 31. maddesiyle, 78 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye Geçici m. 4 eklenmiştir:

Geçici m. 4: “Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla “yardımcı doçent” kadrolarında bulunanlar “doktor öğretim üyesi” kadrolarına, …başka bir işleme gerek kalmaksızın atanmış sayılır”.

Kanun Teklifinin yasalaşması ve mevcut yardımcı doçentlerin Geçici m. 4 ile doktor öğretim üyesi kadrolarına atanmış sayılması durumunda, “doktor öğretim üyesi” için öngörülen atanma süreci ile “yardımcı doçent” olarak atanmadaki atanma sürecindeki farklılık nedeniyle, mağduriyete neden olmamak için, mevcut yardımcı doçentler bakımından aşağıdaki madde hükmünün Kanuna eklenmesi gereklidir.

Madde önerimiz şöyledir:

“Bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihte halen yardımcı doçent kadrosunda görev yapmakta olanların, yaş yönünden atanma şartlarını korudukları sürece, doktor öğretim üyesi kadrosuna 4 yıl süreyle atanmaları, talepleri üzerine, başkaca bir işleme gerek olmaksızın kendiliğinden yapılır”.

KANUN TEKLİFİYLE, MEVCUT DURUMDA OKUTMAN, UZMAN, ÇEVİRİCİ VE EĞİTİM-ÖĞRETİM PLANLAMACISI OLANLARIN, ÖĞRETİM GÖREVLİSİ KADROSUNA ATANMIŞ SAYILMALARI HAKKINDA GÖRÜŞÜMÜZ

2547 sayılı Yükseköğretim Kanununda aşağıdaki kavramlar tanımlanmıştır. 2547 sayılı Kanuna göre,

Öğretim elemanları, yükseköğretim kurumlarında görevli, öğretim üyeleri, öğretim görevlileri, okutmanlar ile öğretim yardımcılarıdır.

Öğretim görevlisi, ders vermek ve uygulama yaptırmakla yükümlü bir öğretim elemanı olup öğretim üyeleri arasında sayılmamıştır.

Öğretim yardımcıları, yükseköğretim kurumlarında, belirli süreler için görevlendirilen, araştırma görevlileri, uzmanlar, çeviriciler ve eğitim - öğretim planlamacılarıdır.

Okutman, eğitim-öğretim süresince çeşitli öğretim programlarında ortak zorunlu ders olarak belirlenen dersleri okutan veya uygulayan öğretim elemanıdır.

Uzmanlar, öğretimle doğrudan doğruya veya dolaylı olarak ilgili olan, özel bilgi veya uzmanlığa ihtiyaç gösteren bir işle laboratuvarlarda, kitaplıklarda, atölyelerde ve diğer uygulama alanlarında görevlendirilen öğretim yardımcılarıdır.

Çeviriciler, sözlü veya yazılı çeviri işlerinde çalıştırılan öğretim yardımcılarıdır.

Eğitim-öğretim planlamacıları, yükseköğretim kurumlarında eğitim-öğretimin planlanmasıyla görevli öğretim yardımcılarıdır.

16.01.2018 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulan önceki Kanun Teklifinde bulunmayan ve bundan sadece 15 gün sonra hazırlanan ikinci Kanun Teklifine eklenen hükümle:

Mevcut durumda, okutman, uzman, çevirici, eğitim-öğretim planlamacısı kadrolarında bulunanların, “öğretim görevlisi” kadrolarına başka bir işleme gerek kalmaksızın atanmış sayılacağı,

Okutman, uzman, çevirici, eğitim öğretim planlamacısı kadrolarında görev yapmakta iken bu Kanunla öğretim görevlisi kadrolarına atanmış sayılanlara ders görevi verilmeyeceği, bu personelin bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce ilgili mevzuatta söz konusu olan kadro unvanları için öngörülen görevleri yapmaya devam edecekleri belirtilmiştir.

Öncelikle yanıtlanması gereken soru, TBMM Başkanlığı’na sunulma tarihleri arasında sadece 15 gün süre bulunan iki kanun teklifinden öncekinde bulunmayan bu hükme, ilk Kanun Teklifi Gerekçesiyle bir cümle hariç aynı gerekçeye sahip yeni Kanun Teklifinde yer verilmesi gereği nereden hasıl olmuştur?

Belirtmek gerekir ki;

Bu düzenlemenin, Kanun Teklifinin Gerekçesinde belirtilen hususlarla hiçbir ilgisi/bağlantısı yoktur.

Bu düzenlemeyle öğretim görevlisi kadrosuna geçirilecek olanlar, eğer şimdiye kadar yaptıkları işi aynen yapacaklar ve öğretim görevlisinin tanımında belirtilen işi yani ders verme işini yapmayacaklarsa, getirilmek istenilen bu düzenlemeyle ne gibi bir yarar edilecektir? Ayrıca öğretim görevlisi tanımıyla bu durum çelişmektedir.

Mevcut durumda, okutman, uzman, çevirici, eğitim-öğretim planlamacısı farklı tanımları, farklı görevleri olan kişilerdir. Bu kişilerin tümünün aynı kadro altında toplanmalarının mantığı/gereği anlaşılamamaktadır.

Mevcut durumda öğretim görevlisi olmayıp, Kanun Teklifi ile öğretim görevlisi yapılacaklardan sadece okutmanlar mevcut durumda da ders vermektedir. Okutmanlar da mevcut durumda, ilgili birimin kendine özgü derslerini değil, her birimde okutulan ortak zorunlu dersleri okutmaktadır. Okutmanların bu görevleri aynen devam mı edecektir? Yoksa ortak zorunlu dersler yerine ilgili birimin dersini mi vereceklerdir? Okutmanların verebileceği ders her birimde nasıl bulunacaktır?

Bundan sonra artık, okutman, uzman, çevirici, eğitim-öğretim planlamacısı görevleriyle kimse işe alınmayacak mıdır? Alınmayacaksa bu kişilerin görevleri gelecekte kimler tarafından yapılacaktır? Alınacaksa bu kişilere her birimde verdirilecek uygun ders olmaması durumunda öğretim görevlisinin tanımının gereği nasıl yerine getirilecektir?

Bu hükümle öğretim görevlisi kadrosuna atanmış sayılanlar ders verme zorunluluğundan muaf tutulmuşlardır. Bir uzmanın işini yapmak için işe alınan bir kişinin ders vermesi zaten genel olarak gerekli de değildir. Gelecekte doğrudan öğretim görevlisi olarak alınacaklar ise ders vereceklerdir. Kanun Teklifi bu haliyle yasalaşırsa, öğretim görevlisi kadrosunda olanlar arasında yaratılan bu farklılıkların/ayrılıkların uygulamada olumsuz yansımaları da görülecektir.

Kanun Teklifinin ilgili hükmünün madde gerekçesinde, okutman, uzman, çevirici, eğitim-öğretim planlamacılarının, öğretim görevlisi kadrosuna dönüştürülmesi, “kadroların sadeleştirilmesi” amacıyla açıklanmaya çalışılmıştır. “Kadroların sadeleştirilmesi”nin, Teklifin Genel Gerekçesindeki amaçlara/hedeflere ulaşmada hiçbir etkisinin/rolünün olamayacağı açıktır.

Yukarıdaki sorulara doyurucu yanıtlar vermeden, bu konuda bir değişikliğe gidilmesi yerinde olmayacaktır.

2547 sayılı Kanun m. 36/3 aşağıdaki gibidir:

“Öğretim üyesi, kadrosunun bulunduğu yükseköğretim birimi ile sınırlı olmaksızın ve ihtiyaç bulunması halinde görevli olduğu üniversitede haftada asgari on saat ders vermekle yükümlüdür. Öğretim görevlisi ve okutmanlar ise, haftada asgari on iki saat ders vermekle yükümlüdür”.

Kanun Teklifinde söz konusu hükümde yapılması öngörülen değişiklik değerlendirildiğinde şu tespitler yapılabilir:

“Okutman” kelimesi madde metninden çıkarılmıştır. Zira Kanun Teklifiyle, okutmanların da artık “öğretim görevlisi” kadroları içinde yer alacağı kabul edilmektedir.

Hükümdeki “görevli olduğu üniversitede” ifadesi, “görevli olduğu yükseköğretim kurumunda” olarak değiştirilmiştir. “Üniversite” yerine “yükseköğretim kurumu” ifadesinin tercih edilmesine, Kanun Teklifinin başka hükümlerinde de rastlanılmaktadır.

Yükseköğretim kurumlarının uygulamalı birimlerinde görev yapacak olan öğretim görevlileri için, ders yükü aranmayacak ve bunlara ders ücreti ödenmeyecektir.

Kanun Teklifiyle getirilmek istenen düzenlemenin doktor araştırma görevlileri vb. statülerdekileri ilgilendiren kısmı, yukarıda II/3-9 başlığı altında değerlendirilmiştir.

KANUN TEKLİFİNDE ÜNİVERSİTELERARASI KURUL (ÜAK) İLE İLGİLİ DEĞİŞİKLİK HAKKINDA GÖRÜŞÜMÜZ

2547 sayılı Yükseköğretim Kanununa Göre Üniversitelerarası Kurulun (ÜAK’nin) Yapısı ve Görevleri

2547 sayılı Yükseköğretim Kanununa göre, yükseköğretimde iki “üst kuruluş”tan biri olarak düzenlenen (m. 3) ÜAK, üniversite rektörleri, Genelkurmay Başkanlığı’nın Silahlı Kuvvetlerden dört yıl için seçeceği bir profesör ile her üniversite senatosunun o üniversiteden dört yıl için seçeceği birer profesörden oluşmaktadır (m. 11).

2547 sayılı Yükseköğretim Kanununda akademik bir organ olarak düzenlenen ÜAK’nin görevleri şunlardır (m. 11):

(1) Yükseköğretim planlaması çerçevesinde, üniversitelerin eğitim- öğretim, bilimsel araştırma ve yayım faaliyetlerini koordine etmek, uygulamaları değerlendirmek, Yükseköğretim Kurulu’na ve üniversitelere önerilerde bulunmak,

(2) Teşkilat ve kadro yönünden ve Yükseköğretim Kurulu kararları doğrultusunda üniversitelerin öğretim üyesi ihtiyacını karşılayacak önlemleri teklif etmek,

(3) Üniversitelerin tümünü ilgilendiren eğitim-öğretim, bilimsel araştırma ve yayım faaliyetleri ile ilgili yönetmelikleri hazırlamak veya görüş bildirmek,

(4) Aynı veya benzer nitelikteki fakültelerin ya da üniversitelere veya fakültelere bağlı diğer yükseköğretim kurumlarının eğitim-öğretimine ilişkin ilkeler ve süreler arasında uyum sağlamak,

(5) Doktora ile ilgili esasları tespit etmek ve yurt dışında yapılan doktoraları, doçentlik ve profesörlük unvanlarını değerlendirmek,

(6) Doçentlik sınavlarını düzenlemek ve ilgili yönetmelik gereğince doçent adaylarının yayın ve araştırmalarının değerlendirilmesi ve doçentlik sınavı ile ilgili esasları tespit etmek ve jürileri seçmek (Kanun Teklifiyle bu görevi şu şekilde değişikliğe uğramaktadır: “Doçentlik başvurularında ilgili bilim veya sanat alanında jüriler oluşturarak adayların yayın ve çalışmalarını Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenen esas ve usuller kapsamında değerlendirip, yeterli yayın ve çalışmaya sahip olan adaylara doçentlik unvanı vermek[4]”),

(7) Bu kanunla kendisine verilen diğer görevleri yapmaktır.

Kanun Teklifiyle oluşturulmak istenen ÜAK Yönetim Kurulu Hakkında Görüşümüz

Kanun Teklifiyle, ÜAK İle ilgili olarak şu şekilde değişikliğe gidilmek istenmektedir:

ÜAK’ye, Genelkurmay Başkanlığı’nın Silahlı Kuvvetlerden dört yıl için bir profesörü seçmesi hükmü madde metninden çıkarılmaktadır.

Kanun Teklifiyle oluşturulmak istenen ÜAK Yönetim Kurulu’nun, ÜAK Başkanı ile fen-mühendislik, sağlık ve sosyal bilimler alanlarından üçer üye ve güzel sanatlar alanından bir üye olmak üzere toplam on bir üyeden oluşması öngörülmüştür.

Sendikamızın 16.01.2018 tarihli Kanun Teklifinde bu konudaki hükmün yazımında hata olduğu yolundaki eleştirimizin haklılığını kanıtlar şekilde, Kanun Teklifinin ilk halindeki, ÜAK Yönetim Kurulu’nun oluşumuna ilişkin hükümde, “fen ve mühendislik” şeklindeki ifade “fen-mühendislik” şeklinde düzeltilerek maddenin yazımındaki “hata giderilmiş, Kurulun 11 kişiden oluşacağı doğru bir şekilde maddeden anlaşılır hale gelmiştir.

Yönetim Kurulunu oluşturacak üyelerin önceki Kanun Teklifinde “üniversitelerde görev yapan” öğretim üyelerinden seçilmesi öngörülmüşken, yeni Kanun Teklifinde üyelerin farklı “yükseköğretim kurumlarında görev yapan” profesör öğretim üyeleri arasından seçileceği belirtilmiştir.

Kanun Teklifiyle oluşturulması amaçlanan ÜAK Yönetim Kuruluna, ÜAK’nin, YÖK’e üye seçmek dışındaki tüm görevlerini devredilebileceği belirtilmiştir.

Yükseköğretimle ilgili -yukarıda tam metnine yer verdiğimiz hükümde görüleceği üzere- çok önemli görevleri olan, üniversitelerimize, yükseköğretimde eğitim-öğretime, bilimsel çalışmalara yön veren/çerçeve çizen, bu konulardaki ilkeleri/esasları belirleyebilen, ülkemizdeki üniversite sayısının iki katı sayıdaki üyeden (buna ek olarak bir üye de Türk Silahlı Kuvvetleri’nden olmak üzere) oluşan ÜAK’nin, neredeyse tüm görevlerinin, 11 profesörden oluşacak bir Kurula devredilmesine imkân tanıyan bu hüküm Kanun Teklifi metninden çıkarılmalı ya da aşağıda yer verdiğimiz öneri çerçevesinde hükümde değişikliğe gidilmelidir.

Kanun Teklifi hükmünün bu haliyle kabul edilmesi durumunda, örneğin, Kanun Teklifinin ana konusunu oluşturan doçentlik süreciyle ilgili olarak da, ÜAK’nin yetkileri bu Kanun Teklifiyle oluşturulmak istenilen 11 kişilik ÜAK Yönetim Kuruluna devredilebilecektir ki, bu da kabul edilemez.

Yeni Kanun Teklifiyle, ÜAK Yönetim Kurulu üyelerinin 1 yıl için seçileceği, tekrar seçilebileceği düzenlenmektedir. Bu hüküm de Yönetim Kurulu oluşumunun büyük çoğunluğuyla her yıl değişeceği, bazı üyelerin de –üst sınır olmaksızın- üye olarak kalmaya devam edebileceği anlamına gelmektedir. ÜAK’nin neredeyse tüm görevlerinin devredilebileceği bir Kurulun oluşumunun her yıl büyük ölçüde değişmesi, ÜAK Yönetim Kurulu’nun görevini, sürekliliği sağlayarak ve gereği gibi yerine getirmesini zorlaştıracak bir husustur.

ÜAK Yönetim Kurulu oluşturulması yönündeki Kanun Teklifi hükmü kabul edilse bile, hükmün yükseköğretim “üst kuruluş”larından biri ve akademik bir organ olan ÜAK’nin görevlerinin-yetkilerinin, ÜAK Yönetim Kurulu’na bu şekilde kapsamlı devrini öngören kısmının kanunlaşmasına izin verilmemelidir.

Bir üniversitenin Yönetim Kurulu bile, rektörün başkanlığında dekanlardan, üniversiteye bağlı değişik öğretim birim ve alanlarını temsil edecek şekilde senatoca dört yıl için seçilecek üç profesörden oluşur (2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, m. 15). Görüldüğü gibi, Üniversite Yönetim Kurulu, ilgili üniversite içindeki tüm fakültelerin dekanlarının temsil edildiği bir organdır ve akademik değil, sadece idari görevleri yerine getirmektedir. Akademik bir organ olan Üniversite Senatosunun, neredeyse tüm görevlerini/yetkilerini, idari bir organ olan Üniversite Yönetim Kuruluna devretmesi gibi bir durum -yerinde olarak- 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununda düzenlenmemiştir.

Kanun Teklifiyle yapılmak istenilen düzenlemeyle, ÜAK’nin daha işlevsel hale getirilmesi değil, ÜAK yerine onun görevlerini yerine getirmek/yetkilerini kullanmak/bir nev’i onun yerini almak üzere (sadece 11 üyeden oluşan) başka bir organın oluşturulmak istenmesi söz konusudur.

Bu tür neredeyse tümden görev/yetki devri, yüzlerce üyeden oluşan ÜAK’nin yerini, 11 kişiden oluşan bir Kurulun (ÜAK Yönetim Kurulu) alması, daha doğru bir ifadeyle, ÜAK’nin fiilen lağvedilerek, yerine başka bir organın oluşturulması anlamına gelir. Bu tür bir değişikliğin, ÜAK’nin oluşturulma amacına uygun olmadığını anlamak ve pek çok sakıncasının olacağını öngörmek zor değildir.

Akademik bir organ olan ÜAK’nin “akademik görevleri”, Kanun Teklifiyle oluşturulmak istenen ve idari bir organ olması gereken ÜAK Yönetim Kurulu’na devredilmemelidir.

Kanun Teklifiyle Yapılmak İstenen, Doçentlik Başvuru Sürecinde ÜAK’nin Görevindeki Değişiklik Hakkında Görüşümüz

2547 sayılı Yükseköğretim Kanununa göre, ÜAK,

“Doçentlik sınavlarını düzenlemek ve ilgili yönetmelik gereğince doçent adaylarının yayın ve araştırmalarının değerlendirilmesi ve doçentlik sınavı ile ilgili esasları tespit etmek ve jürileri seçmek”le görevlendirilmiştir (m. 11/6).

Kanun Teklifine göre ise, “Doçentlik başvurularında ilgili bilim veya sanat alanında jüriler oluşturarak adayların yayın ve çalışmalarını Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenen esas ve usuller kapsamında değerlendirip, yeterli yayın ve çalışmaya sahip olan adaylara doçentlik unvanı vermek” ÜAK’nin görevi olarak hükme bağlanmıştır.

Doçentlik başvuru sürecinde kilit role ve öneme sahip ÜAK gibi bir Kurulun, diğer görevleri/yetkileri gibi bu görevinin/yetkisinin de, Kanun Teklifi ile oluşturulması amaçlanan 11 kişilik ÜAK Yönetim Kurulu’na devri, sakıncalı durumların ortaya çıkmasına yol açacaktır. ÜAK’nin bu başlık altında belirtilen görevi/yetkisi dahil olmak üzere, diğer görevleri/yetkileri bağlamında da bu tür bir yetki /görev devrine izin verilmemelidir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, akademik bir organ olan ÜAK’nin akademik görevleri, idari bir organ olması gereken -oluşturulmak istenen ÜAK Yönetim Kurulu’na devredilmemelidir.

Şimdiki durumda her üniversiteden rektör ve seçilmiş bir profesör ile oluşan ÜAK’nin yüksek üye sayısı nedeniyle, uygulamada icra görevinde zorluklar yaşanıyor olabilir. Bu zorluklar, üniversitelerin adil bir şekilde temsilini sağlayabilecek sayıda üyeden oluşacak ÜAK Yönetim Kurulu’na, sadece ÜAK’nin rutin bazı işlerinin/görevlerinin yapılması bağlamında akademik değil, idari bazı yetkiler tanınarak aşılabilir.

BİTİRİRKEN VURGULAMAK İSTERİZ Kİ,

Kanun Teklifiyle “yardımcı doçentlik”in kaldırılarak yerine “doktor öğretim üyeliği”nin getirilmesi, yükseköğretimde yaşanan sorunların çözümünde, eğitimde, bilimsel yayın ve araştırmalarda kalitenin artırılmasında belirleyici hiçbir bir etkiye sahip değildir.

“Yardımcı doçentlik” yerleşmiş bir isimdir; bu unvana sahip olan kişilerin unvanın isminin değiştirilmesi yönünde bir talepleri bulunmamaktadır. Yardımcı doçentliğin kaldırılarak “doktor öğretim üyeliği”nin getirilmesi halinde, bu durum, mevcut yardımcı doçentlerde ve kamuoyu nezdinde “UNVANIN GERİ ALINDIĞI/DÜŞÜRÜLDÜĞÜ” hissi/algısı yaratacaktır. Bu da mevcut yardımcı doçentlerde, mağduriyet hissine ve onlar bakımından kamuoyu nezdinde itibar kaybına yol açacaktır.

Yükseköğretimin temel sorunları çözüm beklerken, bu sorunların çözümüne yönelik esaslı çareler üretilmeden, sadece unvanın isim değişikliğinin akademiye bir yararı olmayacağı ortadadır.

Kaldı ki, “doktor öğretim üyesi” kabul edildiğinde, sanki doktor olmayan öğretim üyesi de varmış gibi yanlış bir algı ortaya çıkacaktır. Halbuki öğretim üyeliğinin temel şartı zaten doktora öğrenimini tamamlamış ve doktor unvanını kazanmış olmaktır.

Yukarıda açıklanan nedenlerle, yardımcı doçent unvanının isminin değiştirilmesi zorunluluğu/gerekliliği bulunmamaktadır.

Önceki Kanun Teklifinde, yükseköğretim kurumlarında açık bulunan “doktor öğretim görevlisi kadrosu”nun YÖK Başkanlığı’nca ilan edileceği hükme bağlanmıştı.

Önceki Kanun Teklifindeki bu hüküm, Sendikamızın ilgili Kanun Teklifiyle ilgili resmi internet adresinden paylaştığı görüşünde, doktor öğretim üyesi kadrosu ilan yetkisinin rektörlüklerden alınarak YÖK Başkanlığı’na devredilmesinin yerinde olmadığı, üniversitelerin ihtiyaçlarına göre doktor öğretim üyesi kadro ilanı yapabilmesi gerektiği, aksi durumun, üniversitelerin kadro ilanında YÖK Başkanlığı’na bağımlı olmasına ve kadrolaşmaya yol açabileceğinden sakıncalı olduğu belirtilerek eleştirilmişti.

Açıklanan nedenle, Komisyonda görüşülen Kanun Teklifinde “doktor öğretim üyesi” kadrosu ilan yetkisinin, rektörlüklere tanınması yerinde olmuştur.

Bilim evrensel olduğu için, genel olarak bir yabancı dilin bilinmesinin, uluslararası düzeyde nitelikli bilimsel çalışma ve yayınların yapılmasında önemli/zorunlu olduğu dikkate alınarak; “doktor öğretim üyesi” atanmak için de, doçentlik başvurusunda aranan asgari yabancı dil puanı şartı aranmalıdır.

Kanun Teklifiyle, getirilmek istenilen değişiklikte, “yardımcı doçentlik” kaldırılmakta ve fakat bu statüdekiler için olumlu yönde esaslı hiçbir düzenleme öngörülmemektedir.

Yardımcı doçentlerin, iş güvencesine-daimi kadroya kavuşturulması, belirli sürelerle yeniden atama/sözleşmesinin yenilenmesi zorunluluğunun ortadan kaldırılması gerekir.

Kanun Teklifiyle yapılmak istenilen değişikliğe göre, doçentliğe başvuru sürecinde doçentlik sözlü sınavı kaldırılmaktadır.

Sözlü sınavların, belirlenmiş objektif bir değerlendirme ölçütü bulunmadığından, uygulamada güvenilirliği ve tarafsızlığı tartışma konusu olabilmektedir. Bu bağlamda doçentlik sözlü sınavının kaldırılması yerinde olacaktır.

Dolayısıyla, merkezi olarak kaldırılmış sözlü sınavın yapılması imkânı, Kanun Teklifinde, doçent olarak atama aşamasında, yükseköğretim kurumlarına tanınan ek koşul/kriter belirleme yetkisi çerçevesinde kabul edilmiştir ki, bu da yerinde değildir.

SÖZLÜ SINAVIN YAPILMASI YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARININ DA TAKDİRİNE BIRAKILMAMALIDIR.

Kanun Teklifi bu haliyle yasalaşırsa, uygulamada bazı yükseköğretim kurumları, doçent olarak atama aşamasında sözlü sınav yapacak, bazıları yapmayacak, bu da doçent olarak atanma sürecinde adayların adil olmayan farklı koşullara tabi olmasına yol açabilecektir. Ayrıca iki adayın sözlü sınavı geçtiği ve doçent kadrosuna atanamayanın, daha sonra açılan bir doçentlik kadrosuna atanmak için tekrar başvurduğu durumda, tekrar sözlü sınava girmesi ihtimalinin de göz önünde bulundurulması gerekmektedir.

İlla ki sözlü sınav yapılması gerekli görülecekse, bunun her bir yükseköğretim kurumunun isteğine bırakılmaması, doçent adayları arasında üniversitelere göre farklılık yaratılmaması, tüm doçent adayları için eser incelemesi için oluşturulacak jüri tarafından sözlü sınavın yapılması daha yerinde olacaktır.

Kanun Teklifiyle, merkezi olarak, ÜAK’den doçent unvanı almak için aranmayan sözlü sınav koşulu, doçent unvanını almış bir kişinin doçentlik kadrosuna atanabilmesi için ilgili yükseköğretim kurumunun belirleyebileceği ek koşul çerçevesinde kabul edilerek getirilebilmektedir. Bu, yükseköğretim kurumları arasında çok farklı uygulamalara ve adil olmayan sonuçlara yol açacaktır. Bu, mevcut durumun daha da karmaşık hal almış şekilde devamı anlamına gelmektedir. Yükseköğretim kurumlarına ek koşul olarak sözlü sınav getirebilme olanağı veren hüküm, kanun teklifinden çıkarılmalıdır.

Akademik çevrede oluşan ağırlıklı görüş, öğretim elemanı olmayan kişilere, doçent olma olanağı tanınmaması gerektiği yolundadır.

Doçentliğe başvuru koşulları/kriterleri yeniden değerlendirilerek, düzenlenmeli; sürekli ders veren ve diğer akademik görevleri yanında görev yaptıkları kurumun idari görevlerini de yerine getiren akademisyenler için kolaylıkla sağlanabilir olmalıdır.

Doçentliğe başvuru koşulları/kriterleri yeniden belirlenirken, sadece yayın odaklı değil, tüm akademik faaliyetleri/idari görevleri dikkate alan bir değerlendirme/düzenleme yapılmalıdır. Akademik yaşam içindeki tüm faaliyetlerin (önlisans/lisans/lisansüstü programlarda ders verme, lisansüstü tez danışmanlıkları, yürütülen idari görevler vb. gibi) yapılacak değerlendirmede/düzenlemede adil bir şekilde dikkate alınması gereklidir ve zorunludur.

Akademik yayınların değerlendirilmesinde, sadece yayın sayısını değil, yayın niteliğini esas alan değerlendirme kriterleri belirlenmelidir.

Akademik çevre ile iş dünyasında sıklıkla dile getirilen “Üniversite-Sanayi İşbirliği” yanında, “Üniversite-Toplum İşbirliği”ni de sağlamak amacıyla, akademisyenlerin toplumu aydınlatma görevini yerine getirdikleri faaliyetleri de yeni doçentlik kriterleri/koşulları belirlenirken dikkate alınmalıdır.

Kanun Teklifinin yasalaşması ve mevcut yardımcı doçentlerin doktor öğretim üyesi kadrolarına atanmış sayılması durumunda, “doktor öğretim üyesi” için öngörülen atanma süreci ile “yardımcı doçent” olarak atanmadaki atanma sürecindeki farklılık nedeniyle, mağduriyete neden olmamak için, mevcut yardımcı doçentler bakımından aşağıdaki madde hükmünün Kanuna eklenmesi gereklidir:

“Bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihte halen yardımcı doçent kadrosunda görev yapmakta olanların, yaş yönünden atanma şartlarını korudukları sürece, doktor öğretim üyesi kadrosuna 4 yıl süreyle atanmaları, talepleri üzerine, başkaca bir işleme gerek olmaksızın kendiliğinden yapılır”.

Kanun Teklifinde yer alan, okutman, uzman, çevirici, eğitim-öğretim planlamacılarının öğretim görevlisi kadrosuna alınması düzenlemesinin, Kanun Teklifinin Gerekçesinde belirtilen hususlarla hiçbir ilgisi/bağlantısı yoktur. Mevcut durumda, okutman, uzman, çevirici, eğitim-öğretim planlamacısı farklı tanımları, farklı görevleri olan kişilerdir. Bu kişilerin tümünün aynı kadro altında toplanmalarının mantığı/gereği anlaşılamamaktadır

Kanun Teklifiyle yapılmak istenilen düzenlemeyle, ÜAK’nin daha işlevsel hale getirilmesi değil, ÜAK yerine onun görevlerini yerine getirmek/yetkilerini kullanmak/bir nev’i onun yerini almak üzere (sadece 11 üyeden oluşan) başka bir organın oluşturulmak istenmesi söz konusudur.

Bu tür neredeyse tümden görev/yetki devri, yüzlerce üyeden oluşan ÜAK’nin yerini, 11 kişiden oluşan bir Kurulun (ÜAK Yönetim Kurulu) alması, daha doğru bir ifadeyle, ÜAK’nin fiilen lağvedilerek, yerine başka bir organın oluşturulması anlamına gelir. Bu tür bir değişikliğin, ÜAK’nin oluşturulma amacına uygun olmadığını anlamak ve pek çok sakıncasının olacağını öngörmek zor değildir.

Akademik bir organ olan ÜAK’nin “akademik görevleri”, Kanun Teklifiyle oluşturulmak istenen ve idari bir organ olması gereken ÜAK Yönetim Kurulu’na devredilmemelidir.

Şimdiki durumda her üniversiteden rektör ve seçilmiş bir profesör ile oluşan ÜAK’nin yüksek üye sayısı nedeniyle, uygulamada icra görevinde zorluklar yaşanıyor olabilir. Bu zorluklar, üniversitelerin adil bir şekilde temsilini sağlayabilecek sayıda üyeden oluşacak ÜAK Yönetim Kurulu’na, sadece ÜAK’nin rutin bazı işlerinin/görevlerinin yapılması bağlamında akademik değil, idari bazı yetkiler tanınarak aşılabilir.

SONUÇ OLARAK;

Yardımcı doçentliği kaldıran, yükseköğretimde, özellikle de doçentlik süreciyle ilgili değişiklik öngören, 31.01.2018 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulan ve 07.01.2018 tarihinde, bir hükmünde yapılan değişiklikle TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’nda kabul edilen, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş imzalı “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi”nin, kamuoyunda yeterince tartışılması imkânı sağlanarak ve yukarıda yer verdiğimiz görüş, eleştiri ve önerileri de dikkate alarak yeniden değerlendirilmesi/düzenlenmesi ve TBMM Genel Kurul’unda bu şekilde kabulü gereklidir.

Kamuoyunun bilgisine saygıyla sunulur.

09.02.2018

Teşekkür;

Raporun hazırlanmasında katkı sunan, Üniversite Komisyonumuz ve İzmir 4 No’lu Şubemize teşekkürlerimizi sunarız.

[1] Tarafımızdan kalın ve italik yazılmıştır.

[2] Tarafımızdan kalın ve italik yazılmıştır.

[3] Bu konu aşağıda ayrıca değerlendirilmiştir.

[4] Tarafımızdan kalın yazılmıştır.

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.