15 Temmuz 2016…

TBMM’nin kendi savaş uçaklarımızla bombalandığı, Boğaziçi Köprüsü’nde anaların kınalar yakarak asker ocağına gönderdiği kuzuların linç edildiği, Başkent Ankara’nın semalarında Türk Silahlı Kuvvetlerine ait savaş uçaklarının ses hızını aşarak alçaktan uçuşlar gerçekleştirdiği, halkın, siyasi görüş farkını bir tarafa bırakarak tankların, silahların karşısına dikildiği gün olarak geçecek tarih sayfalarına.

Hain FETÖ’cü darbe girişiminin yaşandığı bu gecede 248 kişi hayatını kaybetti, 2 bin 196 kişi de yaralandı. Ancak hayatını kaybedenler, vatani görevini yaparken sözde komutanlarının “terör saldırısı”, “tatbikat var” yalanlarıyla kışlalarından çıkarılan, suçları; konumları itibariyle sadece “emre itaat” olan ve bu yüzden halkla karşı karşıya getirilen ve bu sırada linç edilen ve katledilen er ve erbaşlar, “15 Temmuz Şehitleri” listesinde yer almıyor, aksine darbeci suçlamasıyla yargılanıyor.

Türkiye, bu tarihte gerçekten büyük bir tehlike atlattı, iktidarı ve muhalefeti, siyasetle ilgileneni ve ilgilenmeyeniyle birlikte el ele vererek. Ancak darbe girişimine ilişkin insanların kafalarında oluşan onlarca soru işaretinin hala karşılık bulmadığını söylemek de yerinde olacaktır. Darbe girişimi bilgisinin alındığı saat ile darbe girişiminin başladığı saat arasında kalan karanlık süreç, TBMM Darbeyi Araştırma Komisyonu başkanlığına FETÖ’cü olduğu iddia edilen kişi Reşat Petek’in getirilmesi, Komisyon’un FETÖ’nün siyasi ayağına hiç değinmemesi, asıl dinlenmesi gereken MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ı davet etmemesi, Komisyon raporunda muhalif üyelerin şerhlerine yer verilmemesi, FETÖ ile mücadele gerekçesiyle çıkarılan OHAL Kararnamelerinde, “at izi ile it izi”nin birbirine karışması diğer bir ifadeyle “kurunun yanında yaşın da yanması”, örgüte “ne istediniz de vermedik”, “parsel parsel verdik” diyenler hesabı Allah’a havale eder, “kandırıldık, Allah’ım bizi affetsin” deyip sorumluktan kurtulurken, elektrik, su, doğalgaz, telefon vb. faturalarını sadece FETÖ’nün bankasından ödeyenlerin dahi nasıl örgüt üyesi kabul edilebildiği gibi yüzlerce soruyu sıralamak mümkün.

Aslında, geçmişte sadece halkın değil yetkililerin de kandırılmaması için (Hanefi Avcı gibi) FETÖ’nün iç yüzünü ortaya dökenler o dönemlerde yargılanıp mahkum edilmesi, aynı şekilde hem FETÖ’ye karşı olduğu için geçmişte yargılanıp şimdi de FETÖ’cü suçlamasıyla (Ahmet Şık gibi) yargılanmakta olanlar varken, Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı vb. birçok operasyonlara itiraz edenlere karşı FETÖ’yü savunanlar unutturulurken, FETÖ ile mücadele sürecinde iktidar partisi mensuplarının yargıya müdahalesine yönelik çabalar sürekli olarak medyanın gündeminde yer alırken yukarıda sözünü ettiğimiz soruların cevaplarını almak zor görünüyor.

Ancak yine de FETÖ’nün tarihinin de kısa bir şekilde gözümüzün önüne getirmekte yarar olacağı düşüncesiyle kısa bir özetle hatırlatma yapayım.

Cami imamlığından Dünya İmparatorluğuna

Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) hakkındaki bilgilere öncelikle, örgüte adını veren Fetullah Gülen’den başlayayım.

Nurcuların en kapalı gurubu ve özellikle Seyid Kutup gibi İslamcı denilen ihtilalci liderlerin tesiri altındaki 1980 öncesinin en ateşli vaizi olan Gülen, 1942 yılında Erzurum’da doğdu. İlkokul mezunu olan Gülen, sertifika alarak Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde Edirne’de imamlık yapmaya başladı. Bu görevini daha sonra, örgütünün temelini attığı İzmir’de sürdürdü. İzmir Kestanepazarı Kur’an Kursu, Gülen’in örgütlenmesinin ilk ayağı oldu. 1971 yılında yasadışı dini faaliyetleri nedeniyle tutuklandı. Sonraki yıllarda Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından yakın takibe alınan Gülen’e, her nedense bu yakın takibe rağmen, 12 Eylül 1980 Darbesinde dokunulmadı. 1981 yılında vaizlikten emekli oldu. Askeri cunta döneminde “Arananlar” listesinde ilk sırada yer alan Gülen, bu süreçte İzmir ve çevre illerde cami cami, ev ev dolaşarak vaaz vermesine rağmen bir türlü bulunamadı. FETÖ’nün asıl kök salması da işte bu askeri cunta döneminde başlıyor. Ancak bir türlü bulunamayan ateşli vaiz 1983 yılında yeniden ortaya çıkıverdi. Fakat bu kez sırtında cüppe başında sarık yoktu. Öncelik İzmir olmak üzere Türkiye genelinde tabelalı ve tabelasız (resmi ve gayrıresmi) yurtları (öğrenci evleri-ışık evleri) faaliyete geçirerek lise ve üniversite öğrencilerini hedefine alıyor. İslami bir cemaat olduğunu iddia eden FETÖ’nün yurtları ve evlerinde dinin temel kitabı olan Kur’an-ı Kerim bir tarafa atılır, sadece Said Nursi’nin kitapları okutulur. Bu starteji de kendilerine uzak duran diğer Nurcu kollarıyla barışmasını sağlayacaktır ama bu durum risalelerin yerini Gülen’in özellikle M. Abdülfettah Şahin takma adıyla yayınlanan kitapları almasıyla yeniden bozulur.

FETÖ’nün ilk başarılı sızma hareketi, 1986 yılında yayın hayatına başlayan Zaman gazetesine olur. Cumhuriyet gazetesinin İslami kesim için bir versiyonu iddiasıyla ortaya çıkan ve bu kesimdeki bir grup aydın tarafından çıkarılan gazeteyi hedef alan FETÖ, çok kısa zamanda bu gazete içine sızar ve aradan kısa bir süre geçtikten sonra da gazete el değiştirerek tamamen FETÖ’nün yayın organı ve örgütün bu kesime yönelik baskı ve şantaj aracı haline gelir.

Takvimler 1990’u gösterdiğinde alt yapı tamamlanmıştır artık. Sıra süratli bir şekilde büyümeye gelir. Üniversite hazırlık kursları (dershaneler) ve nihayetinde özel okullar ve üniversiteler ile eğitim sektörüne hızla dalar.

Bu sıralarda Sovyetler Birliği’nin dağılması, FETÖ’nün yurtdışına açılması için, Türkiye için her ne kadar Türk soylu ülkeler öncelikli görünse de ABD’nin projesi uygulamaya konulmuştur. Gülen, ilk olarak ABD’nin etki alanına almak istediği Gürcistan’ı ziyaret eder, ardından da yine aynı bölgedeki Azerbaycan’ı. Bu iki ülkeyle başlayan dış ziyaretler kısa sürede hizmet alanlarına dönüştürülür. Yabancı ülkelerde ticari şirketler, okullar ve üniversiteler süratle birbirini kovalar. FETÖ’nün okullarını ilk olarak yine ABD’nin etki alanı oluşturmak istediği Orta Asya ülkelerinde görürüz. 1992 yılında Kazakistan’a giden örgüt üyeleri ve sempatizanları iki yıl içinde 29 lise açar. Bunda, dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’e yazdığı tavsiye mektubu önemli bir yere sahiptir ki; 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında Türkiye tarafından bu okulların kapatılması istendiğinde, Kazakistan lideri, “sizin tavsiyelerinizle açılan okulları niçin kapatalım” cevabı vermiştir.

Sonrasında FETÖ okulları diğer Orta Asya ülkelerini, Afrika kıtasını, Balkanları, Avrupa ve Amerika’yı bir ağ gibi sarmaya başlar. Okul açılmayan ülke kalmamış gibidir. Sadece ABD’nin jandarmalığını kabul etmeyen ülkelerin bu okullara izin vermediğini görürüz.

FETÖ artık küresel bir oyuncu haline gelmiştir, eğitim alanında. Peki, nasıl oluyordu, ilkokul mezunu bir din görevlisinin eğitim sektöründe böylesine bir imparatorluk kurması? Üstelik okullarına çok yüksek ücretlerle öğrenci kabul edilmesine rağmen? Dünyanın dört bir yanında okullar açmasına imkan sağlayan nasıl bir sihirli değnekti?

Aslında bu sorunun cevabı da; örgütün adlarını iftiharla andıkları İshak Alaton ve Üzeyir Garih gibi işadamlarında bulabiliriz. Örgütün bu kişilerle arasındaki büyük ilişki neydi ki; Yahudi işadamları FETÖ okullarının bütün dünyaya yayılması için çok büyük emekler harcıyorlardı? Üzeyir Garih’in 1990’lı yıllarda Hürriyet Gazetesi’ne verdiği röportajda, FETÖ okullarının yurtdışı okullarına yaptığı büyük destekler ve maddi yardımlar ile bu örgütü (o zamanlar “cemaat”) öve öve bitirememesinin sebebi hikmeti neydi? Sovyetler Birliği’nin dağılmasın ardından geçen 5-10 yılın sonrasında CIA raporlarında “Amerika, Fetullah Gülen sayesinde Orta Asya’ya bomboş bir İslamiyet götürdü” ifadelerinin yer almasını “kandırılanlar” nasıl açıklayabilir? Hem de bu örgütün CIA’nin kontrolünde olduğunu açıklayan Özbekistan ve Rusya’nın bu okulları kapatmasına rağmen.

devlete sızmasında siyasilerin, özellikle AKP iktidarının büyük sorumluluğu olduğu inkar edilemez bir gerçek. Gerek Turgut Özal, gerek Süleyman Demirel hükümetleri döneminde büyük destek gören FETÖ, Bülent Ecevit’in başbakanlığı döneminde de iktidar partisi çatısında 7-8 milletvekiliyle TBMM’ye girmiştir. Ancak bunu sadece siyasilere yüklemek de haksızlık olur. Kırmızı Kitap’ta “iç tehditler” bölümünde “irticai örgütler” arasında yer almasına rağmen TSK’nın, 28 Şubat post-modern darbesi sürecinde diğer dini gruplara baskı yaptığını ama bu örgüte yönelik baskı olmadığını görürüz. Bu noktada; AKP iktidarı dershanelere müdahale ederken tüm gücüyle karşı çıkan Gülen’in, 28 Şubat döneminde, “tüm okulları devlete devretmeye hazırım” diyerek orduya selam gönderen açıklamasını yeterli görmek de safdillik olur. Ancak bunların hiçbirisi AKP iktidarının, söz konusu örgüte devletin kapılarını sonuna kadar açmasını haklı kılmaz.

Bilhassa AKP iktidarı döneminde devletin kapıları ardına kadar açılan FETÖ, önceki iktidarlar döneminde sızmaya başladığı Emniyet teşkilatını tamamen ele geçirir. Ardından eğitim, Türk Silahlı Kuvvetleri, eğitim gibi sektörler başta olmak üzere tüm bürokraside yuvalanan örgütün hedeflerinden biri de yargı olmuştur. Nihayetinde yargıda da tam anlamıyla yerleşen FETÖ, bir ABD projesi olmanın gereğini yerine getirme noktasına gelmiştir. Ülke yönetimini ele geçirmek… Aslında burada bir strateji hatasından bahsedilebilir veya eskilerin deyimi ile basireti bağlanır. Ülkenin tüm kurumlarını ele geçirmiş olan bir örgütün bir darbeyle ülke yönetimini ele geçirme girişimi pek anlaşılır gibi değil. Elbette “bir musibet, bin nasihatten yeğdir” atasözündeki gerçek Türk toplumunu harekete geçirmiş, darbe girişimi ülkemizin sağcısı-solcusu, liberali, aydını, cahili tüm vatandaşlarını, görüşlerini bir tarafa bırakarak tek yumruk olmasına vesile olmuştur.

Bir ABD projesinin temeli olan FETÖ “Batı dünyasında pek çok kişi tarafından reformcu ve hoşgörü savunucusu olarak alkışlanan Gülen, ABD’de “aydın”, “bilim adamı”, “eğitimci” olarak görülüyor ve Amerika’nın Türkiye ve Türkiye ötesi için “ılımlı İslam” projesinin başındaki kişidir. FETÖ’nün bir ABD projesi olduğunu gösteren en somut gösterge ise; dünyanın jandarmalığına soyunan bu devletin etkisinin olduğu hemen her ülkede FETÖ okullarının olmasıdır. “Ilımlı İslam”ı maske edinen ama İslam’a darbe vuran görüşleri yayan FETÖ üyeleri, bulundukları ülkelerde sözde Türkiye’nin lobiciliğini yaparken, Amerikan ajanlarının o ülkelerde rahatça at koşturmasına zemin hazırlamıştır, okullarında eğitimci-öğretmen sıfatıyla istihdam ederek.

1998 yılında tedavi bahanesiyle ABD’ye kaçan Gülen, hakkında açılabilecek davalardan da kurtuldu veya bu davalar örtbas edildi. O zamandan beri Pennsylvania'nın doğusunda, şehirden uzak büyük bir malikânede kendisine yakın, emri doğrultusunda elli yaşlarına kadar evlenmeyi reddeden 100 kişiyle yaşıyor. Malikanenin dış korumasının ise FBA ajanları tarafından yapıldığı biliniyor.

Gerek Türkiye’de gerekse Türkiye dışında İslam’ı maske edinen ve hem ülkemizde hem de yurtdışında Müslümanlığı yaydığı düşünülen Gülen aslında İslam’dan çok uzak bir kişilik. Kendisini “dinlerarası diyalog”un savunucusu olarak piyasaya süren, bu kapsamda Papa II. John Paul ile diğer Hıristiyan liderler ve Musevî hahamlarla buluşarak üç din arasındaki ortaklıkları vurgulayan Gülen’in, “İslam dinindeki bazı hükümlerin atılması gerektiği” açıklaması dikkat çekicidir.

FETÖ’nün temelini eğitim kurumları oluşturmuştur. 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası kapatılan eğitim kurumlarının tamamı bu örgüte aittir. FETÖ, ülke geneline yayılmış anaokulundan üniversitelere kadar binlerce eğitim kurumu ve öğrenci yurduyla bir imparatorluk kurmuştu.

15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında ülkemizde FETÖ’nün kontrolündeki eğitim kurumları kapatılarak kolu-kanadı bir noktaya kadar kırılmış olsa da Gülen, Türkiye dışında yüzlerce ortaöğretim kurumu ile dünyanın dört bir yanına yayılmış, yaklaşık 110 ülkede düzinelerce üniversite işletiyor. Geçmiş iktidarlar döneminde FETÖ’nün yurtdışında yayılmasına destek verildiği bir gerçek. Ancak “ne istediniz de vermedik”, “parsel parsel dağıttık” diyen, darbe girişimi sonrası da “kandırıldık, Allah’ım bizi affetsin” diyenlerin, kendilerine yapılan tüm uyarılara karşın en büyük desteği vererek, hem de devletin tüm istihbarat verileri ellerinde olmasına rağmen kendi başlarına çorap örüldüğünün farkına varmamış olmaları (!) da o kadar acı.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Rahime Kır 2017-12-03 23:37:50

Kaleminize yüreğinize sağlık

Avatar
Zülfikar Karataş 2017-12-04 00:12:00

Muhteşem bir yazı...

Avatar
Necati Yıldırım 2017-12-04 00:12:39

Dogruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar!