Devlet yönetenlerin önceliği ne olmalı?

0
58

Bir devleti yönetenlerin sosyal, ekonomik ve kültürel öncelik anlayışları, o devleti “vezir de eder, rezil de” eder.

Toplum yönetimi, bir aile yönetme sorumluluğuyla eşdeğerdir. Bir aile sorumlusu, içinde bulunduğu toplumun sosyal, ekonomik ve kültürel değerlerine aykırı davrandığında nasıl ailenin saygınlığına gölge düşürürse; devleti\toplumu yönetenlerin durumu da aynıdır. Her zaman aile sorumlusu, aile bireyleri için iyi veya kötü olarak idoldur

Örneğin Türkiye, çok partili sisteme geçtikten sonra “tek parti” olan CHP’den ayrılıp iktidara gelen DP’nin iş ve işlemde önceliğini anımsayarak izaha çalışalım…

İki dünya savaşı sonrasında Türkiye; yangın yerinde kurulan bir devlet olarak selefi olan devletin (Osmanlı’nın) borçlarını ödemeye devam ediyordu. “Tek parti;” Alman veya Japon “mucizesi” diye tanımlanandan daha büyük mucize gerçekleştirerek bunu gerçekleştirmişti. Yokluk ve yoksunluk içinde “ekonomik kurtuluş savaşı” verdi. Bu anlamında eğitim, üretimhaneler (fabrikalara) ile demiryollarına öncelik vermişti. Devletin her kademesinde azami ölçüde tasarrufa özen gösterilmiş; “yerli malı kullan” sloganıyla hem özgüven ve hem de dışa pazar olmama ifade edilmişti.

Çok partili süreçte CHP’den ayrılıp DP adıyla iktidara gelenler, “tam bağımsız” anlayıştan uzaklaşan önceliklere giriştiler. Petrolümüz ve otomobil fabrikalarımız olmadığı halde; demiryolu yerine petrol ve otomobil gerektiren karayoluna öncelik verdiler. Üstelik kazma kürekle gerçekleşen bir metre demiryolu maliyetinin yedi katı bir maliyetle. Böylece yerli malı kullanma ve tasarruf anlayışından uzaklaştılar. Öncelik bu olunca; “küçük Amerika olacağız” popülizmiyle gelecek kuşaklar ekonomik bağımlılığa sürüklendi!

Ekonomisi iflas ettiği için Duyun-u Umumiye’ye bağımlı hale gelen Osmanlı’nın saray debdebesi ve saray aşkı (o koşullarda Dolmabahçe Sarayı inşası) uğruna tarihten silindiği unutulmuştu. “Her sokak başında bir milyoner” sloganıyla devlet yerine yönetenlerin yararına öncelik verildi. Vergi kaçırma, hileli kazanç, naylon ihracat, rüşvet vb etik dışı kazançlar hem özendirildi hem meşrulaştırıldı.. Gelir adaletsizliği tavan yaptı. Akşamdan sabaha köşe dönenler, alın teriyle geçinenler arasında uçurumlar doğdu. Ekonomi piramidinde tavanla taban arasındaki “orta sınıf” yok oldu.

AKP’nin devlet yönetme anlayışı; Osmanlı gibi öncelikler tercih eden DP önceliklerini de aştı: Kendi öncelikleri için devletin bütün üretim kapasitesi yok edildi. Fabrikalar, KİT’ler gibi kazanımlar komik fiyatlarla satıldı; yerlerine beton kuleler dikildi. Elde edilen para ile gösterişten öte bir değer ifade etmeyen yatırımlar yapıldı. Örneğin Anadolu’da ziraatın canlandırılması, köylünün köyünde kalarak üretken olmasın özendirileceğine “duble yollar” ile köprülere öncelik verildi. Bunun için doğmamış çocuklar bile, Osmanlı’daki gibi, hem de döviz bazında borç altına sokuldu. Devlet garantileriye yandaş şirketlere ömür boyu gelir sağlanırken, yarım çarıkla işe veya yöneticiliğe başlayan nice kimseler “köşe döndü.”. Osmanlı’daki “Halet Efendi Devri” hortlamış gibi. Ama işsizler ordusu da o oranda büyüdü. Diploma veya eğitim değersizleşti. Tarım cenneti olan Türkiye, saman bile ithal etmek zorunda kaldı!…

SAVAŞLAR TOPLUMA NEYE MAL OLUR?    
Son öncelik, dış politikadaki tutarsızlıklar oldu. Komşularla geçimsizlik ve emperyalistler gibi herkese posta koyma kabadayılığı; Türkiye ekonomisini daha da dar boğaza sürükleyecektir. Savaşları özendirenler, savaş sanayiine sahip devletlerdir. Bizim gibi temel önceliklerini kimilerinin yararları önceliğine kurban eden devletler; o emperyalistlerin ekonomik pazarı veya siyasi güdümlüsü olma durumuna düşeceklerdir.

Dünya jandarmalığı yapan emperyal Amerika; Birinci Dünya Savaşı’nın galipleriyle yapamadığını gerçekleştirme peşindedir. O nedenle AB ile işbirliği halindedir. Bu durum, emperyalizmin değişmez kuralıdır. Ama “tam bağımsız” ve “yurtta sulh, dünyada sulh” ilkelerinden sapmak ne adınadır?

Savaş, her zaman ve zeminde “cinayettir.” Göz yaşıdır. Güçsüzlerin ezilmesidir.

Bir tarafta Ege’deki adacıklarımız elden giderken, diğer taraftan Suriye batağına sürükleniyoruz. Ortadoğu’da İsrail ve Rum elini güçlendiren sorun; tam bağımsız ve laik Türkiye Cumhuriyeti’ni Osmanlı encamına sürükleyici gelişmedir.

Türkiye, Birinci dünya savaşı döneme benzer sorunlar yaşıyor. 1919 Paris Konferansı’nda maddeleştirilen emperyal amaçlar; Lozan’da Sevr ile birlikte yırtılıp atılanlara benzemektedir. Sınır ötesi harekat, savunma amaçlı olduğu sürece haklıdır. Bunu bir savaş boyutuna ulaştırmak isteyen iç aymazlar ile emperyal odaklar vardır. Umulur ki, başarı dilekleriyle desteklediğimiz Cumhuriyet ordusu, geçmişine layık sorumluluk anlayışından uzaklaşmaz.

Terör belası ile bizi komşularımızla geçinmez hale getiren irade; savaş sanayi ürünlerine Pazar yaratmaktadır. Sürekliliği ağlamak için komşunun komşuyla dialog kurmasını bile engellemektedir.

Türkiye’yi yönetenlerin önceliği; hala “Emevi Camiinde namaz kılmak” mı oluyor?

DEVLETİN EBEDİ DOSTLUĞU MU DEVLEİTİN EBEDİ YARARI MI?
Başta cumhurbaşkanı olmak üzere Türk halkı, Amerika’nın ikiyüzlü politika güttüğünü öne sürüyor. Bunun “stratejik dostluk” ilkesine aykırı olduğu öne sürülüyor.

İngiliz atasözü; “İngiltere’nin ebedi dostu yoktur, İngiltere’nin ebedi çıkarı vardır” der. Bu İngiliz sözünü, tabandan tavana kadar her Türk yurttaşı bilir.

Keza, imparatorluklar dönemi İngiltere’nin misyon ve mirasını Amerika’nın devir aldığını biliyor.

Buna rağmen Amerika devlet başkanı d. Trump’un “Barış Pınarı Harekatı” nedeniyle yönelttiği tehditler; “itiraf” dediğimiz açıklamalar gereği olduğu apaçık ortadır.

Trump; “Ortadoğu’ya girmek en kötü karadı. Kitle imha silahları var denilerek ispatlanmayan yalanlarla bölgeye girdik. Böyle bir şey hiç olmadı.”

Keza; “biz Türkiye’nin ölümcül düşmanı olan PKK ile Obama döneminde olduğu gibi, ortaklık yaptık. Kürtlere inanılmaz miktarlarda silah ve mühimmat anlamında para harcadık. Orada farklı fraksiyonlar var. Mesela PKK var. Farklı bir oluşum. Zor bir gurup, ama bizimkiler çalıştılar…” diyor.

Bu açıklık Amerikalıların ikiyüzlü olmasını mı gösteriyor; yoksa bizim aymazlığını mı?

1964’deki Johnson mektubundan bugüne değin Amerika, bizim aleyhine de olsa kendi devletinin yararına göre pozisyon aldılar. Baba Bush’un Iraka saldırısında, Türkiye “bir koyup üç alırız” diye çeşne olmadı mı? Bunun sonucu Kuzey Irak’ta “yasaklı bölge” kurduklarında yönetim merkezi Türkiye’ye yerleştirilmedi mi? O “yasaklı” bölgede “Kuzey Irak Özerk Yönetimi” kurulmadı mı?

Arap Baharı ile tasfiye edilemeyen Suriye’de de Irak benzeri yapılanmaya gidilmekte olduğu ayan beyan ortadır. Bu gelişmenin öncesindeki BOP Eş Başkanı Türkiye Başbakanı değil miydi?

Dünya, 11 Eylül 2001 yılında “Bush doktrini” ile tanıştı. İkiz Kuleler vurulmuştu. 21 Mart 2001 günü George W. Bush şu açıklamayı yaptı: “…Tarih bizi göreve çağırıyor. Biz, dünyayı daha özgür yapmak için fırsat kaçırmayacağız. Ardından, ABD Kara Kuvvetlerine subay yetiştiren askeri akademide (West Point’da); “… Amerika pazarlığa tabi olmayan, ahlaki yükümlülüklerin yönlendirdiği ilahi bir ulustur” dedi.

2002 yılında da Amerika’nın yeni “Ulusal Stratejisi” belirlendi. Kırkdokuz sayfa olan bu belgede aynen şöyle deniyordu: “… Kitle imha silahlarıyla düzenlenecek bir saldırının sonuçlarının son derece yıkıcı olması ihtimali varken; oturup büyük tehlikelerin gerçekleşmesini öze alamayız. Kısaca; “ön alıcı vuruş” yapılması, “önleyici savaş” başlatılması kararlaştırıldı.

Baba Bush’dan oğul Bush’a, Ragean’dan Clinton’a, Obama’dan Trump’a kadar ABD Başkanlarının Türkiye’ye Amerikan Devleti çıkarlarını feda edecek kadar “dost” olduklarını beklemek; aşırı iyimserliğimiz olmadı mı?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here