Demokrasiye zaten hiç inanmadılar

0
556

31 Mart 2019 yerel seçimleri şunu bir kez daha çok net olarak kanıtladı ki; onlar demokrasiye zaten hiç inanmamışlardı. Biraz sert gelebilecek bu hüküm cümlesinin ne kadar yerinde bir değerlendirme olduğu, yakın geçmişimizi anımsayınca daha iyi kavranacaktır.

Onların tek istediği devletin ve sistemin ele geçirilmesi, daha sonra da kendi dünya kavrayışlarına uygun bir ülke ve gelecek yaratmaktı. Bunun için de öncelikle siyasal iktidarın ele geçirilmesi gerekiyordu. Bu amaca ulaşmak için olağanüstü istekli ve motive olmuşlardı. Önce yerel yönetimlerden başlayarak iktidara yürüyebilmenin tek yolu da; serbest seçimler yoluyla işleyen temsili demokratik sistemi kullanmaktan geçiyordu.
Hedeflerinde ilerlemenin yöntemi olan parlamenter batı tipi demokrasi; “amaca ulaşmak için binilen ve gerektiğinde inilen bir tramvay” olarak görüldü hep. Yirmi beş sene önce yerel yönetimlerin önemli bölümünü ele geçirirlerken,”gâvur icadı” bu tramvayın elverişli bir araç olduğunu daha iyi kavradılar. Hedefe varmak için daha çok yolları vardı ve gerekirse papaz cübbesi giymek” dâhil ne gerekirse yapılacaktı.

Eski partilerinin daha ilkesel ve samimi duruşu ile ”müesses nizamın” içine sızılamayacağını kavrayan ”yenilikçiler” 2001’de ”Adalet ve Kalkınma”yı öne çıkaran, demokrat görünümlü yeni partilerini kurdular. 2002’de girdikleri ilk seçimlerde aldıkları oyların üçte biri ile parlamentonun üçte ikisini elde ettiler ve tek başlarına iktidar oldular. İktidar olmakla “muktedir olmak” arasındaki farkı bildiklerinden, hızla devleti ve sistemi ele geçirme ve dönüştürme mücadelesine girdiler.

”Çıraklık, Kalfalık, Ustalık”

On yedi yıllık iktidarlarının her yasama döneminde hedeflerine daha çok yaklaşmayı başardılar. ”Çıraklık” dedikleri 2002-2007 ve ”kalfalık” dedikleri 2007-2011 dönemlerinde üç devlet erkinden ikisini; yasama ve yürütmeyi tam kontrolleri altına aldılar. Bu dönemlerde kamu kurum ve kuruluşlarında kadrolaşmalar tamamlandı, doğrudan kontrollerinde ”havuz medyası” oluşturuldu. Tiraj ve kaynak sıkıntısı olmayan bu güdümlü medya ile seslerini daha iyi duyurabileceklerdi artık.

”Ustalık” dedikleri 2011-2015 arasındaki üçüncü dönemde ise çok daha önemli amaçlar gerçekleştirildi. ”Mezardakilerin dahi kalkıp oy kullanması” çağrısı yapılan 2010 Anayasa referandumu, önlerinde kalan çok önemli birkaç kurumun da ele geçirilmesi için tarihi avantajlar sağladı. O gün ”aynı menzile yürüyenler” olarak görülenlerle işbirliği halinde TSK, HSYK, üst yargı kurumları, YÖK ve Üniversitelere el atıldı. Cumhuriyet devrimlerinin bu önemli kurumları ”ne istedilerse verilenlerin” kontrolüne bırakıldı. Böylece; yürütülen karşı devrime engel oluşturabilme potansiyeli taşıyabilecek nitelikte kurumlar ”dizayn edildi”. Tüm bunlar, aslında hiç inanmadıkları “demokrasi” sayesinde olabilmişti.

Toplumun çok önemli bölümünün desteklediği, hükümetin demokrasiyi ve farklılıkları içine sindirememesine tepki olarak Haziran 2013’de ortaya koyduğu Gezi direnişi, ”iktidara karşı darbe girişimi” olarak lanse edildi. Bu tarihi kırılmadan sonra, sınırsız iktidarlarına risk olarak algılanabilecek tüm demokratik karşı duruşlar ”darbe teşebbüsü ve terör” olarak sunuldu, şiddetle bastırıldı.

”Kazanamadığımız Seçim, Seçim Değildir ve Yeniden seçim!”

Dördüncü dönemlerinin başlangıcı olacak 7 Haziran 2015 seçim sonuçları tek başlarına iktidarın yolunu açmayınca bu seçim sonuçlarını kabul etmediler. Onların demokrasiden ve seçimlerden tek anladıkları, sandıktan güçlü ve mutlak iktidarla çıkmalarıydı. Birden karanlık bir döneme girildi; Suruç’ta 33, Cizre’de 20, Ankara Gar’da 102 sivil katledildi, Dağlıca da 16 asker, Iğdır Gümrük’te 13 polis şehit ve daha niceleri… Toplum dehşet içindeydi! Bu dört aylık karanlık dönemin ardından ”halkın kararını tekrar gözden geçirmesi için yeniden seçim” halkın önüne kondu. 1 Kasım 2015’de amaca ulaşıldı, ”güven ve istikrar dayatması” ile seçmen onlara tekrar tek başına iktidar verdi, rahatladılar. Demokrasi dediğin buydu, sadece onlar kazanırsa seçim sonuçları kabul edilebilirdi çünkü.

Dördüncü dönemlerini 2015-2018 arasında yaşadılar. Bu dönemde, 15 Temmuz 2016’da ”eski yol arkadaşları” askeri darbe girişimde bulununca ”Allah’ın lütfu” bu krizi fırsata çevirdiler, son kalan demokrasi kırıntılarını da yok etme şansını elde ettiler.

Sıra Geldi Tek Adam Anayasasına;

Parlamenter demokrasi denilen sistem bağımsız Yargı, Yasama ve Yürütme erklerinin birbirlerini denetlemesi mantığı üzerine kuruluydu. Mevcut sistem ne kadar deforme edilmiş olsa bile, zaman zaman tek adamın işlerini zorlaştırıyordu. O zaman ne yapmak lazımdı, ”Anayasa’nın fiili duruma uygun hale getirilmesi” gerekiyordu. Nisan 2017’de referandumla, demokratik dünyada örneği olmayan ”Türk tipi” Başkanlık sistemine geçilerek demokrasinin dayanağı olan üç erk ve tüm devlet tek kişiye teslim edildi. Artık ülkenin kanatlanıp uçmaması için hiçbir engel kalmamıştı, ama ülke bir türlü kanatlanamıyordu, çünkü “Yeni Türkiye” düzeninin kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan ekonomik krizin sonuçları ağır şekilde görülmeye başlanmıştı.

İki yıl sonra, 2020’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve Millet Vekili seçimleri 2018’e alındı, beklenen amaç hâsıl oldu; Beşinci Dönem’e geçilmişti. Hedef artık 2023’tü ve arzulanan sonuçları veren tüm seçimler ”dünyanın en demokratik seçimleriydi” kuşkusuz. 2019 Yerel seçimlerine devletin tüm gücüyle, tarihte görülmemiş kadar baskıcı, eşitsiz ve adaletsiz şekilde gidildi.

31 Mart ”Kulak Çekme” seçimi Oldu;

İktidarları dönemlerinde on dört seçim yapmışlardı; halk ayrışmadan artık bunalmış, yorulmuştu. Başta ekonomi, işler hiç iyiye gitmiyordu. 31 Mart yerel seçimlerinde iktidara bir ders verildi, büyük şehirlerin önemli kısmı muhalefetin adaylarına teslim edildi. İşte bu sefer kıyamet koptu; ”dünyada en demokratik” dedikleri seçimler bu sefer ”FETÖ’nün 31 Mart darbesi” olmuştu. Böyle şey olamazdı, bu seçimlerde bir şeyler yapıldığından çok eminlerdi, delileri de sağlamdı; çünkü ”öyle hissediyorlardı!”

Yasaya göre sübut delil olmadıkça sandıkların yeniden sayılamayacağı hükmünü bugüne kadar aşırı titiz uygulayan YSK ve Seçim Kurulları, bu ”hissiyatları” çok ciddiye aldı. Bu arada muhalefetin benzer iddia ve talepleri tabi ki kabul görmedi. Eşitsiz ve insafsız bu çifte standart gayet soğukkanlı uygulandı. Onların tüm itirazlarını kabul eden Sandık Kurulları geçersiz oyları defalarca, tekrar tekrar saydı, ama nihai sonuçlar değişmiyordu.

”Mazbata Fetişizmi!”

Hak ettiği mazbatanın neden verilmediğini soran İmamoğlu’na ”nedir bu mazbata fetişizmi kardeşim?” bile dediler. Böyle demokrasi olamazdı, olmamalıydı ve ”nedir bu sandık ve demokrasi fetişizmi” denilecek günlerin de uzakta olmadığı artık anlaşılıyordu. ”Atı alıp Üsküdar’ı geçme” meziyeti sadece onlara aitti. Bedrettin Dalan’dan bu yana, % 48,8 oran ile 35 senenin en yüksek oyunu almış İBB adayı İmamoğlu için ”14-15 bin oy farkla koca İstanbul Belediyesi kazanılır mı” bile dedi Erdoğan. Tüm oyların tekrar sayımı kabul edilseydi ve durum lehlerine allem-kallemle bir şekilde değiştirilebilseydi, kaç oy farkı onlar için yeterli olacaktı, bu soru sorulamadı.

Tüm iktidarları süresince demokrasinin temel unsurları olan çok seslilikten, fikir ve basın özgürlüğünden, eleştirilerden hiç hoşlanmadılar. Herkese ”Eyyy…!” diye meydanlar okudular, ”hesabını verecek…” dedikleri kişileri içerilere attılar, ama hiç hesap vermediler. İlk dönemlerinde gösterdikleri ”demokratmış” görünümü verme çabalarını da artık iyice bıraktılar.

Bu ülkede demokrasiden geriye sadece sandık kalmıştı, artık bunun da ciddi tehlikede olduğu görülmektedir. Kazanmayı iyi bilen iktidar, kaybetmeyi hiç bilmiyor ve sürekli kullandığı ”milli irade”ye de, sadece kendisine yeterli oy verildiği sürece inanıyor. Onların dünya algılarında demokrasi kavramının ve onun gereklerinin yeri hiç olmadı. Demokrasiyi sadece araçsallaştırdılar, işlerini görmek için kullandılar, hepsi bu! Hedeflerine ulaşmakta ayak bağı olduğunu düşündükleri zamanlarda da onu yok gördüler, küçümsediler, ”seçim darbesi” ve ”mazbata fetişizmi” gibi abuk kavramları üretecek noktaya geldiler.

SONUÇ; Onlar hiçbir zaman demokrasiyi ve bu sistemin gereklerini içlerine sindiremediler. Bu yüzden bu yerel seçim sonuçlarını kabul etmezken son derece rahatlar, bir şekilde becerebilseler yeniden seçimlere gitmeyi deneyebileceklerini de söylüyorlar zaten. Onlara sınırsız iktidar imkânlarının yolunu açan demokrasinin, aynı zamanda sonlarını da getireceğini görüyorlar, dehşet kaygılar yaşıyorlar. Ancak korkunun ecele faydası olmadığını da biliyorlar.