banner55

Yasal ve rutin faaliyetlerin terör eylemi sayıldığı bugünkü bir kısım yargılamalar 50 yıl önce yazılan senaryonun ete kemiğe bürünmüş halidir. Kendinden görmediği vatandaşlara her türlü hukuksuzluğu yapanların en azından şehitlerin hatırasına saygılı olmalarını beklerdik ancak Şehit Murat Ataş’ın eşi Sezen Ataş’a terör örgütü üyeliğinden verilen ceza iktidarda ve onun sopası olmaktan ileri gidemeyen “saray” adaletinde insanlığın ve insafın kırıntısının dahi olmadığını ortaya koymuştur.

***

Cevat Fehmi Başkut tarafından kaleme alınan “Buzlar Çözülmeden” adlı tiyatro eseri ile 1965 yılında Fikret Hakan ve Selda Alkor’un oynadığı aynı adla çekilen filim pek bilinmese de Kemal Sunal ve Melike Zobu’nun oynadığı 1986 yapımı “Deli Deli Küpeli”  filmini çoğumuz biliriz. Doğrusu bu filmi ben de birçok defa izledim ancak filmde absürt komedi olarak çekilen bir sahneyi 30 yıl sonra gerçek olarak yaşayacağımızı hiç düşünmemiştim.

Senaryoya göre akıl hastanesinden kaçtıktan sonra, yolları kış şartları nedeniyle kapalı, bir kasabaya ulaşan iki deli burada “Ali kıran baş kesen” misali kendilerince bir düzen kurmaya çalışırlar. Bu kapsamda, bozuk ve fahiş fiyatla mal satan tüccar Hacı Karamuratoğlu idam edilmek üzere darağacına çıkarılır ve sonrasında şu diyalog yaşanır (filmin 38. dakikası vd.):


Tüccar: Müslümanlar mahkemesiz adam asılmaz, bu cinayettir.

Hakim: Doğru söylüyor, mahkemesiz adam asılmaz.

Kaymakam: Uzatmaya gerek yok, bir tekme vurduk mu işi tamam!

Hakim: Canım sıkılıyor, bir mahkeme kuralım sen istedikten sonra ben gene asarım!


Sonrasına adet yerini bulsun diye kurulan mahkemede olanları hatırlamıyorsanız izleyiniz; ananın adını beğenmedim 10 sene, Fener’e dört çeken Samsun’lu olmandan 10 sene, mahkemeye hakaretten 20 sene verdik ama, deli hakim idama karşı olduğundan, insaf ettik müebbet verdik diye yargılama yapılır.

***

Şimdi bu filmi neden hatırladın, ne oldu diyeceksiniz. Başarısız darbe teşebbüsünden sonra hukuka başarılı bir darbe olan hukuksuz OHAL sürecinden sonra verdiğimiz mücadeleyi anlattığımız “Ali’m ve Sonrası” adlı kitabımızda da değindiğimiz gibi biz bu filmi; başkalarının eylemlerinin cezasını çeken khk’lılar olarak, terörist başı Öcalan’a tanınan savunma hakkı tanınmadan suçlu ilan edilen vatandaşlar olarak, dünyanın hiçbir yerinde olmayan 600 bin kişilik terör örgütü üyeleri olarak yıllardır yaşıyoruz. Aradaki fark onun filim, bugün yaşananların ve yaşadıklarımızın ise gerçeğin ta kendisi olmasıdır. Bu sahneyi son olarak 13 Şubat 2020 tarihinde Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesi duruşma salonunda yaşadık. Konunun ayrıntısını merak edenler dürüst ve cesur gazeteci Müyesser Yıldız tarafından kaleme alınan ve 02 Şubat 2020 tarihinde odatv’de yayımlanan “3 yaşındaki Başak şehit kızı mı olacak terörist kızı mı” başlıklı haberi okuyabilirler.

***

Burada duruşma izlenimlerimi ve değerlendirmelerimi aktarmak istiyorum:

Duruşmanın başında sarkık bıyıklı savcı, müdafinin soruşturmanın genişletilmesi talebinin reddini istedikten sonra polemiğe girmeden ve uzatmadan sanığın cezalandırılmasını talep etti ve sonrasına, aynı konumdakilerin yaptığı gibi, bilgisayarın arkasına tam siper yaptı.

Şehit eşinin “ben hiçbir şiddet ve terör eylemi içinde olmadım, bu şekildeki hiçbir faaliyete katılmadım, canımın yarısını bu ülke uğruna toprağa verdim, terörist olmadığımı daha nasıl ispat edebilirim, bilmiyorum” şeklindeki kısa savunmasından sonra müdafiler tarafından esasa karşı ayrıntılı ve yerinde güzel savunma yapıldı. Özetle denildi ki; sanığın ceza kanunlarındaki suç tanımlarından birine uyan bir eylemi yoktur, bylock iddiası bilirkişi raporuyla da sabit olduğu üzere mesnetsizdir, telefon hattı sanığın kullanımında değildir, itirafçı daha doğrusu iftiracı tanık kolluktaki iftirasından mahkemedeki yeminli ifadesiyle vazgeçmiştir. Bu iddialar doğru olsa bile sanığın hakkındaki iddialar iktidar tarafından milat ilan edildiği ve Yargıtay tarafından da kabul edildiği üzere ‘17/25’den önce olduğundan örgüt faaliyeti olarak kabul edilemez. Sanık eşini şehit vermiştir, 3 yaşındaki kızı ile hayata tutunmaya çalışmaktadır. Hal böyleyken bu talihsiz yargılama biran önce beraatla sonlandırılmalıdır.

Ancak benzer duruşmalarda olduğu gibi bir kıdemli hakim ile belki daha sulh hukuk kürsüsü görmeden ağır ceza kürsüsüne terfi eden iki çok kıdemsiz hakim ve Kanuna göre sanığın lehine olan hususları da araştırması gereken sarkık bıyıklı savcı tabi ki kimin ne dediğiyle pek ilgilenmedi ve ceza muhakemesinde esas olan çelişmeli yargı ve sözlülük tam olarak gerçekleşmedi. Yargılamada taraflar arasında hiçbir diyalog yaşanmadı, olay monologlardan ibaret kaldı. Yani adeta “mahkeme kuralım ben gene onu asarım, o halde hadi adet yerini bulsun bari bir mahkeme edelim” durumu yaşandı. Son sözden sonra karar müzakeresi için salon boşaltıldığında kararın sadece sanık ve müdafinin yüzüne söyleneceği ve karar açıklanırken izleyicilerin salona alınmayacağı söylendi.

Oysa Anayasaya göre mahkemeler Türk Milleti adına karar veriyor ve kararlarının başına bunu yazıyorlar. Bu uygulamanın tek açıklaması millet adına karar verenlerin kararlarını milletin yüzüne söylemekten çekindikleri çünkü kararlarına güvenmedikleri olsa gerektir. Sonrasında milletten habersiz sanık ve müdafilere açıklandığı üzere şehit eşine terör örgütü üyeliğinden 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası verildi.

İlginç olan bir husus da kararın alt sınırdan uzaklaşarak verilmiş olmasıydı. Yani genelde 6 yıl 3 ay verilen ceza şehit eşine 7 ay 15 gün fazla verilmişti. Mahkemeye göre, ispat edilen hiçbir eylemi olmayan, sanığın eylemleri ve suç kastı çok yoğundu! Bu karar elbette kabul edilebilir bir karar değildir. Duruşmadan sonra şehidin ve şehit eşinin analarının gözyaşları sel oldu, onlara dedim ki “anneler onlar sizin gözyaşlarınıza kurban olsunlar, bu karar sizin için madalyadır, sizin utanacak bir şeyiniz yok, utanılacak bir şey varsa bu karardır, tarih sizi de onları da yazacaktır, bu dünyada herkes kendine yakışanı yapar.” Başka şeyler de dedim ama buraya yazarsam suç olur.

***

Haberde de yer verildiği üzere duruşmadan önce başta, şehit yakınları ve gazilerden sorumlu, Aile Bakanlığı olmak üzere birçok bakanlık, sivil toplum örgütü, şehit/gazi dernekleri ve basın yayın organına duruşmaya katılmaları ve izlemeleri talep edilmişti.

Ancak buna rağmen duruşmaya “Şehit” Murat Ataş ile “terörist” olarak yargılanan eşi Sezen Ataş ve babasını hiç görmeyen üç yaşındaki çocukları Başak ile yakınları dışında ancak bir elin parmağı kadar insan katıldı. Ne Bakanlıklardan, ne siyasi partilerden ne şehit/gazi derneklerinden, ne sivil toplum örgütlerinden, ne basın yayından ne de iki milyonluk Bursa’daki vatandaşlardan duruşmaya katılan olmadı.

Bu durum en az mahkeme kararı kadar üzücüydü. Çünkü “şehidin geride kalanları bize emanettir, onlar bizim için canını verdi, asla unutmayız, şehit yakınlarının teröristlerle aynı kefeye konulmasına izin vermeyiz” gibi beylik laflar edenlerin aslında boş konuştuğu ve bu lafların sadece slogandan ibaret olduğu görüldüğü gibi insanların şehit yakınına sahip çıkmaktan korktukları, aynı karede aynı yerde olmaktan dahi çekindikleri, konunun ne muhalefetin ne de şehit/gazi derneklerinin umurunda olmadığı bir kere daha görüldü. Onlara yazıklar olsun demekten başka ne diyebilirim ki!

***

Şimdi bazıları “bir kimsenin şehit yakını olması onun suç işlemesini ve suçlu olmasını dolayısıyla yargılanmasını ve ceza almasını engellemez” diyebilir. Ancak; 20 Temmuz OHAL ilanından sonra ülkede başlayan cadı avı, hukukun askıya alınması, temel hak ve hürriyetlerin kolluk ve yargı eliyle sınırlanması, adil yargılamanın ortadan kaldırılması ve en önemlisi yasal ve rutin faaliyetlerin suç sayılması uygulamaları olmasaydı elbette bu ifade çok doğru olurdu.

Oysa bugün yapılan yargılamalara konu olan eylemler tamamen yasal ve rutin faaliyetlerdir. Başka bir şekilde söyleyelim; Bugün 600 bin kişinin soruşturulduğu yargılandığı eylemler (bankaya para yatırmak, sendikaya üye olmak, okula gitmek, okulda öğretmenlik yapmak, sohbete katılmak, telefonla aranmak, telefona bir program yüklemek, derneğe yardım yapmak vb.) yapıldığı zaman suç muydu? Cevabı biz verelim; elbette suç değildi. Peki, dün suç olmayan bugün suç olabilir mi? Olmaz, olamaz, bunu ben demiyorum, evrensel hukuk ilkeleri, anayasa, ceza kanunu ve yargı kararları diyor.

Kaldı ki bu eylemler o zaman suç idiyse neden işlem yapılmadı da 15 Temmuz beklendi ve sonrasında birden bire bunlar suç oldu? Bu sorunun cevabını düşünerek verirsek sanırım cevapsız kalan soruların hepsinin cevabını da bulmuş oluruz.

Şimdi diyeceksiniz madem durum budur o halde bu duruma neden şaşırıyorsun, neden itiraz ediyorsun? Demem o ki; kindarlığı, vicdansızlığı ve insafsızlığıyla kendisinden görmediği herkesi düşman ve terörist ilan edenler bu zulmü, bu zalimliği, bu haksızlığı bu deli deli küpeli yargılamalarını bari şehitlerin hatırına onların yakınlarına, emanetlerine yapmasalardı! Onlarda en azından bu kadar da olsa insanlık kırıntısı kalmış olsaydı! Öbür tarafta yüzlerine tükürecekler ve yakalarına yapışacaklar arasında en azından şehitler olmasaydı!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.