banner86

Türkiye İşçi Sınıfı, bundan 48 yıl önce iki gün ülkeyi sarstı.

İstanbul ve İzmit başta olmak üzere Marmara Bölgesi’ndeki 168 fabrikada 150 bine yakın işçi, başta sendikal örgütleri DİSK’in kapatılmak istenmesine, sendika ve toplu iş sözleşmesi haklarının ellerinden alınmak istenmesine karşı isyan etti.

İstanbul’un dört bir yanında fabrikalardan çıkan işçiler yol üzerindeki diğer fabrika işçilerini de aralarına katarak yürüyüşe geçtiler.

Eyüp, Alibeyköy bölgesindeki işçiler Haliç boyundan Eminönü’ne aktı. Bakırköy, Zeytinburnu bölgesinin işçileri Londra Asfaltını kapatarak Bayrampaşa ve Topkapı bölgesindeki işçilerle birleştiler.

Levent, Kağıthane, Beşiktaş, Şişli Taksim yönünden gelen işçilerin Eminönü’ndeki sınıf kardeşleriyle birleşmelerini önlemek için Galata Köprüsü tarihinde ilk kez, gündüz vakti açıldı.

Anadolu yakasındaki işçiler Gebze, Tuzla, Pendik, Kartal’dan birleşerek Ankara yolunu kapatıp Kadıköy’e kadar yürüdüler. İstanbul’un iki yakasındaki işçilerin bir araya gelmesini engellemek için vapur seferleri iptal edildi.

Kısacası İstanbul ve İzmit’de yaşam durdu.

İşçi Sınıfımız, Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram ve Mehmet Gıdak isimli Şehitleri pahasına 1970 yazının iki sıcak gününü yerli-yabancı parababalarına dar etti.

İstanbul ve İzmit sokaklarını, caddelerini kanlarıyla-terleriyle ıslattılar.

Böyle bir direnişe neden ihtiyaç duyulmuştu?

Bilindiği gibi, 27 Mayıs Politik Devrimi ile birlikte işçi sınıfı ve emekçi halklarımıza nispi demokratik bir ortam ve geniş bir örgütlenme hakkı sunulmuştu.

Memurlar bile sendika hakkına kavuşmuştu.

DİSK’in 1967 yılında kuruluşu ile İşçi sınıfımız, hızla sınıf mücadelesinin içine katıldı. Kurulduğu günden itibaren grevler-direnişlerle hem hak mücadelesi yürüten, hem de örgütlenmesini artıran DİSK, çığ gibi büyüdü ve çok kısa sürede yüzbin üyeye ulaştı.

CIA güdümlü Türk-İş’in zulmünden bıkan işçiler akın akın bu sendikadan istifa ederek DİSK saflarına katılıyordu.

DİSK’e bu yönelim, yerli-yabancı parababaları ile dönemin Adalet Partisi iktidarını rahatsız ediyordu. Bu amaçla, 274 sayılı Sendikalar Yasası ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasalarında değişiklik yapmak istediler.

Bu değişiklikler;

Sendikadan ayrılmak isteyen işçilerin Noter’de istifa etme şartı,

Sendikaların faaliyet gösterebilmeleri için kurulu bulunduğu işkolundaki işçilerin 1/3’ünü üye yapma zorunluluğu,

Sendika kurucusu olabilmek için o işkolunda en az 3 yıldan beri fiilen çalışmış olmak koşulu,

Uluslararası işçi kuruluşlarına üye olma hakkının en çok üyesi bulunan konfederasyona ve buna bağlı sendikalara verilmesi,

Sendikaların yapacakları yatırımlarda en çok üyesi bulunan konfederasyonun olurunu alma zorunluluğunun getirilmesidir.

Bütün bu değişikliklerle DİSK’e karşı, sarı-gangster Türk-İş’in önü açılmak istenmişti.

Türk-İş dışındaki sendikalara yaşama hakkı tanınmıyordu.

Nitekim dönemin Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk “çok yakında DİSK’in çanına ot tıkayacağız” diye açıklama bile yapmıştı.

Eylemin içinde, İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği (İPSD) Genel Başkanı, Genel Sekreteri ve üyeleri de vardı.

Direniş; İstanbul ve İzmit’te ilan edilen ve üç ay süren sıkıyönetimle binlerce işçi-devrimci, sendikacının tutuklanması ve beş binin üzerinde işçinin işsizlik cehennemine atılmasıyla ancak durdurulabildi.

Tutuklananlar arasında İPSD Genel Başkanı, Genel Sekreteri ile o günlerin gençlik önderlerinden, HKP Genel Başkanı Nurullah Ankut’la birlikte iki dernek üyesi de vardı.

Tutuklanma nedenleri, o günkü Polis Siyasi Büro Şefinin deyişiyle: “İşçileri kışkırtmak”tı.

Aynı polis şefi; “Genel Direniş diye diye işçileri kışkırttınız, işin varacağı yer burasıydı.” diyordu.

Çünkü o devrimciler bugün olduğu gibi, o gün de; İşçi Sınıfının devrimin özgücü-öncüsü olduğuna inanmışlar ve eylemler başlamadan önce İşçi Sınıfı içinde çalışmalar yapıp, halk içinde bilinçlendirme faaliyetleri yürütmüşler ve halkımızı, getirilmek istenen gerici yasalara karşı harekete geçmeye çağırmışlardı. Nitekim 17 Haziran günü dağıtmak üzere teksir makinesiyle bastırdıkları 10 bin bildiriyi de ilan edilen sıkıyönetim ve tutuklamalar yüzünden dağıtamadılar.

Sonraki süreçte işçiler, devrimciler ve DİSK yöneticileri açılan davalardan beraat ettiler.

Söz konusu yasa değişiklikleri ise iki yıl sonra, Anayasa Mahkemesince iptal edildi.

Parababaları o dönem yapmak istediklerini, ancak 12 Mart ve 12 Eylül 1980 Faşist Darbelerinden sonra gerçekleştirdiler. İlkinde kısmen, ikincisinde ise tamamen amaçlarına ulaştılar.

12 Mart’dan sonra da sarı-gangster Türk-İş’in yanına (1976’da) bir de Dinci-Ortaçağcı Hak-İş’i eklediler.

12 Eylül’de DİSK’i kapatıp, tüm çalışma yasalarını işverenler lehine değiştirerek, İşçi Sınıfını yalnızca sarı-gangster sendika Türk-İş ve Hak-İş’e mahkûm ettiler. Bu iki konfederasyon siyasi iktidarların desteği ile bugün bile işçi sınıfımıza ihanette yarışmaktalar.

DİSK’te ise, 1991 yılında tekrar açıldıktan sonra, özellikle yöneticileri eski mücadele geleneğinden fersah fersah uzaklaşmış ve hatta bir kısmı işverenliğe bile soyunmuştu. Yeni dönemdeki yöneticiler; DİSK adını, tarihini ve mücadele geleneğini yaşatan önderler olmaktan çok uzaklar. (Bkz. DİSK’in 51. kuruluş yıldönümü vesilesiyle yazdığımız 13 Şubat 2018 tarihli yazımız.)

Tam tersine, DİSK yöneticiliklerini siyasi ikbal kapısı, milletvekilliğine sıçrama tahtası olarak kullanmaktalar. Öyle ki, bir gün bile işçiliği olmayanlar DİSK başkanlığı yapar hale gelmiştir.

Hal böyle olunca da, 15-16 Haziranı Konfederasyona bağlı sendikaların grev ve direniş yerlerinde kutlamak yerine yoğurtçu parkındaki sembolik “eylem”le geçiştirmekteler.

Ancak sınıf hareketi içindeki Truva Atları ne kadar çoğalırsa çoğalsın, “doğada her şey zıddıyla birlikte bulunur” diyalektik yasası gereği, Devrimci Sınıf Sendikacılığı’nın önü kesilemedi/kesilemiyor. Devrimci Sendikacılar, gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan günlere ulaşmak için daha örgütlü ve daha güçlü yeni 15-16 Haziranlar yaratma bilinciyle İşçi Sınıfı mücadele tarihine yeni yeni şanlı sayfalar eklemeye devam ediyorlar.

Bitirirken, sözü gençliğimizin Ozanı İhsani Baba’ya bırakalım:

DÜŞ DEĞİL BU, HAYAL DEĞİL

Düş değil bu hayal değil he hey be hey
Yetmiş bin dev işçim kalktı yürüdü
Kokuşmuş düzene sahip çıkanın
Alnının çatına baktı yürüdü

Nasırlı elinde gürz gibi kini
Güneş tepesinde kızıl bir sini
Sağır beyinlere ayak sesini
Paslı çivi gibi çaktı yürüdü

Yeter demek için patron kârına
Dev adımlar selam yazdı yarına
İşbaşından cadde ortalarına
Kükreyen sel gibi aktı yürüdü

Çıplak ayaklısı, yanık döşlüsü
İşten atılmışı, keser dişlisi
Sakatı, hastası, genci, yaşlısı
Evinden dışarı çıktı yürüdü

O barış yerine kavgayı seçen
Alnının terini su diye içen
Kıyıda köşede eline geçen
Demiri iki kat büktü yürüdü

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner78