Tam bir şey söyleyecekken birinin ağzınızı kapattığını düşünün. Söylemeye çalışıyorsunuz ama elleriyle ağzınızı öyle bir kapıyor ki nefes bile alamıyorsunuz.  Tam bir şey yazacakken birinin önünüzden bilgisayarı alıp kırdığını düşünün ya da kağıdı alıp yırttığını ve kalemi alıp kırdığını düşünün. Kelimeleriniz beyninizi işgal ediyor ve özgür kalamıyorlar. Adeta hapsolmuşlar. Aklınızda dolanıp duran kelimeler.. Kendinizi ifade edememek ne kadar rahatsız edici! Bir de mesleğinizin yazı yazmakla ilgili olduğunu ya da hayatınızı yazmaya adadığınızı düşünün. Güzel yazar, gazeteci insanlarımız.. Bu konuya nereden mi geldim? Hemen söyleyeyim size! “The Post” filmi beni o kadar etkiledi ki bu konuda yazmasam içimde kalırdı doğrusu.

“The Post” filmi, her bir filmini çok başarılı bulduğum Steven Spielberg yönetmiş.  Meryl Streep ve Tom Hanks gibi çok sevdiğim oyuncuları da görünce ilgimi çekti ve izlemek istedim. İyi ki de izlemişim! Evet, bildiğimiz konuları izleyiciyle buluşturmuş. Ama ne buluşturmak.. İlk yarısı ikinci yarıya göre biraz daha durağan geçse de ikinci yarı MUHTEŞEMDİ! İzlerken derin derin nefes alışımı yanımdaki izlemeye gittiğim arkadaşım söyledi. O kadar film beni içine çekmiş ki yer zaman kavramımı yitirmişim. Sinemadan öyle bir çıktım ki neredeyse sokaklarda pankart açacaktım. Bence film amacına ulaşmış. Film, Vietnam Savaşı sırasında Amerika’nın halkı yanıltmış olduğu gerçeğinin yazılı olduğu Pentagon Belgeleri’nin ortaya çıkması ve bunun yayınlanıp yayınlanmaması düşüncesi üzerine yoğunlaşmış.

İlk olarak demek istiyorum ki film, basın yayın özgürlüğüne başarılı bir şekilde değinmiş. Bir medya patronu olduğunuzu düşünün. Elinize ülkeyi birbirine katacak ve halkın düşüncelerini sarsacak bir haber geçiyor. Bunu yayınlayabilecek kadar cesaretli olabilir misiniz? Hayatınızı adadığınız kariyerinizden ve bütün birikiminizden vazgeçmek pahasına? Gelmek istediğim nokta şu ki uygulanan baskılar doğrultusunda, eğer gerçekler çıkarlar doğrultusunda olmazsa yaptırımlar çok ağır oluyor. Ben medyanın aslında halkın sesi olması gerektiği kanaatindeyim. Medyanın üzerinde bu kadar baskı olduğu sürece halk sadece sesleri kısık, kendilerini ifade edemeyen, düşüncelerine boğulmuş, kelimelerini özgür bırakamamış birey topluluğundan ibaret. Elbette ki düşünce farklılıkları olacak, bu şekilde demokrasiden bahsedilebilir. Ama gereksiz sansür? Ama susturulmak? Ama durdurulmak? Ama bu korku neden? Kendi halkından iktidar neden bu kadar korkar? Bir nedeni var değil mi? Ama olur mu, etkilenenler olur(!) Etkilenmek de bir özgürlük değilmiş gibi.. Bilinçli olmak, araştırmak, sorgulamak gerek.  Aslında özellikle bir ülkeden bahsetmiyorum. Bence basın yayın özgürlüğü konusunda tamamen özgürleşmiş bir ülke olduğunu düşünmüyorum. Sadece ölçütleri değişebilir. Bazı ülkeler “az” özgürler, bazıları “daha da az” özgürler, bazıları ise “hiç”. Aslında medyanın, yazarların, gazetecilerin üzerindeki bu baskı halkın üzerindeki baskıdır.  Gerçekler karşısında halk, üç maymunu ya oynar ya gerçekten bilmez ya da bilemez. Halk bunu mu istiyor? Şu toz bulutundan kurtulalım mı artık? Filme dönecek olursam film bu konuda büyük bir umut tablosu çiziyor. Gerçekçi mi? Keşke.. Kötümser olmak istemiyorum;  ama filmdeki gibi bir olay Amerika’da şuan gerçekleşse gerçekten ne olur? Filmdeki gibi mi sonuçlanır? Sanmıyorum.

Bir diğer değinmek istediğim nokta ise film, kadının iş hayatındaki yerini de başarıyla yansıtmış. Filmde bir kadın patron olarak Katharine Meyer Graham’ın çektiği zorluklar gerçekçi bir şekilde izleyiciye aktarılıyor. Erkek egemenliğinin baskın olduğu iş hayatında kadınların başarısının küçümsenmesi ve kadınların pasifleştirilmesi ne yazık ki çok olağan bir durumdur.  Filmde de gazetenin ilk sahibi Katharine Meyer Graham’ın babasıymış ve sonrasında yerini damadına bırakmış. O da ölünce başına Katharine Meyer Graham geçmiş; ama kadının başarısı ve gazete için verdiği emek hep göz ardı edilmiş. “Babası olsaydı şöyle yapardı.” ya da “damat olsa böyle yapardı.” düşüncesi yaygın olan ve ona göre yönlenme eğiliminde olan erkek egemenliği içinde bastırılmış ama dimdik durmaya çalışan kadın figürü en sonunda bu konuda tavrını belli edip kendisini gösteriyor. Kadının başarısı erkek egosuna bu kadar ters gelmesi sizce de saçma değil mi? Neden görünmez olan kadın? Başta algılanması gereken şudur HEPİMİZ insanız. Biyolojik olarak farklı olmamız denk olmadığımız anlamını taşımıyor. Kadın da insan, erkek de insan. Bir kadın bir erkekten herhangi bir konuda daha başarılı da olabilir olmayabilir de.

Bu umut veren filmi izledikten sonra bu yazıyı yazmamak olmazdı. Yazarları, gazetecileri, medyayı rahat bıraksınlar. İnsanlar söylemek istedikleri her şeyi “saygı çerçevesinde” söylesinler ki bir nebze de olsa demokrasiden bahsedebilelim. Halk için bir alan oluşsun ve halkın sesi çıksın. Size veda ederken Oscar adayı olan bu filmi bir an önce izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Daha fazla filmle ilgili ayrıntı vermeden size şimdiden keyifli seyirler diliyorum. Sanatla ve sağlıcakla kalınız!   

          

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Rezan A 2018-02-02 01:40:23

Filme gitmiş kadar oldum ,anlatım dilin çok güzel başarılarının devamını dilerim

Avatar
O.Ş. 2018-02-12 00:07:14

Kaleminize sağlık... Bence daha sık yazmalısınız :)

banner72