Kim demiş, avukatlık kamu hizmetidir diye?
Kim demiş, “Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder” diye? 
Geçin bunları…
Bu ilkeler sadece kağıt üzerinde yazılıdır.
AKP’giller ve Pensilvanyalı İblis işbirliğiyle bir CIA planı olan “Ergenekon, Balyoz, OdaTv vb. Davaları” olmak üzere kerte kerte uzaklaşıldı, uygulanmaz oldu bu kurallar.
Biliniyor bu davalarda, soruşturma aşamasında üretilen sahte deliller maddi kanıtlarıyla ispatlandığı halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları vermekten geri durmamışlardı. 
Çok geçmeden bütün hukuksuzluklar, sahtekârlıklar, provokasyonlar ortaya çıkınca o günün yargıçları ve savcıları mağdur bıraktıkları ile yer değiştirdiler. 
Peki, yargılama pratiğinde bir değişiklik oldu mu? 
Ne gezer?
“Ergenekon yargısı”nın yerini “OHAL yargısı” aldı.
Artık cezaevlerinde avukatın müvekkili ile yaptığı görüşmeler denetlenmekte.
Adliyelere girerken çantaları aranmakta.
Daha binbir türlü haksız-hukuksuz uygulamayla avukat, potansiyel suçlu görülmekte.  
Duruşmalarda korkusuzca savunmanlık yapan meslektaşlarımız keyfi olarak duruşma salonu dışına atıldığı yetmiyormuş gibi, jandarma terörü ile karşılaşmaktalar. 
Son olarak, meslektaşımız Ömer Kavili’nin yaşadıkları kralın çıplaklığını iyice ortaya çıkarttı. 
AKP yargısında, avukatın ne gibi bir savunma yapması gerektiğini de bunlar dikte ettirecekler, neredeyse. 
Duruşmalarda yaptıkları usul hatalarına itiraz edilmesin, savunma hakkının özgürcü kullanılmasına getirdikleri sınırlamalar sineye çekilsin, istiyorlar.
Keyfiliklerini dayandıracakları yasa maddesini bulamayınca en masum tepkileri duruşmaya ara vermek olan yargıçlar, geçtiğimiz günlerde Silivri zindanında görülen duruşmada meslektaşımız Kavili’ye terör estirmişlerdir.
Yaptıkları kanunsuzluklar yüzlerine söylenince, meslektaşımızın tutuklanmasına kadar giden süreç yaşanmıştır.
“Durumdan vazife çıkartan” (esasen talimatla hareket eden) savcılar, hemen "görevi yaptırmamak için direnme" ve "kurul halinde görev yapan kamu görevlilerine hakaret" “suç”larını uydurup soruşturma başlattılar ve tutuklamaya sevk ettiler. 
Silivri Sulh Ceza Hâkimliğinin kıdemsiz yargıcı ise tam bir cehalet örneği ile; "ters psikoloji ile müvekkilini mağdur göstererek haklı çıkmaya çalışmak", "duruşmayı sulandırmak" gibi tutuklama nedenleri icat ederek hukuka “derin” katkıda bulunmuş oldu.
Gösterilen tepkiler nedeniyle de birkaç saat sonra bu kez “yurtdışına çıkış yasağı” ile tahliye ettiler. 
Yani aslında hâlâ savunma dokunulmazlığını hazmedebilmiş değiller. 
Bu keyfilikler ve kanunsuzluklarla Sıkıyönetim mahkemelerinde, Devlet Güvenlik Mahkemelerinde bile karşılaşılmamıştı.
Sözde, bizimkilerin de kabul ettiği Havana Kurallarının 20’nci maddesinde "Avukatlar, bir mahkeme, yargı yeri veya hukuki ya da idari bir makam önünde mesleki nedenlerle bulundukları sırada veya konuyla ilgili yazılı veya sözlü taleplerinde yaptıkları beyanlardan ötürü hukuki ve cezai muafiyetten yararlanır" denilmektedir. 
Yine yürürlükteki Avukatlık Kanunu’nun 58. maddesinde göre, görev sırasında işlenen suçlar nedeniyle avukatlar hakkında başlatılacak soruşturma Adalet Bakanlığının iznine bağlıdır. 
Ama bunlar ne yapıyor?
Yargılamada yaptıkları usulsüzlüklere itiraz eden avukatların “yazılı ve sözlü beyanları”nı, yukarıdaki saçma sapan, hiçbir hukuki değeri olmayan ifadelerle tutuklama gerekçesi yapıyorlar.  
Bunlar ne “silahların eşitliği” ilkesini hazmedebiliyorlar, 
Ne “ceza tedbirinin orantılılığı” ve “demokratik topluma uygunluk” ilkesini takıyorlar, 
Ne de “keyfilik yasağı” ve “yargıcın kendi dünya görüşüne ve önyargılarına karşı da bağımsız olması” ilkelerini kabul etmişlerdir. 
Oysa, “Ehliyet ve liyakatın, yargı görevinin gereğince yerine getirilmesinin ön koşulu” olduğu; Hakimlerin etik davranış standartlarını oluşturmak amacıyla kabul edilen Bangalore Yargı Etiğı İlkelerinin en önemli kurallardan birisi olarak kabul edilmiştir. 
Biz de ise “ehliyet ve liyakat” yerine iktidara yakın olma “kriterleri” aranmakta.
İktidar partisinin üyesi olarak yıllarca siyaset yapmış avukatları hızlandırılmış bir “eğitim”den geçirip bu kürsülere oturttular.
Artık kürsüler; hukuktan, vicdandan uzaklaşmış, talimatla karar veren yargıç ve savcılarla dolduruldu.
Kavili olayındaki gibi, tutuklamaya sevk eden savcı birkaç saat sonra adli kontrolle tahliye istiyor, tutuklayan mahkeme de tahliye ediyor.
İyi de birkaç saat içinde ne değişti?
Kendileri, yaptıkları yağma ve talan karşısında verilen mahkeme kararlarına; “uymuyorum da, saygı da duymuyorum” diye meydan okuyorlar kimsenin kılı kıpırdamıyor.
Anayasa mahkemesi “hak ihlali” kararı veriyor ilk derece mahkemesi direniyor. 
Ülkenin en yüksek mahkemesi kararının arkasında durma cesaretini bile gösteremiyor. 
Üniversiteler, Hukuk Fakülteleri, hocalar (birkaç istisna dışında) tam siper almış “üç maymunu” oynamakta.
Bunların; “onlarca ölümcül hastalığı var, 8 ay ya da 1 yıl içinde ölebilir, ama yine de her şeyi en iyi Allah bilir, helalleşmek için istediği kişilerle her gün açık görüş yapması gerekir” diye  Alaattin Çakıcıya “süresiz sağlık kurulu raporu” veren Kırıkkale Yüksek İhtisas Hastanesinin sözde doktorlarından ne farkı var ki...    
AKP’nin yargısı da sağlığı da böyle oluyor işte...


 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
metin durmaz 2018-10-09 21:16:59

bitmeyen gece yok ve o sabahın da bir sahibi var!