Halikarnas Balıkçısı, Mavi Sürgün’de Bodrum’a ilk girişini “ En nihayet yokuşun tepesine gelmiştik. Yolcular ‘Neredeyse Bodrum görünecek’ dediler. Yüreğim çarpıyor. Kaç aydır buraya gelmeye çalışıyordum yahu... Tepedeki bir dönemeci dönünce ‘şırrakguuuur’ diye Arşipel’ in koyu çividisi ölçülmez açıklıklara kadar yayılıverdi.” sözleriyle anlatır.

Ne zaman Yokuşbaşı’na gelsem bu sözleri anımsarım; ama nedense Orhan Veli’nin dizelerini de mırıldanmadan edemem:
 

“Gemlik’e varınca

Denizi göreceksin

Sakın şaşırma “

Bu, şiirin kolay söylenebilirliğinden midir, yoksa dizelerdeki şaşırtmacadan mıdır bilmem. Bildiğim, gördüğüm denizin, beni her keresinde şiirinin büyüsüne götürdüğüdür.

“Gün olur, alır başımı giderim,

Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda

Şu ada senin, bu ada benim,

Yelkovan kuşlarının peşi sıra.

...

Ben de öyle yapar, kimselere haber vermeden alır başımı giderim. Deniz, kimi zaman,

“Elifbamın yapraklarında
Gemilerim, yelkenli gemilerim”

kimi zaman,

“Gün doğmadan,
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,
İçinde bir iş görmenin saadeti,
Gideceksin;
Gideceksin ırıpların çalkantısında.”

diye diye gidilen ekmek kapısıdır.

Bir tepeden ötekine geçerken, bir bükten paldır küldür inerken ben de bağırırım:

Heeeey!
Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekleyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere.
 

Günlerdir Orhan Veli’nin;


Kansam bir an güzelliğine
Kuşlar gibi serseri ömrün.
 

dizeleri düşmüyordu dilimden. Bodrum’un havasına veriyordum bunu. Ancak dün sabah fakülteye giderken gördüğüm belediye işçileri bana onu anımsattı.

Orhan Veli’yi, daha nice güzel şiirler yazacağı dilinden 14 Kasım 1950’de Ankara Belediyesi’nin açtığı bir çukur ayırmıştı. O, çukura düştüğü gün kırkım çıkmış benim. Ölüm, yaşama değer katamayanlar için geçerli; gerçek ömrümüzü belirleyense geride bıraktığımız eserler.

Aklıma Orhan Veli düştü ya, yine avareliğim tuttu. Dersim biter bitmez arastalara attım kendimi. Vitrinlere bakarken:

Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin,
Sandık odalarında;
Senin de dükkânın öyle kokar işte.
Ablamı tanımazsın,
Hürriyette gelin olacaktı, yaşasaydı;
Bu teller onun telleri,
Bu duvak onun duvağı işte…

dizelerini mırıldandım. Balıkçıların önünden geçerken ayaklara dolanan sırnaşık kedileri görüp

Uyuşamayız, yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;

dedim. Parklarda Altındağ şiirinin;

Çocukları olur, nur topu gibi;
Elden düşme bir araba satın alınır.
Kızılay Bahçesi'ne gidilir sabahları;
Kumda oynasın diye küçük Yılmaz,
Kibar çocukları gibi.

dizeleri dolandı dilime. Bir guletin küpeştesinde güz güneşini yudumlayan sarışın kadınla;

Ya o, Mualla'yı sandala atıp,
Ruhumda hicranını söyletme hikâyesi?

dizelerini anımsadım.

Sonra vurdum kendimi Marina’ya. Köşede iki taksici güzün tenhalığını yüksek sesle konuşarak doldurmaya çalışıyordu. Kulak verdim:

“Bu dünyada topu topu 57 yıl nefes alıp vermiş adam.”

“Buncağız ömre darmadağın olmuş bir imparatorluğun küllerinden çağdaş bir ulus yaratmayı sığdırmış.”

“ …. bunca işi uykusunda becerdiğini sanmış olmalı ki onu, sabahlara dek içen bir ayyaş gibi gösteriyor filminde.”

İyi ki bu toplumda şiir “işi yolunda” olanların umurunda değil, diye geçiriyorum içimden. Değilse suret-i haktan görünen bir başkası çıkıp

“Şiir yazıyorum

Şiir yazıp eskiler alıyorum

Eskiler verip musikiler alıyorum

Bir de rakı şişesinde balık olsam.”

dizelerini yorumlayarak Orhan Veli’nin belediyenin açtığı çukura düşmesini “Hak etmiş canım!” dedirten bir film yapabilirdi. Üstelik onun:

Bütün güzel kadınlar zannettiler ki
Aşk üzerine yazdığım her şiir
Kendileri için yazılmıştır.
Bense daima üzüntüsünü çektim
Onları iş olsun diye yazdığımı
Bilmenin.

dizelerinde dile getirdiği şiir perisiyle, gerçeğin yol ayrımını görmezlikten gelerek

Gel benim canımın içi, gel yanıma;
İpek çoraplar alayım sana;

Kim görmüş, ama kim,
Eleni'yi öptüğümü,
Yüksekkaldırım’da, güpegündüz?
Melahat'ı almışım da sonra
Alemdar'a gitmişim, öyle mi?
Onu sonra anlatırım, fakat
Kimin bacağını sıkmışım tramvayda?

dizelerine bakıp onun ne büyük zampara olduğunu da eklerdi filmine.

Gerçi Yahya Kemal, o ve arkadaşları için "cahil ve geri kimseler" demiş; Necip Fazıl Kısakürek de, onun şiirini "hazin ve basit" olarak nitelemeye çalışmıştı; ama o, yaşamaya devam ediyor; Türkçe ve şiir var oldukça da yaşayacak. Çünkü o da şiirin sultanlığını yıkan, şair-i âzamları, üstatları hak ettikleri yere gönderen bir şairdi.

Endişe gereksiz, diye geçirdim içimden. Erzurumluların deyişiyle “Yel, kayadan ne aparır?” deyip yürüdüm mandalina kokulu bahçelere doğru.

Burası Bodrum:

“İçkiye benzer bir şey var bu havalarda,
Sarhoş ediyor insanı, sarhoş.”
 

* Karya’dan İyonya’ya Güneşli Yağmurlar Ülkesi ( Arkeoloji ve Sanat Yayınları) kitabından.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.